Halid Ziya Uşaklıgil, 1866’da İstanbul’da doğdu. İstanbul’da başladığı öğrenimine İzmir’de devam etti. Mechitariste Okulundan mezun olduktan sonra maddi imkânsızlıklardan dolayı tahsiline devam edemedi ancak edebî alanda kendisini geliştirecek faaliyetleri hiç bırakmadı. Fransızca ile birlikte İtalyanca da öğrenen Halid Ziya, kendisindeki büyük edebî yeteneği keşfeden hocalarının Avrupa’dan getirttiği eserleri okudu ve İngilizce dersleri aldı.
Türk edebiyatında genellikle Servet-i Fünûn dönemi içerisinde değerlendirilen Halid Ziya Uşaklıgil, edebî faaliyetlerine bu dönemden çok önce tercüme ile başladı. Yaptığı ilk tercüme Jean Racine’in La Thebaide adlı eseri oldu. Alexandre Dumas’dan La Reine Margot’yu, Eugene Scribe’den Bir Macera-yı Aşk’ı tercüme etti.
Halid Ziya Uşaklıgil, Türk Edebiyatı’nda Batılı tarzda roman yazımının öncüsü olarak kabul edilmektedir. Eserlerinde, duyguların gelişimini en ince ayrıntısına kadar dikkat ederek kaleme aldığı tahlillerini, eşya ve tabiat tasvirlerini sağlam tekniği ile büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Sekiz romanı bulunan Uşaklıgil’in romanlarındaki estetiğin temeli psikolojidir.
İlk makalesini yazdığı 1883 yılından itibaren ölümünden iki sene öncesine yani 1943 yılına kadar yoğun ve zengin bir edebiyat faaliyeti içinde bulunan Halid Ziya Uşaklıgil’in Türk edebiyatında eleştiri tarihine yaptığı katkılar da büyüktür.
Uşaklıgil, Mayıs 1945’te İstanbul’da vefat etti.
Başlıca Eserleri: Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı, Mai ve Siyah, Kırık Hayatlar, Aşk-ı Memnu, Nesl-i Âhir, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, Deli, Bu Muydu?, Heyhat, Bir Yazın Tarihi, Valide Mektupları, Solgun Demet, Hepsinden Acı, Aşka Dair, Onu Beklerken, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyeleri, Kırk Yıl.
Bu kitapta toplanan yazılar için -onlara edebiyat alanında bir yer vermek mümkün olsa- nasıl bir genel ad koymak mümkündür, diye düşündüm. Bunlar öykü müdür, gazete yazısı mıdır; gazete yazısına benzeyen öykü ya da öyküye benzeyen gazete yazısı mıdır? Niteliği bu derece iki yön için de ortak olan bu yazılara gazete yazısı biçiminde öykü ya da öykü biçiminde gazete yazısı demek de mümkün, ama hiç hoş değil.
Bunlara her hâlde bir ad koymak gerekliyse o çabayı ve iyiliği okuyuculara bırakmak en uygun bir çare olacak. Bunların niteliklerini belirleyecek olan, okunduktan sonra edinilecek olan düşüncedir. Belki o düşünceyi, eskiliğe bağlı olanlar “boş lakırtı”, yeniliğe bağlı olanlar da “saçma” diye adlandıracaklar. Yazar, her iki tarafı da düşüncelerinde özgür bırakmaktan başka yapacak bir iş bulamaz.
Halid Ziya Uşaklıgil
Onu nasıl bulup ortaya çıkardım? Bu büyük başarı birdenbire mi elde edildi? Yoksa onu yavaş yavaş, zaman türlü sevinçlerden, kederlerden ve herhâlde sevinçlerden pek çok fazla kederlerden, yılgınlıklardan oluşan saatlerini üzerimden geçirdikçe ihtiyaçların sürüklemesiyle, bir şairin duygulanmalarının tortularından vicdanında biriken bir usanç kasidesi gibi; bir ressamın damla damla damıtarak sonunda bir gün doğum bunalımı içinde fışkıran hüzünlerinin tablosu gibi uzun bir hazırlama sonucunda mı buldum?
Sanırım bu ikinci görüş doğru. Şimdi artık kaç yıldan beri tamamıyla belirlenip ortaya çıkan durumlarımızı, ilişkilerimizi, kimi zaman her dakikayı birlikte yaşayarak kimi zaman geçici bir süre için ayrıldıktan sonra yeniden buluşarak gerçekleşen görüşmelerimizi inceledikçe onun varlığını hayatımın geçmişe doğru gerileyen ve geriledikçe daha yoğunlaşmış, daha belirtisiz olan sisleri arasında da görüyorum.
Bir kere, şurası kesin ki, birlikte doğduk ve birlikte öleceğiz. Aramızda yalnız bir tek fark var, bir yaş farkı var. Bu, biraz bilmece gibi bir tanımlama; ama gerçeği her hâlde hiç böyle değil. Dostumdan beni ayırt eden ayırıcı özelliği işaret edebilmek için bu çelişkilerden oluşan tanımlamaya başvurmaktan başka bir çare görmüyorum.
Belki başka bir anlatımla daha az garip görünmek mümkündür; daha az garip ve daha çok sahi! Örneğin denebilir ki onunla aramızda var olan fark bir yaş farkı değil, bir tarih farkıdır. Olguların ve olayların, zaman süresinin ve duygulanmaların izlenimleri ve yansımaları bakımından bir fark. Böylelikle biz, o ve ben, birlikte doğmuş ve birlikte ölecek olan bu iki dost, her dakikayı bir arada yaşamakla birlikte görüş ve değerlendiriş bakımından aramıza her zaman bir tarih farkı koruz.
Arada, beş on yıllık bir zamanın, çatışmalarımızı ılımlılaştıran, zehirli şeylerin zehrini, uçurum gibi karanlık şeylerin siyahlıklarını silen, keskin şeylerin sivrilerini törpüleyen bir fark vardır ki aynı olayı bu iki dosttan biri için pek katı ve acılı yaparken öteki için daha yumuşak ve daha ılımlı yapar ve böylelikle biri yıkılacak kadar şiddetli bir darbeye uğrarsa düşmemek için ötekinin koruyucu kucağına sığınır. Yırtılacak kadar etkili bir yara alırsa ölmemek için ötekinin sevecen elini arar.
Yegâne dost, bu bir çeşit büyük kardeştir; ama öyle bir büyük kardeş ki yalnız aynı kandan gelmiş olmakla değil, aynı hayatı yaşamak, aynı ömrü sürüklemek bakımından da bağlı olsun.
Onun mucidi, üstelik yaratıcısı benim. Varlığını arayıp bulan, belli belirsiz gölgeleri uzun bir uğraşışla kaldıra kaldıra sonunda onun yüzüne bir belirgin biçim veren, daha sonra bu yaşama ortaklığında ona bir görev gösteren, bir dil belirleyen sadece benim. Onu yaratıp ortaya çıkarmak hakkı tamamıyla bana aittir. Varoluşunun, yaratılışının sebebini tamamıyla bana borçludur. O benim uyruğumdur; ben onun bir emredicisi, bir zincirini çekeniyim. Ne zaman onu yanımda sezinlersem, ne zaman bir ihtiyaç durumunda onu bulursam, hemen onu dinlemek, onun sağlam ve düzgün konuşmasından akan serin ve taze suyu içmek için sokulur, çoğunlukla gene bir çarpışın zulmünden ağrıyan başımı onun omuzlarına dayar, ondan güç ve teselli alırım.
O zaman sanki o çarpışın üzerinden birkaç yılın, beş yılın, on yılın hafifliği geçer; sanki bir büyüleyici el ustalığı benliğime, yılların etki izlerini uzaklandırıp sisleyen mesafesini ortadan kaldırtır ve bu bir araya gelmeden sanki daha yaşlanmış, şimdiki zamandan daha uzaklanmış olarak çıkarım. Ağrıyan başımın, kanayan yaramın, kırılan benliğimin üzerinde bir rahmet yağmurunun lütfuyla unutma denilen kraliçenin iyileştirici ve rahatlatıcı gölgeler serpen beyaz kanatları gerilir.
Onun bana karşı bu egemenlik gücünü oluşturan, bir özel felsefesidir. Pek analize gerek görmeksizin onda, yarınların bugünlerden pek değişik ipliklerle örüldüğüne candan yürekten inanan bir sabır; gecelerin arkasında güneşlerin saklı oluğunu bilen bir alın yazısına inanış ve razı oluş hâli, insanların dert ve belalarla mutlulukları -ayrıntılar ve gereksiz fazlalıklardan soyutlanınca- bunların özünün pek küçük bir şey olduğu kanaatine varan bir analiz düşüncesi, her ağlanan şeyin siyah örtüsü kaldırılırsa altından lacivert bir ufkun açılacağını bilen bir deneyim, şimdi için karar vermeyen bir katlanabilmeyle sonrası için düşünen bir bekleyiş görürdüm. Ve böylelikle donanımlarını meydana getiren bir felsefe ya umuda ya bir özveriye kadar gidip dayanırdı. Ama hastaydı, bu iki aşamadan hangisine götürüp bırakırsa onu ya güçlendirmiş ya avutmuş olurdu.
Hiç kimseye benzemeyen bir “suyuna göre gidiş” inceliği vardı ki hiçbir zaman gelip bana kendi felsefesini bana dayatmasına izin vermemiştir. Hayatımın her dakikasına tanık, her evresine ortak olmakla birlikte bu sürekli beraberlik içinde devamlı olarak silinmek inceliğine sahipti. Yalnız, ben ona muhtaç olunca, onun uykuda sanılan varlığına işaret edince, bu kendi isteğiyle ortadan kaybolma hâlinden çıkar, sanki silkinerek dudaklarında hiçbir zaman geri çevirmeyen, kimi savsaklama ve unutulma aralarından kırgınlık izi görülmeyen, her zaman okşayıcı ve avutucu bir gülümseyişle, “Bana mı geliyorsun? Pek iyi ediyorsun. Gel seni iyileştireyim. Felsefemin kimi zaman inkâra ve yasaklamaya kimi zaman bekleyiş ve umuda dayanmış yastığına başını koyarak seni uyutayım…” diyen gözleri de gülümserdi.
Biricik dost! O beni bütün güzelliklerimle ve bütün çirkinliklerimle tanıyan, onları bilen ve bütünüyle seven, severek bağışlayan bir dosttur. Onun yanında ne üstün seçkinliklerimle gururlu ne de sakatlık ve eksikliklerimle utangacım; özgür bir dille her ikisinden de söz ederim. Bu öyle bir söyleşmedir ki çoğunlukla bana yönelik bir suçlanmışlıkla sonuç bulur. Ve çoğunlukla bu mahkûmluk bildiren kâğıdı göğsüme asarken ben, bir azabın ağırlığını değil, bir ferahlamanın hafifliğini duyarım.
Hayatta insana nasip olabilen sevgiler, sevecenlikler, vefalar, saflık ve doğruluklar vicdanın sevilmek amacına ne kadar yaklaşabilirse yaklaşsın, bunların öyle bir iflas dakikaları vardır ki o sırada yüreği doyurup rahatlatmak değil, üstelik aşırı ilgilenmelerle, gereğini aşan özenlerle, musallat izlemelerle tedirgin eder…
O zaman babanızdan, annenizden, eşinizden, çocuklarınızdan, sevdiklerinizden, dostlarınızdan, herkesten -üstelik kendinizden-kaçmak istersiniz. İşte öyle zamanlarda ben ona, o yegâne dostuma başvururum. Aramızda tek bir konuşma bile geçmez. O beni kendisine sürükleyen bütün sebepleri ayrıntılarıyla bilmektedir. Bir saniye içinde buluşup görüşme fasılalarının hepsini birbirine bağlayan bir yaklaşmayla buluşmuş oluruz. Beni hemen felsefesinin kanadına alır, bir aşamada bugünden oluşmuş bulunan çevrenin ve zamanın üstüne çıkarır ve bana bugünü oradan, uzaktan, gerçek bir deyimle eskimiş bir tarihin ötesinden gösterir.
Kimi zaman yan yana, sessizliğin içtenlikli bir öpüşmesinde, ruhlarımızı dinleyerek dururuz kimi zaman gezintiler yaparız ve onun konuşkanlığına ortam hazırlayan cümleciklerle kendisini uzun uzun konuşmaya hazırlarım. Bir kez onu başlattıktan sonra bir yağmurun altında ıslanmaktan hoşlanan bir çöl yolcusu zevkiyle mutlu olurum.
Bu gezintilerde bütün görünenler ve duygulanmalar alanı, bütün varlıkların arsası ve bütün geçmiş ve gelecek ufukları hayalimizin görkemli köşküdür. Birbirimize her noktada ve her tarihte bir buluşup görüşme yeri belirleyebiliriz. Ve hemen orada, ben yürek çarpıntısıyla dolu, taze etkilenmelerin sıcaklığını; o, aynı olgu hakkında üzerinden zaman geçmiş bir değerlendirme tarzının ılımlı sessizliğini getirerek bir araya gelmiş oluruz…
İşte kaç yıldır hayatı açıkça bir ortaklıkla yaşıyoruz. O önce benliğimin altında açık seçik ama çizilmemiş bir biçimle uyurken ben kendisini bütün belirsizlik sislerinden sıyırarak meydana çıkardıktan sonra, kimi zaman hayat dedikleri ağır yükü sürekli birlikte asılıp çekerek kimi zaman yalnız yokuşlara ve engebelere rastladıkça ben onun yardımına başvurarak iki dost, bir katmerli varlıkla yürüyoruz.
Oh! Kaç kereler yokuşlara, engebelere rastladım. Kaç kereler yolumun üstünde dönülecek köşeleri, çarpılacak taşları geçmeden önce irkildim. Bu dakikalarda güç verecek bir ele, umutsuzluğumu silkecek bir sese, cesaretimi uyandıracak bir bakışa ihtiyaç duyarım. Bu dakikalar öyle fütur ve bitkinlik dakikaları, bütün ululaştırılmış ve saygın olarak tapılan putların ansızın yıkılacak bir yığın kesilmiş, çentilmiş kamışlarla boyanıp yaldızlanmış mukavvadan ibaret kaldığı görülerek artık hiçbir şeye güvenilmeyen, inkâr dakikaları vardır ki insan yanını yöresini büyük ve acı bir boşlukla kuşatılmış görür…
Bu boşluğu dolduracak sevecenliği hiç kimse, en sevgililere kadar hiç kimse veremez; o dakikalarda anlaşılmak, duyulmak mümkün değildir. Yüreğin sızlayan yarasıyla ötekilerin sağlığı arasında geçilmeyecek bir uçurumun boşluğu soğuk bir soluklanmayla haber verir ki en yakın olan bile bu dakikalarda yabancıdır. O vakit insan, kendisinin haraplığı içine gömülerek gözlerini kapayıp artık bitmiş olmak ister…
İşte öyle dakikalarda dostuma, yegâne dostuma düşüncelerimi sürüklerim ve onu hemen yanımda bulurum. Yavaşça, göklerden inen bir bulutla hemen oraya süzülüyormuş gibi, bir hayal akıcılığıyla bana sokulur, ipek bir okşayışla parmakları gözlerimi kurutur. Beşiğinde bir hasta çocuğu çeviriyormuşçasına başımı çekerek, bana acıyan gözlerinin, “Çocuksun, küçüğüm!” diyen gülümseyişli bakışıyla ruhumun acısını ve umutsuzluğunu siler ve uzak bir çeşmeden gecelerin sessizliğini delerek gelen bir tatlı su şırıltısını andıran sesiyle söyler, söyler, söyler…
Birden sezinlerim ki artık yeniden yokuşlara tırmanmak, engebeleri aşmak, köşeleri dönmek ve taşları tekmelemek için yeterli güce erişmişimdir; o zaman kalkar ve yeniden yürürüm.
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «İhtiyar Dost», автора Халита Зии Ушаклыгиля. Данная книга относится к жанру «Современная зарубежная литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «İhtiyar Dost» была издана в 2023 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
