Hacer, bu akşam babasını odasında bıraktı, genç kızın yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Hacer, bu büyük evin tek sahibiydi; her yer, her oda, her köşe Hacer’e aitti; ama Hacer’in bir odası vardı ki bu, evin her yerinden çok kendisinindi. Sıkıldığı, kendini yalnızlığa muhtaç gördüğü zamanlar, “Artık evime gidiyorum.” dediği yer de burası, bu yatak odasıydı. Genç kızların yaşamlarında yatak odası, kutsal bir hayal tapınağı gibidir. Hayallerin, o altın kanatlı şiirin yuvası, yatak odasıdır. Yatak odası, öylesine saf, öylesine duygulu, öylesine ince hayallere, emellere sığınak olmuş bir yerdir ki, merak düşüncesi bile oraya girmeye cesaret edemez, o gençlik hayalleri barınağına sokulmaktan kaçınır.
Hemen her zaman hep sürmeli olan bu oda kapanıp da genç kız yuvasında yalnız kaldığı zaman, işte o zaman genç kızdır.
Bahar göğü lacivert dalgalanmalarını, geceler yıldızlarının şiirini genç kızların gözlerine o odanın küçük penceresinden gösterir.
Hacer, odasına atıldığı zaman, orada bir şey bulacakmış; bir iskemlenin üstünde, bir sedirin köşesinde mutluluk kendisini bekliyormuş da onu kucağına çekecekmiş gibiydi. İçeriye girdiği zaman kapısını sürmeledi. Oda karanlıktı, yalnız duvarın içine gömülmüş küçük ocağın alevleri kırmızı bir ışık veriyordu.
Genç kız ilerledi, bir kibrit çaktı, odanın yarı ışığı içinde saydam bir yüzey gibi parlayan aynanın iki yanındaki mumları yaktı. Şimdi oda hoş, gözleri okşar hafif bir ışıkla aydınlandı. Hacer, vücudunu saran kürkü çıkardı, attı; kürk, bir iskemlenin üstüne düştü; oda, vücudu tatlı bir gevşeklik içinde tutacak kadar ısınmıştı; denilebilirdi ki burada genç kızın baharı hüküm sürüyordu. Hacer, üstündeki ince yün elbiseyi de fazla gördü, elleri sinirli bir hızla düğmeleri iliklerinden fırlattı; kollarını arkasına uzatarak, yenlerini çekerek bu dar elbisenin içinden sıyrıldı; saçlarını tutan iğneyi çıkarıp attı, ayaklarından terlikler uçtu, yatağının kenarına yaklaşarak çoraplarını çekip fırlattı; şimdi ayakları, halının kaba tüyleri içine gömülmüş, saçları dizlerine kadar inen beyaz gömleğinin üstüne saçılmıştı. Bir süre böyle, yatağının kenarında, aynanın karşısında kendisine baktı; sonra biraz üşüyerek, biraz titreyerek ilerledi; yalnız genç kızların saklamasını bildiği yerlerden küçük, ince bir defter çıkardı. Bu, Hacer’in hatıra defteriydi. Yatağına sıçradı, vücudu, yastıkların arasına gömüldü; yatağının beyazlıkları arasında sadece başı, yatağın bir ucundan da ayağının bir parçası görünüyordu.
Bu oda, bir genç kızın aklından geçebilecek her isteği yapmaya hazır bir zenginlikle meydana gelebilecek süslere batmış, her yanına bol bol göz alıcı yapıtlar serpilmiş, her köşesinde bir sanat güzelliği saçılmış, zengin bir baba tarafından tek bir kızına yalnızlığını unutturmak için yapılmış bir harikadır. Odayı, yumuşak tüyleri, ayakları havadan bir taban üzerinde tutan, ilkel renkleri alışılmamış şekiller meydana getiren bir Uşak halısı örtüyor. Duvar, baştan aşağı pembe ipek bir kumaşla kaplanmış, tavanın çevresi beyaz, pembe mavi atlaslarla boğulmuştur. Tavan, bir sanat güzelliğidir. Ressam, bu genç kız odasını yıldızlarla donanmış bir gökyüzüyle örtmek istemiş gibi mavi bir hava üzerine ışıklı, beyaz, ince bulutlar; durgun bir gölün köpüklerini andıran bulutlar arasına da ışık parçaları serpmişti. Odanın sol tarafını tutan yatakla bunun tam karşısında bulunan tek bir pencere arasında geniş, alçak bir sedir vardır; duvarın üstünden, bir sanatçı dehasının bulduğu çok acayip, büyük bir kuş kanatlarını açmış; uzun boynunu hoş bir eğişle uzatmış duruyor. Bu yabansı yaratığın pençelerinden duvarın o yanında atlaslar çözülmüş de dökülmüş gibi beyaz, pembe, mavi bir ipek tufanı akarak gözleri okşayan bir dalgalanmayla halının üzerine düşmüş; sedirin üzerinde bir tak meydana getirmiştir. Sedir, vücudunun rahatını sevenin oturacağı yer gibi her biri bir şekilde, başka renkte; her biri bir özel düşünüşün bulduğu, gariplik arayan bir düşüncenin türettiği; birçok yastıklarla kaplıdır. Bunlar, daha üzerlerinden kalkan hoş bir vücut teninin sıcaklığı uçacak kadar zaman geçmemiş gibi, ötesinde berisinde hafif çukurlar gösterir. Sedirin iki tarafına düşen perdenin etekleri arasında kaybolmuş iki büyük Çin saksısı; odanın her tarafını zevkli bir dağınıklıkla tutmuş çeşitli, ayrı ayrı masalar, çekmeceler, iskemleler, koltuklar üzerine serpilmiş; sayılamaz, hatır ve hayale gelmez ufak tefek, o Japon yelpazeleri, Sevr saksıları, eski işlemeler, fağfur fincanlar, tunç heykeller, çini kâseler; o bin yerden gelen bin türlü hiçler; iskemlelerin, yatağın, sedirin ayaklarını öpüyormuş gibi önlerine atılıvermiş parlak gözlü, korkunç ağızlı kaplanlar, yatağın karşısında şişelerin, kâselerin, kutuların renkleri ve ışıklarıyla parlayan düzen takımı, bu çeşitli eşyanın yansımasıyla parlayan alevler içinde aynanın iki tarafında uzanan gümüş kollar üzerinde bir çiçek demetinin içinden çıkan şamdanlar… Bütün bu güzellikler, bu hoş şeyler gözleri okşuyor; odanın her tarafından yayılan bir gençlik kokusu, düşünceyi baygın düşürüyordu. Ama burada bir yer vardır ki, odanın bir tarafını bir yığın beyaz köpük gibi dolduran bir yatak görünmektedir ki, bundaki yaratış güzelliği, bütün o sanat yapıtlarının sahibidir.
Bu, sarı tunçtan iri, büyük bir yataktır. Burada beyazdan başka bir şey görülmez; tüller, ketenler, yünler, canfesler, burada titrek, parlak, donuk beyazlıklarını karıştırmış; burasını köpükten, buluttan meydana gelmiş bir küme hâline getirmiştir. Tavanın bir tarafında zarif, nazik bir el, sarı bir halka tutmaktadır; bu halkadan sanki tavan yarılmış da içeriye bir ışık demeti saçılmış gibi beyaz bir tül dökülmüş, yatağı bir melek yuvası gibi, kucağına almıştır; bu tüller, ötede beride toplanmış, birer bağ meydana getirilmiş, bunların üzerine birer beyaz güvercin konmuş, sanki bu saflık yatağı o saflık sembolünün koruyuculuğuna bırakılmıştı.
Hacer, kar kümesi içine düşmüş bir çiçek gibi, yatağının içine gömülmüştü. Gözleri düşünceli bir gezintiyle şurada gölge arkasında kalmış bir Saksonya saksısına, ötede bir rafın üstünde ortası yarılmış kırmızı bir şeftali gibi dudakları arasından beyaz dişleriyle sırıtan bir zenci heykeline, yatağın üzerinde şimdi kanatlanıp uçacakmış gibi duran güvercinlere, bir iskemlenin ayağı dibinde uzun tüyleri uzun kulaklarına karışmış alçıdan bir köpeğe dolaşıyor; yastığın üzerine saçılan sarı saçların arasından parlayan bu iki göz, genç kızın görüntülerine başıboş bir kılavuz gibi orada burada geziniyordu.
Hacer, daha on beş yaşındadır. Zayıf vücudu küçük başı altında, uzun ipek saçları arasında küçük beyaz yüzü; ona büyümemek, her zaman ufak kalmak üzere yaratılmış gibi bir çocukluk hâli verir. Kemiklerinin inceliği, ellerine, kollarına biraz uzun gibi görünen boyuna bir incelik vermiştir ki, güneşten yoksun kalmış; bir camlığın sıcaklığında yetişmiş bir çiçekteki zarifliği andırır. Renksizce, solukça dudaklarının altından küçük ve düzgün dişleri parlar; gözleri, saçlarının aydınlık bir bulut arasında tuttuğu yüzünün, lacivert parıltılı iki yıldızı gibidir.
Ocaktan bahar güneşlerine benzeyen hafif bir sıcaklık çıkıyor, mumlar odayı bir tan ışığı içinde tutuyordu. Bu sıcaklık, Hacer’in vücudunu okşuyor; omuzlarından, göğsünden kayarak bütün tenine ateşten öpücükler konduruyor; bu ışık, odanın türlü renkleri üzerinde oynayarak gözlerini okşuyordu. Genç kız, bu ışık ve sıcaklık içinde yıkanıyormuş gibiydi.
Bir aralık elini uzattı, göğsünün üzerine düşmüş duran defterini aldı. Bu mavi kaplı defter, genç kızın ikinci kalbiydi! İşte iki yıldan beridir ki artık muhasebe odasına gitmemesi söylenmiş, içeride yapayalnız yaşamaya gerek görülmüştü; iki yıldan beri de Hacer, bu defteri edinmiş; düşündüğünü, duyduğunu oraya yazmaya alışmıştı.
İlk günü, babası kendisini, önemli bir şey söyleyecekmiş gibi, bir akşam pencerenin önüne çekip de “Hacer, sana dikkatle bir bakayım! Sen, artık bir genç kız olmuşsun! Haberin var mı? Bundan sonra içeride oturmak gerekiyor.” dediği zaman Hacer, az kaldı, “Nasıl? Demek bundan sonra oraya gitmeyeceğim! O hâlde nasıl vakit geçecek? Nasıl yaşayacağım?” diyecekti, bunu dememişti ama odasına çekilerek hüngür hüngür ağlamıştı. İşte o zaman yazılmasına başlayan mavi kaplı defterin birinci sayfası açılırsa şu satırlar görülür:
5 Mayıs 19..
Bugün babam bana, yazıhaneye gitmeyi yasakladı. Onu görmek mümkün olmayacak. Böyle nasıl eğlenmeli, bilmem? Kitaplarım, piyanom, bunların hiçbiri beni eğlendirmiyor… Aman Tanrı’m! Bu koca evin içinde tek başıma ne yapacağım?
Bu parçadan sonra gelenlere “o” -genç kızların ilk duydukları aşka taktıkları bu belirsiz isim- yenilenip duruyor, gittikçe bir özel önem kazanıyor, gittikçe o yazıların tek konusunu meydana getiriyordu. En küçük olaylar burada büyük bir ayrıntı zincirinin nedeni oluyordu. Söz gelimi bir gün Hacer sokakta gelirken avluda ona rastlamış yahut bir akşam babasının yazıhanesine perdenin arkasından bakarken onu görmüş. Ya bir sabahleyin perdenin arasından babasının yazıhanesine bakarken onu görmüş ya da bir sabahleyin bir pencereyi kaparken sokaktan o sapmış da gözleri birbirleriyle karşılaşmış… Bunlar, önemli birer olgu olur, bu defterde bir tarih olayı gibi büyüklük ve önem kazanır; işte böyle bir kuruntudan doğma bir aşk hikâyesi meydana gelirdi. Gittikçe, o, genç kızın bütün hayatını ele geçirmiş, bütün düşüncesini büyülemişti. O… O kim? Kim olduğunun ne önemi var? O olması, bir genç kız için yeter. Yalnız büyümüş, bir babanın öpüşünden başka bir sevgi belirtisi görmemiş, açılmak isteyen duyarlık goncasına bir sevgi çiyi düşmemiş olan bu genç kız için İsmail Tayfur; o kumral saçlı, uzun boylu, yeşil gözlü genç adam herkesten, her şeyden başka bir şey olmuştu. İsmail Tayfur geldiği zaman Hacer, dokuz yaşındaydı; o vakit bu dokuz yaşındaki çocuk, bu genç adamı işte dokuz yaşında bir çocuk nasıl severse öyle sevmiş, yanından ayrılmamış, her vakit onunla gülüşmek için kendisine bir arkadaş tanımıştı. Ama sonra, dokuz yaşındaki çocuk, on iki yaşında bir genç kız olduğu zaman küçücük kalbinde duyduğu sevginin biraz yakıcı, biraz üzücü bir şey olduğunu anlamaya başlamıştı. Önceleri gülerken Hacer, artık gülmez olmuştu; yazıhanenin içinde, arkadaşının çevresinde pervane gibi dolaşırken artık kanatlarına bir kement atılmış gibi, bir tarafına oturakalır, sanki soluğunu onun yanında unutmuş gibi saatlerce dururdu.
Hacer, bunu pek anlayamıyordu ama aslında ilk aşk anlaşılır mı? Yalnız babası, “İçeride oturmak gerekiyor!” dediği vakit Hacer onu düşünmüş, odasına gidip ağlamaya gerek görmüş, o mavi kaplı defteri açıp hayatının ilk hikâyesine başlamıştı. Bu hikâyenin başlığı “O” olmak gerekli, her genç kızın ilk hikâyesi bu başlıkla başlar; ama ne yazık! Pek çoğu başka biçimde biter. Hacer, bu defterin ilk sayfasını yazarken son sayfasına ne yazacağını düşünmemişti.
Bir gün sabahleyin bir düşten uyandığı vakit Hacer kalbinde garip, tatlıya veya acıya benzer bir şey duymuştu.
Genç kız, yatağının içinde epey düşünerek, kalbinde böyle hem acıya hem tatlıya benzer garip bir duyguyu doğuran şeyin ne olabileceğini anlamak istemişti. Sonra aklına geldi… Bu, bir düştü! Hacer, o düşün bütün ayrıntılarını kaybetmemek istiyormuş gibi yatağının içinde kımıldamaya cesaret edemeyerek, gözlerini açarsa -güneşe bakıldıktan sonra gözler yumulduğu vakit uçuşan hafif pırıltılar örneği- belli belirsiz geçen düş anılarını tutamayacakmış gibi kirpiklerini süzerek durmuştu.
Peki iyi bilemiyor ama bulundukları yer, bildiği yerlerin hiçbirine benzemiyordu… Deniz gibi bir yerdeydiler. Üzerine parıltılar serpilmiş bir dalganın üstünde yuvarlanıyorlarmış gibiydiler. Uzun, kumral saçlı, yeşil gözlü bir yüz, Hacer’in yüzüne yaklaşıyor, yanaklarına değiyordu. Ama bu dokunuş o kadar hafifti ki, genç kız, yüzüne, yalnız bir ışık saçılıyormuş sanıyordu… Üzerlerinde parlak bir bulut, altlarında çırpıntılı bir dalga varmış gibi Hacer, İsmail Tayfur’un kolları arasında, yüzleri birbirine dokunarak bir boşluk içinde yuvarlanıyordu. Sonra ansızın karanlık olmuş, ikisi de karanlıklar denizi içinde kalmışlardı. O zaman Hacer, yavaş yavaş kendisinden kaçan o vücuda sarılmak için ellerini, sanki o yüze asılmak istiyormuş gibi dudaklarını uzatmıştı. Fakat ne yazık! Ayağının altında bir uçurum açılmış, birdenbire oraya düşmeye başlamıştı.
Hacer, düşün bütün bu ayrıntılarını düşünmüş, kalbinde ne olduğunu anlayamadığı çok acı bir şey sezmişti. Bu düşü birine arılatmak, biraz ağlamak istedi! Zavallı kız! Kime anlatabilir? O zaman, mavi defteri aklına geldi, yatağından atladı, giyinmeye gerek görmeden, çekmecesine koştu, hiç kimseye anlatamayacağı duygularını defterin bir sayfasına dökmek istedi.
Düşü yazdıktan sonra Hacer, şu bölümü eklemişti:
Bugün ne olduğumu anlıyorum. Şimdiye kadar kalbimin alamadığı duyguların yalnız bir kelimenin içinde olduğunu işte bugün anlıyorum! Evet, seviyorum! Bu söz, dudaklarımı yakıyor, ciğerlerimi söküyor. Yüreğimde garip bir ihtiyaç, soluk aldıkça büyüyerek, şişerek dudaklarımdan “Seviyorum!” haykırışıyla taşmak istiyor. Şimdiye dek bu kelime dişlerimin arasından çıkmaya cesaret edemiyordu. Ama bundan sonra? Oh! Bundan sonra; bulutlara, rüzgârlara, göğün bir köşesinden odama girerek bana gülümseyen aya, “Haberiniz var mı? Ben, ne olduğumu anladım! Ben seviyorum!” diyeceğim! Ah! Bu sözü ona da söyleyebilsem! Bir gün hiç beklemediği bir zamanda, deli olmuş gibi çıksam, gidip dizlerinin önüne düşsem; ellerini tutarak, onları göğsüme basarak, kalbinden vurulmuş bir kuş gibi ayaklarının altında çırpınarak, “Seviyorum! Seviyorum!” diye haykırsam! Beni dinlese de üzgün üzgün ağlasa! Benim için ağlayacağını hayal ettikçe ne tuhaf bir tat duyuyorum! Zavallı anasız kız! Kim bilir, eğer bir annem olaydı, belki ona giderdim de derdim ki: “Anneciğim! Beni mutlu kılmak ister misin? Hacer’i mutlu görmeyi diler misin?”
Annelere her şey söylenebilir ama babalara! Zavallı kız! Seni kim dinleyecek? Hiç!
Hacer, artık arkasını getirememişti, canı ağlamak istiyordu. Oraya, iskemlesinin üzerine yığılarak, hüngür hüngür ağlamıştı.
O gün Hacer, akşamüstü bir yerden geliyordu, odasına çıktı. Ara sıra böyle bir yerden geç geldiği zamanlar babasını odasında kendisini bekler bulduğu olurdu. Bu akşam içeri girdiğinde babasını, odanın içinde geziniyor gördü. Her zaman yaptığı gibi, babasının boynuna atılmak, öpmek istedi. Ama Ferdi, bu akşam bir keder putu kadar tasalıydı, çehresi, üzerini bir kara bulut bürümüş gibi kararmıştı. Hacer, babasını hiçbir zaman böyle görmemişti, ileriye gitmeye cesaret edemeyerek durdu; baba ile kız sessiz, ağır bir gözle bakıştılar.
Sonra Ferdi ilerledi, ellerini Hacer’in omzuna koyarak ve sedirin üzerinde açık duran mavi defteri göstererek korkunç bir sesle “Defterini okudum!” dedi.
Hacer, bir yıldırımla vurulmuş gibi sarsıldı; gözleri döndü, kolları düştü, elinde hançeriyle yakalanmış bir katil gibi bütün sinirleri titredi; bir saniye içinde ayaklarının altından dünya kaçıyor, başının üstünde gökler çatlayarak dökülüyor sandı. Bir şey söylemek, bir şey yapmak istedi; başaramadı, sonra bütün bu kederler, bir gözyaşı seli hâlinde fışkırdı ve Hacer, babasının kolları arasına düşerek, çoktan beri sevgi dolu bir göğsün üzerinde ağlamak ihtiyacını duyarak, gözyaşlarını salıverdi.
Bir süre Hacer, böyle istediği gibi ağladı, Ferdi Efendi, tam bir sessizlik içindeydi; sonra kızının başını kaldırdı, yüzüne bakarak:
“Niçin bana haber vermedin? Bir anneye söylenecek şeyler, bir babaya da niçin söylenmesin? Bugün defterini açık unutmasaydın, kim bilir ne zamana kadar haberim olmayacaktı. Niçin bana bakmıyorsun, Hacer? Ben senin mutluluğunu düşünmek istemez miyim?”
Hacer, gözlerini kaldırdı, baba kız bakıştılar, şimdi ikisinin de gözlerinde bir gülme parlıyor ve Hacer, “Sahi mi baba?” demek istiyormuş gibi bakıyordu. Genç kız, birdenbire doğruldu, babasının ellerini tuttu, artık karar vermiş gibi, “Şöyle yanıma otur, baba! Mademki dinlemek istiyorsun…” dedi.
Ferdi Efendi için İsmail Tayfur’da bir damat olarak istenebilecek niteliklerin hepsi vardı. Ferdi Efendi’ye damat olacak kimsenin ciddi, hesap bilir, fazla olarak bir genç kızı memnun edebilecek kadar genç ve yakışıklı olması yeterdi. Oysa İsmail Tayfur, bu niteliklere fazlasıyla sahip bulunduğu için, Hacer’in babasının kâtibini sevmiş olması, belki başka bir babanın ağırbaşlılığına dokunabilirdi ama bu, tersine; Ferdi ve Ortakları Ticaretevi sahibinin isteğine uygun düşmüştü. Bunun için Hacer, hikâyesini bitirip de yalvarış dolu gözlerini dikerek, “İşte baba!” dediği zaman Ferdi, “Söz veriyorum, İsmail Tayfur’u damat edeceğim.” demişti. Bu söz, o kadar güçlü söylenmişti ki, “İsmail Tayfur’a bana damat olmasını emredeceğim!” şeklinde yorumlanabilirdi.
Ama ne yazık! Dünyada parayla satın alınamayacak bir şey varsa o da kalpti. İşte Ferdi ile İsmail Tayfur arasında geçen konuşma, bu olayın sonucuydu.
Bugün, akşamüstü babasıyla, “o” adından başka bir ad veremediği İsmail Tayfur’u dinledikten sonra kalbine sığmayan mutluluk duygusuna büsbütün kendini bırakabilmek için Hacer, odasına kapanmak, mavi defterini açmak, kalbinin arkadaşına müjde vermek istemişti. Ama kendini odada yalnız bulduğu zaman, yatağına girip düşünmeyi üstün tutmuş; mavi defterini göğsünün üzerine basarak, gözlerini; önünde açılan hayal göğüne salıvermiş, böylece dalıp gitmişti.
О проекте
О подписке
Другие проекты
