Читать книгу «Necla» онлайн полностью📖 — Güzide Sabri — MyBook.
cover

Hafize dudaklarını büktü ve “Bilmem. Ben beğenmedim. Soğuk mu diyeyim, kibirli mi diyeyim, sevimsiz mi diyeyim, anlamadım doğrusu,” dedi.

“Yok! Yalan söyleme; kusursuz, fevkalade bir kadın!”

“A… Neden yalan söyleyeyim? Ona bir erkek gözüyle bakınız, ne kadar kusurları olduğunu görürsünüz.”

“Onu bilmem. Ben çok beğendim.”

“Siz benim ağzımı arıyorsunuz, ama ben yine doğruyu söylerim. Siz ondan daha şirin, daha güzelsiniz. İster inanın, ister inanmayın.”

Kamer Hanım hafif ve kıvrak bir kahkaha attı. “Deli kız!” diye söylendi. Aynanın önüne doğru yürüyordu. Hafize göz ucuyla ona bakıyordu.

“Acaba sizin boyunuz, endamınız onda var mı?”

Kamer Hanım başını çevirdi ve “Talihim yok Hafize, talihim,” dedi. Ve ilave etti:

“Şimdiye kadar Necla’nın kocası gibi zengin bir şey yakalayamadık, ne yazık! Eğer böyle birisine tesadüf etmiş olsaydım, ben de Necla gibi lüks hayatın kadını olmasını bilirdim.”

“Yine olur hanımcığım. Karşımıza böyle birisi çıkar çıkmaz hemen bu mahalleden uzaklaşır, Beyoğlu’nda bir apartman tutar, orada yaşamaya başlarız. Mücevherleriniz, kürkleriniz, elbiseleriniz olur, kapınızda bir de otomobiliniz bekler. Niçin olmasın? Şimdiye kadar siz istemiş olsaydınız, çoktan böyle lüks hayatı yaşamaz mıydınız sanki?”

Kamer Hanım içini çekti, “Talih daima benden lütfunu esirger Hafize,” dedi.

Artık her gün mübaşirin evine gidip gelmeye başladılar. Necla muntazaman20 hemen her hafta annesiyle kardeşini görmeye geliyordu. O, çok sokulgan ve candan bir kadındı. Fakat onun süsüne ve tuvaletine bakan gözler biraz daha dikkatli olsaydı, bu genç ve güzel kadının bezgin ve yorgun bir ruh taşıdığını görmekte güçlük çekmezdi. Eve geldiği günler derin bir iştiyakla kardeşine koşar, onu öper, koklar, bağrına basar ve sonra başını onun göğsüne dayayarak orada bir an kendisini dinlerdi. Necla, İrfan’ı bir anne şefkatiyle seviyordu. Genç kızın ince ve solgun yüzü kendisine endişe veriyordu. Doktorlar iyi gıdalarla beslenmesini söylemişlerdi. Bütün gayretiyle bir anne gibi İrfan’a paketlerle yiyecek taşımaktan yorulmuyordu. İrfan onun bebeği, çocuğu ve emeli olmuştu.

Necla’nın halinden pek şikâyeti yoktu. Maçka’da güzel bir apartmanın hanımıydı. Bol para sarf ediyor, kocalığı bütün arzularını yerine getirerek onu memnun etmeye çalışıyordu. Fakat Necla, ruhen harap ve kırgındı. Muvakkat21 gördüğü bu refah içinde hiçbir emeli yoktu. Hayatı çok tatsız buluyor, günün kadını olarak yaşamak kendisine daha fazla rahatlık veriyordu. Bir gün, her şeyin geçeceğini, gençlikle bu hayatın da sönüp biteceğini ve bütün şahsiyetine kirli bir damganın ebediyen yadigâr olarak vurulacağını biliyordu. Genç kızlık çağının ilk devrelerinde çok elemli günler, ümitsiz ve heyecanlı saatler geçirmişti. On yedi, on sekiz yaşının baharında, güneşsiz, havasız kalmış bir çiçek gibi boynu bükülmüş ve çaresizlik içinde bunaldığı günler olmuştu.

Babasının genç bir subayken muharebede şehit olduğunu annesi kendisine anlatırdı. Necla babasını hiç görmemişti. Annesi, Kadri ile sevgi neticesinde evlendiği zaman, üvey baba yanında bir sığıntı olarak yaşamaya başlamış, mahrumiyet acısı küçük kalbini derin sızılarla hırpalamıştı. Şadiye, kayıtsız ve şefkatsiz bir kadındı. Kendisini hiçbir gün sevip okşadığını hatırlamıyordu. İrfan doğduktan sonra onun lüzumsuz bir eşya gibi bir tarafa atılması lazım gelmişti.

Kadri her gece bin türlü bahane uydurup yaygaralar kopararak bu kızı başından defetmek istiyordu. Şadiye kızını üvey babasının yanında barındıramayacak hale gelmişti. Zavallı Necla, bir diken gibi her dakika Kadri’nin gözüne batıyordu. Yeni doğan kızını ve kocasını pek seven bu anne, saadetine engel olan Necla’yı bir an evvel evden atmanın yollarını arıyordu. Nihayet bir gün Şadiye, onu daima ufak tefek dikişlerini diktiği Kâmil Paşa’nın konağına evlatlık olarak kabul ettirmeye muvaffak olmuştu.

Burada Necla rahata ve sükûna kavuştu. Kâmil Paşa’nın karısı Nazlı Hanımefendi iyi bir kadındı. Paşa öleli çok olmuş, Nazlı Hanım da eskiden kalan emektarları arasında yaşamaya başlamıştı. Kızları ve oğulları evlenmiş, hepsi annelerinden ayrı birer yuva sahibi olmuşlardı. Necla zaten bu konağa alışıktı. Annesiyle gelir gider, bahçede oynar, hanımefendiden bahşiş, kalfalardan yemiş toplardı.

Fakat annesinden ilk ayrıldığı gece, küçük kalbinde anlayamadığı derin bir sızı duymuştu. Hep küçük İrfan’ı düşünüyordu. Onu annesinden kıskanıyor ve ruhunda yeni bir sevginin hasreti yanıyordu. Kardeşini sevmekten mahrum edilerek buraya, yabancı bir eve bir kedi yavrusu gibi bırakılmış olduğunu düşünerek içleniyor, kimseye halini belli etmeden gizli gizli ağlıyordu.

Şadiye birkaç defa İrfan’la beraber konağa gelmiş, kızına uzaktan ve bir yabancı tavrıyla bakarak ahvalini kalfalardan sormuş, bu arada zavallı Necla, küçük İrfan’ı bütün iştiyakıyla kucağına alıp sevmek saadetine kavuşmuş, annesinin ufak bir iltifatını göremeden akşamüzeri onların gidişlerini mahzun bir halde seyrettikten sonra boynunu bükerek tenha bir köşeye çekilmiş, yine için için ağlamıştı. Konağın içinde kimse ondan şikâyet etmiyordu. Gündüzleri mektebe gidiyor, geceleri derslerine çalışıyor, herkese gösterdiği saygıyla ve çekingen haliyle kendisini sevdiriyordu.

Seneler geçiyor, Necla büyüyor ve güzel bir kız oluyordu.

Bir gece, Necla birdenbire konaktan yok oluvermişti. Büyük bir telaş ve heyecan içinde kalan Nazlı Hanım konak halkını oraya buraya koşturmuş, genç kızın izini hiçbir tarafta bulduramamış, nihayet Şadiye’ye haber gitmişti. Şadiye’nin de malumatının olmadığı öğrenilmiş, bu arama günlerce devam ettiği halde Necla bir türlü bulunamamıştı.

Şadiye kayıtsız ve meraksız halde konağa gelmiş ve “Aşüfte, kim bilir hangi deliğe girmiştir. Yakında belasını bulur, yine meydana çıkar,” diye Nazlı Hanım’ı teselli etmişti.

Günler, aylar geçiyor, genç kızın nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Her şeyi unutturan zaman, Necla’yı da hatırlardan silip çıkarıyordu.

Necla Bursa’da, şehrin uzak bir mahallesinde küçük, izbe bir evin çatısı altında Sıdıka isminde bir kadının nezaretinde emel ve saadet rüyası içinde yaşıyordu.

Genç kalpleri zehirleyen sevginin zevkiyle vaat edilmiş günleri bekliyordu. Karnında aşkının bir parçası kımıldarken derin bir sabır ve tevekkül içinde kendisini buraya getirip bırakan sevgilinin yolunu gözlüyor, her gün pencerenin önünde oturuyor, gözleri yeşil ovaların üzerinde uzayan Mudanya yoluna dalıyor, sanki her yolcudan bir haber alacakmış gibi heyecanlı dakikalar geçiriyordu.

Necla, genç kızlık çağına geldiği günlerden beri hep bu genç adamla meşgul olmuştu. Bu onun damarlarındaki kana yerleşen zehirli bir mikroptu. Bu, damarlarından beynine, oradan kalbine geçerek yaşla beraber büyüyen esaslı bir maraz22 şeklini almıştı.

Kâmi,23 Nazlı Hanım’ın yeğeniydi. Evleri yakın olduğu için hemen her akşam halasına uğramadan kapıdan geçmezdi. Kâmi, eserleri tanınmış genç bir muharrirdi.24 Onu herkes okuyor ve her okuyan çok seviyordu. Kuvvetli fikirleri, ince tahlilleri, geniş hayalleri vardı. Hayat onun için bazen sakinleşen, bazen köpüren ve kuduran bir denizdi. Bu denizin rüzgârları sustuğu zaman Kâmi de kalemini elinden bırakırdı. Günlerce, aylarca miskin ve uyuşuk bir halde yaşardı. Onun loş izbelikleri, kuytu ve viran mezarlıkları seven, bülbüllerin sesinden ziyade ishakların25 matemli eninlerinden26 zevk alan garip bir ruhu vardı.

Mehtapsız geceler onun için esrarla dolu bir âlemdi. Bu âlemin sükûnu içinde ıstıraplı ruhunu dinlerdi. Yazılarında da bunun kuvvetli akisleri görülürdü.

Necla yıllarca bu adamla beraber yaşamış gibiydi. Yedi yaşından on dokuz yaşına kadar onu hep karşısında görmüş, genç kızlık hayatına girer girmez onun fikirlerini, yazılarını tahlil etmek arzusuna kapılmış ve bu da aşkının başlangıcı olmuştu.

Geceleri Nazlı Hanım’ın salonuna toplanan misafirler arasında Kâmi de bulunur ve onun varlığı Necla’yı mesut ederdi. Genç kız şen ve şatır,27 taze bir fidan gibi ortada gezinirken ara sıra muharririn gözlerinin kendi üzerinde dolaştığını görürdü. Bu bakışın Kâmi’nin dalgın ruhunun bir ifadesi olabileceğini hiç aklına getirmeden, bir gün onun kendisini sevebileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu ümit günden güne kalbinde esaslı bir yer almaya başladı. Eserlerini okuyup yarattığı kadınların şahsiyetindeki manayı tahlil ederek onun hislerini anlamak istiyordu.

Kâmi, hep yeşil gözlü, sarışın kadınlardan hoşlanıyordu. Siyah gözlü, pembe tenli kadınları yazılarına layık görmüyordu. Sevilmekten ziyade sevmekten zevk alıyordu. Halbuki sevilmekte de nihayetsiz bir haz ve saadet olduğunu bilmesi lazım değil miydi? Bir gün büyük bir cesaretle bu sualleri ona sormaya karar verdi.

Kâmi, kendisine her zaman “küçük kadın” diye hitap ederdi. Yorgun olduğu akşamlar kapıdan girerken “Küçük kadın, bana ellerinle bir çay yapar mısın?” derdi.

Necla işte bu zaman dünyanın en mesut insanı olurdu. Çayı getirince Kâmi ona bir paket çikolata uzatır ve “Al bakalım küçük kadın! Dün akşam unuttum, fakat bu akşam hazır,” diyerek gönlünü alırdı.

Necla on altı yaşında, Kâmi ise otuzundaydı. O, çocukluktan henüz çıkmış, küçük ve iptidai28 bir kızdı. Kâmi’nin başını dolduran hayallerin içinde Necla’nın henüz hiçbir yeri yoktu.

Zaman süratle geçiyordu. Necla artık tamamıyla genç kızlık çağına ermişti. Boyu daha ziyade serpilmiş, çehresinde hayat ve gençlik parlamaya, vücudu dolgunlaşmaya, uzun ve kıvrık kirpiklerinin gölgelediği siyah gözlerindeki cazibe kuvvetli bir alev gibi yanmaya başlamıştı.

Kâmi’nin kalbinde bu kıza karşı yavaş yavaş tuhaf bir his uyanıyordu. Artık ona evvelki gibi teklifsizce “küçük kadın” diyemiyordu. Evde halasını bulamadığı günlerde yalnız kalmaktan ürkerek hemen kapıdan çıkıyordu.

Necla yıllardan beri büyük bir sabır ve tevekkülle beklediği günlerin geldiğini, bir gün Kâmi’nin kendisini seveceğini düşünüyordu. Yaşıyla beraber kalbinde büyüyen aşkını ona itiraf için titriyor, artık onun her şeyi bilmesini istiyordu.

Halbuki Kâmi, evvelki gibi halasına uğramıyordu. Necla’nın cazibesinden müteessir olmaya, onun alevli gözlerinin ateşinden korkmaya başlamıştı. Nazlı Hanım yeğeninin kendisini bu kadar ihmal etmesine karşı sitemli haberler yolluyor, geceleri salonunu dolduran misafirleri arasında onun varlığını istiyordu.

Nihayet bir gün Kâmi gelmişti. O gün Nazlı Hanım, gece yatısına kızına gitmiş olduğu için, evde Necla ile ihtiyar hasta dadısını bırakmıştı.

Kâmi salona girdiği zaman bugün evde Necla ile yalnız olduğunu anlamış, geri dönerse fena bir harekette bulunacağını düşünerek oturmaya mecbur olmuştu. İkisi de birbirine bakmaktan ürken tatlı bir heyecan içinde birkaç dakika sustu.

Necla, sapsarı çehresiyle ayakta durmuş, ellerini masaya dayamıştı. Bu aşk ve heyecan dakikası içinde kalbindeki derin sır boğazında düğümlenmişti, bir şey söyleyemiyordu.

Kâmi, elinde olmadan oturduğu yerden kalkmıştı. Ne yaptığını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Hiç beklemediği bu yalnızlık onu da şaşırtmıştı.

“Necla!” diyebildi.

Ah, onun ne tatlı ve ne içe işleyen bir sesi vardı. Bu ses senelerce ruhunun ta derinlerine sinmişti.

Genç kız uzun kirpikli gözlerini yavaş yavaş kaldırdı.

“Benim geldiğimi halama söylersin, değil mi? Bugünlerde çok meşgul olduğumu da ilave et. Ben artık gideyim çocuğum.”

Necla başını önüne eğdi. Onu görmediği günlerin kalbinde yanan hasretini ezmek istiyordu. Kendisiyle bir an yalnız oturmaya tahammül edemeyen bir adama bir şey söylemek istiyordu.

Kâmi bu defa daha ziyade yanına sokuldu.

“Neclâ, neden benimle konuşmuyorsun bakayım?” dedi.

“Emirlerinizi dinliyorum.”

“Oooo! Bugün çok ciddisin küçük kadın.”

“Her zaman öyle değil miyim?”

“Aferin kızım. Genç kızların her zaman ciddi ve metin olmaları lazımdır,” dedi.

Necla hiç cevap vermeden bir heykel gibi ayakta duruyordu.

Kâmi onun sessiz ve hareketsiz duruşunda gizli bir vakar sezmişti. Büyük bir kadının huzurunda duyulan heyecan ve hürmet hissiyle elini uzatarak “Allahaısmarladık!” dedi.

Necla hafifçe başını eğerek onu selamladı. Kâmi’nin hızlı hızlı merdivenlerden inen ayak seslerini dinledi. Sonra kendisini bir koltuğa atarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Ondan ne bekliyor ve istiyordu? Bunu kendisi de bilmiyordu. Hem ne ümit edebilirdi? Annesi tarafından getirilerek evlatlık diye bırakıldığı bu evdeki sıfatı neydi? Kalbinin karanlık emelleri içinde ve damarlarına yayılan bir hüzün ve mahrumiyetle başını iki elinin arasına aldı. Ağladı.

Kâmi, Necla’dan ayrıldıktan sonra garip bir hissin tesiri altında bir an kapının önünde durdu ve nereye gideceğini düşündü. Arkadaşlarına verilmiş randevusu vardı. Gönlü istemedi. Bu gece boş laflarla geçecek vakit ona pek ağır geldi. Uzun zamandan beri eline kalemi almamış ve evde yazıları birikmişti. Ruhunda yazmak için kuvvetli bir ihtiyaç duyuyordu.

Başının içindeki hayallerde yeni bir canlılık vardı. Siyah gözlü güzel bir kız sıcak bakışlarıyla, nazlı ve kıvrak gülüşleriyle gözleri önünde dolaşıyordu.

Yavaş yavaş evine yürümeye başladı. Odasına çıkıp kapıyı kapadı. Masanın başına geçti; kâğıtları ve defterleri o kadar karışmış, öyle perişan olmuştu ki bu hale kendisi de hayret etti.

Aylardan beri masasının başına oturmadığını, dalgasız ve fırtınasız bir liman gibi sakin bir hayat geçirdiğini düşündü. Başını koltuğun arkasına dayadı, gözlerini kapadı, hayalinde Necla’nın bugünkü ince ve kederli yüzü vardı. Salonun ortasındaki masaya dayanmış sakin ve melül halinde öyle bir incelik, öyle bir şiir edası vardı ki şimdiye kadar onu böyle hiç görmemişti. Artık bu kızın kendisini sevdiğine bugün tereddütsüz hükmediyordu. Buna karşı kendisi nasıl hareket edebilirdi? Bugün bile onunla yalnız kalmaktan ürktüğü için yanından kaçmamış mıydı?

Halasını düşünüyordu. Ufak bir şüphe fena bir netice verebilirdi. Sevilmek… Bu reddedilemezdi. Necla gibi bir kızın sevgisini reddetmek için kalbinin ölü olması lazımdı. Bunu çoktan anladığı halde bugünkü kadar alaka gösterdiğini hatırlamıyordu. Hayatını saran kadınlar arasında Necla’yı küçük ve manasız bir kız olarak görmüştü.

Fakat bugün onunla baş başa kalmak fırsatını kaçırdığına pek yanıyordu. İçinde sıkıntıyla karışık derin bir arzu vardı. Bu kızı dinlemek, onun ince ve hassas ruhuna nüfuz etmek istiyordu.

O, ilk defa bir genç kız tarafından sevilmişti. Gördüğü kadınlar hep birer kukla gibi süslü ve boyalıydı. Bu yeni tablo Kâmi’nin pek hoşuna gitmeye başlamıştı. Hayatında bir yenilik, hislerinde bir değişiklik vardı.

Sandalyesini masanın yanına çekti, defterini açtı; yarım kalmış bir eser…

Kendi kendine güldü “Tastamam altı ay olmuş ki elime almamışım,” diye söylendi.

Masanın başından kalktığı zaman gece olmuştu. Sofrada annesiyle biraz konuştu. Halası ile annesi senelerden beri dargın oldukları için birbirlerine gidip gelmezlerdi. Bunun için Kâmi halasına gittiğini annesine söylemezdi.

Bu gece Kâmi çok dalgındı. Ruhundaki sıkıntı, garip ve müphem29 bir arzu asabını germişti. Halasının eve gelmiş olması ihtimalini düşündü. Tekrar oraya gitmek için kendisini zorlayan bir kuvvetin tesiriyle kapıdan çıktı. Sevilmek zevkinin sarhoşluğu içinde genç bir mektepli gibi hızlı hızlı yürüdü.

Ona kapıyı açan Necla oldu. Genç kız şaşırmış gibi bir an onun yüzüne baktı. Kâmi heyecanlı bir sesle, “Halam geldi mi?” diye sordu.

“Hayır.”

“Sen neden ağladın bu kadar, gözlerin şişmiş,” dedi.

“Korktum, çok korktum!”

“Neden?”

“Dadı kalfa birdenbire hastalandı. Ne yapacağımı şaşırdım. Uykusunda öyle tuhaf seslerle bağırıyordu ki… Ölüyor zannettim. Hanımefendiye telefon etmeyi düşündüm. Fakat meraklandırmak istemedim.”

“Vah yavrum! İyi ki gelmişim. Korkma, ben buradayım. İcap ederse bir doktor getiririz.”

Kâmi aşağı salonlardan birine girdi. Necla elektriği yakmıştı. Kuvvetli bir ziya30 ile aydınlanan büyük salonun ortasında ikisi de ayakta durdu.

Kâmi titrek ve tatlı bir sesle “Bu gece buraya gelmek için içimde öyle bir istek vardı ki… İnsanların bazen çok kuvvetli hisleri oluyor. Geldiğim ne isabetli olmuş,” dedi.

Necla rüyalı bir âlem içinde olduğuna inandığı şu dakika uyanmaktan korkan bir hisle ne yapacağını şaşırmıştı. Şimdiye kadar Kâmi’den bu kadar samimi, bu kadar candan bir söz işitmemişti. Bu gece bakışlarında bir sıcaklık ve yakınlık vardı.

Kâmi konuşmaya devam ediyordu.