Читать книгу «Münevver» онлайн полностью📖 — Güzide Sabri — MyBook.
cover

“Benim yanımda değil, her zaman böyle olmalısın.”

“Peki, peki.” dedi.

Başımızda şemsiyeler olduğu hâlde korular arasında gezmeye başladık. İlkbaharda zümrüt gibi çimenler arasında gezmekten şikâyet eden Münevver şimdi ayağı bir çamura batar batmaz neşeli kahkahalarla beni hayretlere düşürüyor, ötede beride açan ve sonbaharın biricik süsleri olan çiğdemleri nihayetsiz bir sevinçle koparıp başına, göğsüne takıyordu. Ben onun bu hâllerine şaşkın bakıyor ve sırf onu, sevgili arkadaşımı eğlendirdiği ve neşelendirdiği için hazana derin bir minnetle bağlılık hissediyor, bütün mevsimlerin sonbahar gibi olmasını istiyordum.

Biraz sonra köşke dönerken dedi ki:

“Seni bu çılgın arzularıma tabii bulundurmakla ne kadar üzüldüğümü bilsen…”

“Böyle düşündüğün için teessüf ederim. Yalnız ben de şuna üzülüyorum ki sebebini bilemediğim devamlı bir kederin bütün varlığını harap ettiği şu zamanlarında sana teselli verecek bir söz beklemiyorum. Sen bütün elemlerini benden gizliyorsun.”

Bu sözler üzerine Münevver’in çehresine bir gariplik çöktü ve Münevver omuzlarını silkerek:

“Adam sen de!” dedi. “Böyle şeylerden şimdi bahsetmeyelim. Sen yalnız onu söyle, seni bu hareketlerimle rahatsız ediyor muyum?”

“Asla! O nasıl söz Münevver?”

“Doğru söylüyorsun değil mi?”

“Şüphesiz, seni bu kadar sevdiğimi bilmez misin?”

“Teşekkür ederim, cici kardeşim.”

Köşke geldiğimiz vakit epeyce ıslanmıştık. Yukarı çıktık, o yine hemen pencerenin önüne gitti. Bir müddet oturduktan sonra kalktı. Udunu aldı ve çalmaya başladı. Sanki kalbinin bütün acıları, elemleri yine bu tellerin üzerinde toplanmıştı.

Ömrün zevalini tasvir eden tabiatın şu levhası karşısında Münevver o kadar coştu ki benim orada olduğumu unuttu bile… Bu defa gözlerinde elemi daha açık olarak görülüyordu. Rengindeki uçukluk çoğaldı, sesi şimdi daha titrek, daha iniltili ve daha şikâyetli gibiydi.

Münevver’in şu hâli beni her zamankinden daha çok müteessir etti. Yerimden kalktım, yavaşça yanına oturdum; başını kaldırdı, ağlar gibi bir gülüşle yüzüme baktı. Ben:

“Bugün pek neşelisiniz!” dedim.

“Havanın güzelliğini görmüyor musunuz? Bak şöyle etrafa, bu gök, bu deniz, bu küçük orman, bunlardaki hazin güzelliğe bak. Bunlar bana gizli, sizin anlayamadığınız bir lisanla ne sevindirici haberler getirmektedir, bilsen…”

“Çok garipsiniz Münevver! İnsan sizde gördüğü hâle bir türlü akıl erdiremiyor.”

Güldü ve teessürünü yine gizlemeye çalışarak dedi ki:

“Niçin bu kadar benim ahvalimi merak ediyorsun?”

“Senin en yakın arkadaşın ben değil miyim? Senin dertlerine ortak olacak, sana teselli verecek benden başka kimin var?”

Bu sözlerim üzerine değişti, dudakları titremeye başladı. Ben devam ettim: “Seni üzen, bitiren bir derdi eğer beni samimi ve en yakın bir arkadaşın görüyorsan itimadın varsa bana anlatmak, kalbini yakan acıları bana dökmek senin için bir vazifedir de… Ben hissetmiyor, anlamıyor muyum? Senin en sadık ve en şefkatli bir arkadaşın sıfatıyla bütün bu hâllerine acımıyor muyum zannediyorsun? Sen ise hâlâ bana açılmıyor ve her şeyini benden örtüyorsun ve bana böyle davranmakla da bilmem ne dereceye kadar samimi bulunmuş oluyorsun.”

Biraz durdu, düşündü. Derin derin bana baktı, sonra içini çekti, küçük bir hıçkırık göğsünü sarstı, elindeki udu bir tarafa fırlatarak kalktı ve yanıma geldi, ellerimi avuçlarının içine aldı. En saf, en masum, en sade bir tavırla:

“Ya! Öyle mi? Demek benim bu hâlim sence böyle telakkilere uğruyor. Hâlbuki bende bir şey yok. İşte bir çocukluk… Bazen öyle bazen böyle, işte geçti bak şimdi hiçbir şeyim yok…”

“Hayır öyle değil Münevver. Ne sen çocuksun ne de ben. Ortada gizlenmeyecek kadar büyük bir ızdırap var. Bu beni her an ve gittikçe harap ediyor.”

“Canım ne olacak. Öyle bile olsa ne ehemmiyeti var sanki…”

“Nasıl ne ehemmiyeti var. Söylediklerimi bir daha tekrar ettirmeden bana her şeyi açıkça söylemeni senden rica ediyorum. Yoksa kırılırım ve bana samimiyet ve muhabbetin olmadığına da hükmederim.” Ellerimi sıkarak:

“Öyle deme, o vakit ben de buna çok üzülürüm, şu biçare Münevver’i, şu bahtsız kızcağızı bu hayatı içinde meşgul eden yalnız sen olduğunu bildiğin hâlde niçin ona böyle sitem ediyorsun? Niçin onu muhabbetsizlikle itham ediyorsun? Bir derdim de varsa bırak o derdimle kalayım, ne olacak… Bilmem ki kırılmış ve ümitsiz zavallı bir kalbin ızdıraplarını, geçmiş günlerin acı yadigârlarını dinlemek seni memnun eder mi?”

Kendisine dedim ki:

“İnsanın teselli verici ve candan bir arkadaşı varken ona her şey söylenir, ondan teselli beklenir zannederim Münevver!”

Bu sözüm üzerine Münevver esefle başını sallayarak:

“Teselli mi dediniz? Ne kadar uzak! Bu benim için ne kadar beyhude, ben zaten bunu istemiyorum. Dünyada en muazzez ümidim yok olduktan sonra ben o teselliyi ne yapayım, bana yeniden hayatımı sevdirecek daha hangi teselli kaldı ki… Ben o teselliyi ne yapayım ki yerine getireceği hiçbir şey yoktur.”

Bunları söylerken edasında başka bir teessür ve sesinde ayrı bir titreklik vardı ve devam etti:

“Bakınız bugün verem olduğumu, ciğerimin çürüdüğünü hissettiğim hâlde hiç aldırış bile etmiyorum.”

Ben bu son cümle üzerine çok fena ürkmüş ve ihtiyarsız bir hâlde kendimi odanın ortasında bulmuştum. Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bu söz beni müthiş bir surette sarsmıştı.

Münevver, o siyah elbiseler içinde sapsarı bir çehre ile bana bakıyor, solgun dudakları üzerinde acı bir tebessüm, gözlerinde bir ümitsizlik görünüyordu. Ben şaşırmış, o sözün dehşetiyle büsbütün ezilmiştim. Müfekkirem darmadağınık olmuştu. Kafamın içinde beynimin döndüğünü hisseder gibiydim, artık bir şey düşünemiyordum.

O, yanıma gelerek yorgun yorgun bana baktı.

“Niçin bu kadar korktun?” dedi. “Öyle ise uzaktan konuşalım. Herhâlde sirayet eder diye ürküyorsunuz?”

Ben en ciddi bir tavır ile:

“Hayır Münevver, bunda çok yanılıyorsun; sirayet denilen şey hiç de hatırıma gelmedi, ona hiç ehemmiyet vermem. Göreceksin ki her zamanımız yine beraber geçecek hatta sana daha yakın bulunacağım. Yalnız eğer bir daha böyle şeylerden bahsedecek, bir daha hayatına, sıhhatine iftira ile beni yine böyle perişan eyleyecek isen artık benimle görüşmekten vazgeç, anlıyor musun yavrum?”

O, içini çekerek:

“Hayatıma, sıhhatime iftira mı ediyorum? Peki öyle olsun. Fakat ben yine öleceğim. Bunu da iyi bil ki sonra daha çok perişan olmayasın kardeşim.” dedi. Bundan sonra başı iki zayıf eli arasına düştü. O da ben de susmuştuk. Bu sükût içinde boğuk bir feryat gibi derin bir hıçkırık işitildi.

Bugün ilk defa, Münevver yanımda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ben ona bir şey diyemeyecek, teselli veremeyecek hâldeydim. Yalnız içimden bir şeylerin eriyip koptuğunu hisseder gibiydim. Gözlerimde toplanan yaşları güç zapt edebiliyordum.

Neden sonra mihnetli başını kaldırarak:

“Rica ederim, müsaade et, daima ölümden, daima ölmekten bahsedeyim. Çünkü ölüm bir bahtsızı kurtaran ve şifa veren bir vasıtadır ve zaten benim bundan başka konuşulacak neyim kaldı ki? Bence ümit ve teselli denilen şeyler varsa bunların hepsi artık ondadır. Felaket görmüş insanları boynuna çekmekle huzur veren toprak, benim artık en özlediğim bir yer olmuştur.”

Münevver şiddetli bir buhran içindeydi. Bütün yaraları, bütün acıları tazelenmiş, geçmiş günlerin matemli hatıraları, en acı dakikaları gözlerinin önünde canlanmıştı.

Gözyaşları ile sırılsıklam olan mendili yüzünden çekerek kısık ve gamlı bir sesle:

“Mademki bana, ben senin gam ortağınım diyorsun… Elemlerime kimsenin ortak olmasını istemediğim hâlde, bana gösterdiğin bu yakınlığa karşı minnetlerimi gösterebilmek maksadı ile sana her şeyimi söyleyeceğim, buna karar verdim. Onun ızdıraplarını, kalbinin acılarını, uğradığı felaketleri dinle. Öldükten sonra da ona acıyan yalnız sen olacaksın. Ona bütün dertlerini açtıktan sonra bil ki artık onun senden başka kimsesi olmayacaktır.”

İkimiz de pencerenin önüne gittik. Gözlerimde biriken birkaç damla yaşı artık zapt edememiştim.

Yağmur hâlâ o tenhalık, o sükûnet içinde hazin bir ahenk ile yağıyor, yapraklar ağır ağır dökülüyordu.

Münevver, yorgun ve perişan bir hâlde geniş bir koltuğa oturdu. Başını bir eline dayayarak:

“Dinleyiniz artık, bakınız ne kadar sakinim, şimdi hiçbir şeyciklerim yok. Bu sükûnet içindeyken şimdiye kadar kapalı kalan o feci hatırayı sana anlatacağım.” dedi ve başladı.

“Ben bu yirmi senelik hayatım içinde yalnız bir ruha, yalnız bir vücuda kendimi vakfetmiş; onu kalbimin en saf emelleri, en nezih hisleri, en aziz ümitleriyle sevmiştim. O kadar samimi, o kadar şiddetli bir muhabbet ki onu sana layıkıyla anlatabilmekte lisanım âciz kalacaktır.

Çocukluğumuz onunla bir evde ve pek mesut bir hâlde geçmişti. O benim amcamın oğlu idi. Dokuz yaşıma kadar onunla beraber yaşadım. O zaman o, leyli mekteplerden birine gidiyor ve on dört yaşını bitirmek üzere bulunuyordu. Birbirimize karşı muamelemiz o kadar şefkatli ve o kadar samimi idi ki bizi görenler ikimizin bir ruh olduğuna kani oluyorlardı.

Beni ağlatan bir söz onu da ağlatır, onu güldüren bir latife mutlak beni de güldürürdü. Velhasıl, neşe ve kederde ikimiz beraber idik. Onun biricik zevki, en kıymetli arzusu beni sevindirmek, beni güldürmek, beni eğlendirmekti. Bunu yapabildiği zamanlar, en büyük bir vazifeyi yapmış gibi içten bir haz duyardı.

Haftada evde bulunduğu bir gecenin bütün saatlerini bana hasreder ve bu, onun en kıymetli zamanları olurdu. Benimle dertleşmek, benimle görüşmek onun için büyük bir ihtiyaçtı ve bunun için de tenha yerleri, karanlık köşeleri arardı. Zaman olurdu ki sabahın güzelliklerini seyretmek, kuşların ötüşlerini dinlemek için seheri bekler, gecenin derin sükûnu arasında ruhlarımızın birbirine anlatmak istediği gizli bir sevdanın gönül okşayan fısıltılarını dinlerdik.

Bu, içten gelen samimi ve saf bir aşkın başladığı dakikalardı ki daha biz bunu anlayacak bir yaşta değildik. Çünkü ikimiz de henüz küçüktük. O, on dört yaşında bir çocuk, ben dokuz yaşında küçük bir kızdım.

Henüz muhabbet kelimesinin ne demek olduğunu tefsir edemez, kalbimizi, ruhumuzu kaplayan bu garip bir hissin; tatlı bir aşkın başlangıcı olduğunu bilemezdik.

Mesela; mehtaplı bir gecede ay bütün âleme nurunu dağıtır, kâinat derin bir sükût içinde uyur, bülbül içli ötüşleriyle bu sakin tabiata ninni söylerken biz ikimiz de ağlardık.