Читать книгу «Odise» онлайн полностью📖 — Гомера — MyBook.
image

Önce bütün foklarına bakacak ve onları sayacak, sonra onları görüp hesap yaptıktan sonra, aralarında uykuya dalacak, koyunları arasındaki çoban gibi. Uykuda olduğunu gördüğün an yakala onu, bütün gücünü göster ve onu sıkıca tut, zira senden kaçmak için elinden geleni yapacaktır. Kendini yeryüzünde bulunan her türlü canlıya çevirecektir, hem ateş hem de su olacaktır. Ancak sıkıca tut onu, daha da kavra sıkı sıkı, ta ki seninle konuşuncaya ve uykuya dalarken olduğu hâline dönünceye kadar. O zaman gevşetip bırakabilirsin, ona hangi tanrıların sana öfkeli olduğunu sorabilirsin ve eve dönmek için denizde ne yapman gerektiğini de.’

Böyle söyleyip dalgaların altına daldı, ben de kıyıda sıralanan gemilerimin olduğu yere döndüm ve giderken yüreğim düşüncelerle kararmıştı. Gemime varınca akşam yemeğini hazırladık, zira gece çöküyordu ve kıyıda yatıp uyuduk.

Sabahın çocuğu, gül parmaklı Şafak sökünce yiğitliğine çok güvendiğim üç adamı aldım yanıma ve deniz boyunca gittim, Tanrı’ya tüm kalbimle yalvararak. Bu sırada tanrıça denizin altından dört tane fok derisi getirdi, hepsi yeni yüzülmüştü, zira kendisi hazırlıyordu oyunu babasına. Sonra bizim için dört tane çukur kazdı, dışarı çıkana dek yatıp beklememiz için. Ona yaklaşınca çukurlarda yatırdı bizi yan yana ve her birimizin üzerine fok derisi örttü. Tuzağın en dayanılmaz anıydı bu, zira foklardan gelen balık kokusu çok felaketti; kim bir deniz canavarıyla beraber yatmak ister? Burada da tanrıça yardım etti bize ve bizi rahatlatacak bir şeyler düşündü, herkesin burun deliklerine tanrısal merhem koydu, öyle tatlı kokuyordu ki bu, fokların kokusunu bastırdı.

Bütün sabah bekledik ve elimizden gelen sabrı gösterdik, yüzlerce fokun güneşlenmek için denizden çıkmasını izledik, öğle vakti denizin ihtiyarı da çıktı geldi ve besili foklarını görünce bakıp saydı onları. Biz ilk sayılanlar arasındaydık, hiçbir hileden şüphelenmedi ve saymayı bitirince yatıp uykuya daldı. Sonra bağıra çağıra üzerine saldırdık ve onu yakaladık, bunun üzerine hemen bildiği düzenleri göstermeye başladı ve önce kendini kocaman yelesiyle bir aslan hâline getirdi, sonra birdenbire bir ejderha, leopar, yaban domuzu oldu, hemen arkasından su olup aktı ve sonra da bir ağaç oldu dimdik; ama biz ona yapıştık ve hiç bırakmadık, en sonunda kurnaz ihtiyar tükendi ve şöyle dedi: ‘Atreusoğlu, hangi tanrı seninle bu düzeni kurdu, beni tuzağa düşürüp isteğim dışında alıkoymak için? Ne istiyorsun?’

‘Sen bunu biliyorsun ihtiyar.’ diye cevap verdim. ‘Beni vazgeçirmeye çalışarak bir şey kazanamazsın. Bunun nedeni şu ki çok uzun zaman bu adada kaldım ve kaçmak için hiçbir işaret göremedim. Cesaretim kırılıyor. Haydi söyle bana, zira tanrılar her şeyi bilir, hangi ölümsüz beni alıkoyuyor? Bana evime ulaşmak için denizde nasıl gideceğimi de söyle.’

‘O zaman, yolculuğunu bitirip eve ulaşmak için hızlıca, Zeus ve diğer tanrılara adaklar sunman gerekiyordu yola çıkmadan önce.’ dedi. ‘Zira arkadaşlarına ve evine dönemeyeceğin karara bağlanmış, ta ki Mısır’ın gökten beslenen nehrine gidip göklerde hüküm süren ölümsüz tanrılara kutsal kurbanlar sunana dek. Bunu yaptığın zaman yolculuğunu bitirmene izin verecekler.’

Yüreğim parça parça olmuştu, Mısır’a o uzun ve korkunç yolculuğu yaparak tekrar geri gitmem gerektiğini duyunca. Buna rağmen, şöyle cevap verdim: ‘Yapacağım ihtiyar, bana buyurduğun şeyleri ama şimdi söyle bana ve doğruyu söyle, Truva’dan yola çıktığımızda Nestor ve benim geride bıraktığımız tüm Akhalar eve sağ salim vardılar mı yoksa herhangi birinin sonu kötü oldu mu kendi gemisinde veya savaş bitince arkadaşları arasında?’

‘Atreusoğlu!’ diye cevap verdi. ‘Niye bana sorarsın? Sana söyleyeceklerimi bilmesen daha iyi, zira hikâyemi duyduğunda gözlerin dolacak. Sorduklarından pek çoğu ölüp gitti ama birçoğu hâlâ duruyor ve Akhalardan sadece iki önder eve dönüş sırasında öldü. Savaş alanında ne olduğuna gelince; sen kendin de oradaydın. Üçüncü Akhalı önder hâlâ denizde, sağ ama dönüşü engellendi. Aias’ın gemileri paramparça oldu, zira Poseidon onu Gyrai’nin büyük kayalıklarına sürdü ama denizden sağ çıkmasına izin verdi. Athena’nın tüm nefretine rağmen ölümden kaçabilirdi, eğer övünerek kendini mahvetmeseydi. Tanrılar denediler ama yine de beni boğamadılar deyince ve Poseidon bu büyük lafı duyunca üç dişli mızrağını güçlü elleriyle kavradı ve Gyrai kayalıklarını iki parçaya ayırdı. Tabanı kaldı olduğu yerde kayanın ama Aias’ın oturduğu kısmı denize yuvarlandı gümbür gümbür ve Aias’ı da beraberinde sürükledi. Böylece tuzlu suları yutup boğuldu Aias.

Senin kardeşin ve gemileri kurtuldu, zira Hera onu korudu ama sarp Malea Burnu’na ulaşmak üzereyken büyük bir fırtınaya yakalandı. Sürükledi onu denizde hiç istemediği hâlde ve eskiden Thyestes’in yaşadığı burna taşıdı ama Aigisthos yaşıyordu artık orada. Fakat çok geçmeden, sağ salim eve dönüş zamanı geldi en sonunda, eski yelkenine rüzgârla arka çıktı tanrılar ve böylece eve vardılar. Agamemnon öptü yurdunun toprağını ve tekrar ülkesinde olduğu için sevinç gözyaşları döktü.

Ama orada Aigisthos’un sürekli nöbette tuttuğu bir gözcü vardı ve ona iki ölçü altın söz vermişti. Bu adam bütün bir yıl beklemişti, Agamemnon geçmesin ve kavgaya tutuşmasın diye. Bundan dolayı Agamemnon’u görünce gidip Aigisthos’a söyledi. Aigisthos da hemen bir komplo hazırlamaya başladı. En yiğit yirmi savaşçısını seçti, avlunun bir tarafında pusuya yerleştirdi, diğer tarafta da bir şölen hazır etti. Sonra arabasını ve arabacısını Agamemnon’a gönderdi ve onu ziyafete çağırdı ama bir hainlik düşünüyordu. Onu oraya getirdi, kendisini bekleyen kaderden habersizdi Agamemnon, Aigisthos şölen bitince öldürdü onu, sanki bir mezbahada öküz boğazlar gibi. Agamemnon’un adamlarından biri bile sağ kalmamıştı, Aigisthos’unkiler de zira avluda öldürülmüştü hepsi.’

Böyle konuştu Proteus ve onu duyunca yüreğim parçalandı, kumların üzerine oturup ağladım. Artık yaşayamayacağımı ve gün ışığını göremeyeceğimi düşünüyordum. Yeteri kadar ağlayıp yerde acıdan kıvrandıktan sonra, denizin ihtiyarı şöyle dedi: ‘Atreusoğlu, böyle acı acı ağlayıp da zaman harcama, hiçbir yararı olmaz sana, en kısa zamanda evine dönmenin yolunu bul, zira Aigisthos hâlâ yaşıyor olabilir, Orestes senden önce öldürmüşse onu, cenazesine yetişirsin.’

Bunun üzerine, bütün acılarıma rağmen rahatlamıştım, şöyle söyledim: ‘O zaman bu ikisini öğrendim. Bahsettiğin üçüncü adamı anlat haydi bana, hâlâ sağ mı yoksa denizde ve evine dönemiyor mu? Yoksa öldü mü? Ne kadar üzse de beni, anlat bana.’

‘Üçüncü adam, İthaka’da yaşayan Odysseus’tur.’ diye cevap verdi. ‘Onu bir adada, su perisi Kalypso’nun evinde gözyaşları dökerken görüyorum, kendisini tutsak olarak tutuyor ve o da evine dönemiyor, zira onu denizde götürecek ne gemileri var ne de gemicileri. Senin sonuna gelince Menelaos, Argos’ta ölmeyeceksin, tanrılar seni Elysion Ovası’na götürecekler, dünyanın öbür ucuna. Burada güzel saçlı Rhadamanthys hüküm sürer ve insanlar dünyadaki her yerden daha rahat yaşarlar orada, zira Elysion’da ne yağmur yağar ne dolu ne kar, Okeanos denizden tatlı tatlı şarkılar söyler batı rüzgârıyla hiç durmadan ve tazelik katar insanların hayatına. Senin başına gelecek bu; çünkü sen Helen’le evlisin ve Zeus’un damadısın.’

Böyle konuşurken dalgaların altına daldı, bunun üzerine ben de yoldaşlarımla geri döndüm gemilere, giderken yüreğim düşüncelerle kararmıştı. Gemilerimize varınca akşam yemeğini hazırladık, zira gece çöküyordu ve kıyıda yatıp uyuduk. Sabahın çocuğu, gül parmaklı Şafak görününce, gemilerimizi suya çektik, direkleri ve yelkenleri koyduk yerlerine, sonra da gemilere bindik, yerlerimizi aldık sıralarda ve kurşuni denize vurduk küreklerimizi. Gemileri tekrar Mısır’ın gökten beslenen ırmağı üzerinde durdurdum ve bol bol sundum kurbanları. Tanrı’nın öfkesini dindirince Agamemnon’un hatırasına bir mezar yığdım, adı sonsuza dek yaşasın diye, bundan sonra eve vardık hemen, zira tanrılar bana güzel bir yel bağışladı.

Sana gelince şimdi, burada on on iki gün daha kal, sonra seni yoluna uğurlarım. Sana bir araba ve üç at veririm soylu armağan olarak. Güzel bir kadeh de veririm, böylece yaşadığın sürece ölümsüz tanrılara içki sunusu yaptığında beni hatırlarsın.”

“Atreusoğlu!” diye cevap verdi Telemakhos. “Beni kalmam için zorlama fazla, seninle burada on iki ay daha kalmaktan memnun olurdum. Sohbetin öyle tatlı geldi ki, bir kere bile evimde anam babamla olsam diye düşünmedim; ama Pilos’ta bıraktığım tayfam çoktan sıkılmıştır ve sen beni onlardan alıkoyarsın. Bana vereceğin hediyenin bir tabak çanak parçası olmasını tercih ederim. Yanımda İthaka’ya götürmek için at alamam, kendi ahırını süslemesi için burada bırakacağım onları, zira senin krallığında bolca düzlük var, nilüferler serpilir ve çayır melikesi, buğday, arpa ve yulaf da ak ve yaygın başaklarıyla. İthaka’da ise ne açık alanlarımız var ne de yarış sahalarımız ve topraklarımız attan çok, keçi beslemeye müsait, ben de böyle severim onu. Hiçbir adamızın fazla düzlüğü yoktur, atlar için uygun olan ve hele İthaka’nın hiç yoktur.”

Menelaos gülümsedi ve Telemakhos’un elini eline aldı. “Söylediğin şey, iyi bir aileden geldiğini gösteriyor.” dedi. “Bu değişikliği yapacağım senin için, gücüm yettiğinden; evimdeki en güzel ve değerli tabak çanak parçasını vereceğim sana. Hephaistos’un kendi elleriyle yaptığı bir karma kabını, saf gümüşten, kenarları ise altınla işlenmiş. Phaidimos, Sidon kralı vermişti onu bana, evime dönüş yolculuğumda ona yaptığım ziyarette. Onu sana vermek istiyorum hediye olarak.”

Onlar böyle konuşurken, davetliler geliyordu durmadan kralın evine. Koyun ve şarap getiriyorlardı, karıları yanlarına almaları için ekmek yapmıştı, akşam yemeklerini hazırlamakla böyle meşguldüler meydanda.

Bu sırada İthaka’da, talipler Odysseus’un evinin önünde diskler atıyorlar, nişan alıyorlardı mızraklarıyla ve eski küstah davranışlarını sergiliyorlardı. Antinoos ve Eurymakhos -ki bunlar elebaşları ve önde gelenleriydi- birlikte oturuyordu, Phroniusoğlu Noemon yanlarına gelip Antinoos’a şöyle söylediğinde:

“Antinoos, Telemakhos’un Pilos’tan ne zaman döneceği hakkında bir fikrin var mı? Benim gemimi aldı; Elis’e gitmek istiyorum onunla. Orada on iki damızlık kısrağım var, yanlarında henüz koşulmamış bir yaşında katırlar var ve onlardan birini buraya getirip boyunduruğa koşmak istiyorum.”

Bunu duyunca şaşırdılar, zira Telemakhos’un Neleus’un şehrine gitmediğine emindiler. Sadece çiftliklerde bir yerde, koyunlarla beraber veya domuz çobanı ile birlikte diye düşünmüşlerdi. Bunun üzerine Antionous şöyle dedi: “Ne zaman gitti? Bana doğruyu söyle, hangi delikanlıları aldı yanına? Dışarıdan adamlar mı yoksa kendi köleleri mi? Zira bunu da yapabilir. Şunu da söyle, gemini ona isteyerek mi verdin yoksa senin rızan olmadan mı aldı?”

“Ona ödünç verdim.” diye cevap verdi Noemon. “Daha başka ne yapabilirdim, onun gibi bir adam zor durumda olduğunu ve ona yardım etmemi söylerse? Ona karşı gelemezdim. Onunla beraber gidenler, en iyi adamlarımız; Mentor’un da kaptan olarak gemiye bindiğini gördüm veya ona tıpatıp benzeyen bir tanrıydı o. Anlayamıyorum, zira Mentor’u burada kendim gördüm dün sabah; ama o zaman Pilos’a gitmek üzere yola çıkıyordu.”

Sonra Neomon babasının evine geri döndü ama Antinoos ve Eurymakhos çok öfkelenmişti. Diğerlerine oyunları bırakmalarını, gelip onlarla oturmalarını söylediler. Geldiklerinde Eupeithesoğlu Antinoos öfkeyle konuştu. Yüreği hiddetle kararmıştı ve konuşurken gözlerinden alevler fışkırıyordu:

“Vay canına, Telemakhos’un bu yolculuğu çok önemli bir mesele! Hiçbir şey yapmayacağına emindik ama bu genç adam bize rağmen gitmiş, hem de seçkin bir tayfayla. Başımıza bela getirecek, yetişkin bir adam olmadan alsın Zeus onu. Bana bir gemi bulun, yirmi adamla birlikte, İthaka ve Same arasındaki geçitte pusuya yatıp bekleyeceğim. O zaman pişman olur, babasından haber almak üzere yola çıktığı için.”

İşte böyle konuştu ve diğerleri de söylediklerini alkışladı, sonra hepsi Odysseus’un evine girdiler.

Penelope’nin taliplerin planladıklarını öğrenmesi uzun sürmedi; zira bir uşak, Medon, dış avlunun dışından duymuştu onları, komplolarını planlarlarken; bunun üzerine hanımına söylemeye gitti. Odasının eşiğini geçince Penelope şöyle dedi: “Medon, talipler neden gönderdiler seni buraya? Hizmetçilere efendilerinin işini bırakıp onlara akşam yemeği pişirmelerini söylemek için mi? Keşke bundan sonra ne kur yapsalar ne de yemek yeseler, ne burada ne de başka bir yerde, bu son olsa keşke, hepiniz oğlumun varını yoğunu tükettiğiniz için. Odysseus’un onlara ne kadar iyi davrandığını çocukken anlatmadı mı babanız size? Hiçbir zorbalık yapmadı, kimseye kötü bir şey söylemedi o. Krallar söyler durur bazen, bir adamı kayırır, diğerini sevmez; ama Odysseus kimseye hiçbir zaman haksızlık etmedi, bu da gösteriyor ki çok kötü kalpleriniz var ve bu dünyada şükretmek diye bir şey kalmamış.”

Sonra Medon şöyle söyledi: “Efendim, keşke hepsi bu kadar olsaydı; ama şimdi çok daha korkunç bir şey planlıyorlar. Tanrı onların planlarını bozsun! Onlar Telemakhos’u öldürmeyi deneyecekler, Pilos ve Sparta’dan eve döndüğü sırada, babasından haber almak üzere gitmişti oraya.”

Bunun üzerine Penelope’nin yüreği paramparça oldu ve uzun bir süre sessiz kaldı, gözleri yaşlarla doldu ve söyleyecek bir şey bulamadı. Sonunda şöyle söyledi: “Neden terk etti oğlum beni? Ne işi vardı da okyanuslarda deniz atları gibi uzun yolculuklar yapan gemilerle yolculuğa çıktı? Ardında ismini yaşatacak kimseyi bırakmadan ölmek mi istiyor?”

“Bilmiyorum.” diye cevap verdi Medon. “Bir tanrı mı teşvik etti onu, yoksa kendi isteğiyle mi gitti, babasının ölü mü, diri ve eve dönüş yolunda mı olduğunu öğrenmek için.”

Sonra tekrar indi aşağıya, Penelope’yi acılar içinde bırakarak. Evde oturacak çok koltuk vardı ama hiçbirine oturmayı istemiyordu Penelope’nin canı, yalnızca kendini yerlere atıyordu odasında ve ağlıyordu, bunun üzerine evdeki bütün hizmetçiler de genci de yaşlısı da etrafına toplandı ve ağlamaya başladı, ta ki sonunda acıyla kendinden geçerek bağırına kadar:

“Sevgili dostlar, Tanrı beni, benim yaşımdaki ve ülkemdeki kadınlardan daha fazla dertle sınamaktan memnun. Önce cesur ve aslan yürekli kocamı kaybettim, göğün altındaki her türlü iyi özelliğe sahipti ve ismi yüceydi bütün Hellas ve Orta Argos’ta, şimdi de benim sevgili oğlum rüzgârların ve dalgaların merhametinde, ki bir kelime bile duymadım onun evden gidişi hakkında. Siz edepsizler, hiçbiriniz düşünmediniz beni yatağımdan kaldırmayı, hepiniz gittiğini çok iyi bildiğiniz hâlde! Eğer bu yolculuğa çıkacağını bilseydim o zaman vazgeçmek zorunda kalırdı, ne kadar isterse istesin veya ardında bir ölü bırakacaktı, birinden biri. Haydi şimdi biriniz gitsin ve yaşlı Dolios’u çağırsın, babam vermişti bana onu evlenirken ve bahçıvanlık yapıyor bana. Ona hemen gidip her şeyi Laertes’e anlatmasını buyurun, o belki bir plan bulur uyandırmak için merhametini, kendi soyunu ve Odysseus’un soyunu tüketmeye çalışan bu topluluğun.”

Ardından sevgili yaşlı bakıcı Eurykleia şöyle dedi: “İster beni öldür efendim, ister evinde yaşamama izin ver, hangisini istersen; ama sana gerçeği dosdoğru söyleyeceğim. Bütün bunları biliyordum ben ve ona ekmek ve şarap gibi şeyleri de ben verdim, ama bana kutsal bir yemin ettirdi, sana on on iki gün hiçbir şey söylememem için sen sormadıkça veya gittiğini duymadıkça; zira ağlayarak güzelliğini bozmanı istemedi. Haydi efendim, yüzünü yıka, elbiseni değiştir ve üst kata hizmetçilerinle beraber giderek Zeus’un kalkan taşıyan kızı Athena’ya dualar et, zira sadece o kurtarabilir ölümün ağzından onu. Laertes’e sıkıntı verme, yeterince sıkıntısı var. Bir de zannetmem tanrıların Arkeisos’un soyundan böylesine nefret ettiklerini, ondan sonra gelecek bir oğul olacaktır ve hem evi hem de çevresindeki uçsuz bucaksız güzel toprakları miras alacaktır.”

Bu sözler üzerine hanımının ağlaması son buldu ve gözlerindeki yaşlar kurudu. Penelope yüzünü yıkadı, elbisesini değiştirdi ve hizmetçileriyle yukarı çıktı. Sonra sepete biraz ezilmiş arpa koydu ve Athena’ya yakarmaya başladı.

“Duy beni!” diye ağladı. “Kalkan taşıyan Zeus’un kızı, gücü tükenmeyen. Eğer Odysseus buradayken sana yağlı koyun veya buzağı butları yaktıysa bir kere, şimdi benim için bunu aklına getir ve sevgili oğlumu taliplerin kötülüğünden koru.”

Hıçkıra hıçkıra ağladı ve tanrıça duydu duasını. Bu sırada talipler gürültü koparıyorlardı üstü kapalı avlu boyunca. İçlerinden biri şöyle dedi:

“Kraliçe birimizden biriyle evlenmek için hazırlanıyor. Oğlunun şimdi ölmek üzere olduğundan haberi yok.”

İşte böyle söylediler ama ne olacağından haberleri yoktu. Sonra Antinoos şöyle dedi: “Yoldaşlar, yüksek sesle konuşmayın, içeri taşınabilir sözler. Sessizce gidip yapalım, hep beraber düşündüğümüz şeyi.”

Sonra yirmi adam seçti ve gemiye, kıyıya doğru gittiler. Gemiyi suya çektiler, direğini, yelkenlerini taktılar, kürekleri ıskarmozlara bağladılar bükülmüş deri kayışlarla; hepsini sırayla yaptılar ve ak yelkenleri gerdiler yukarıda, hamarat uşaklar silahlarını getirdi bu sırada. Sonra biraz dışarıda demirlediler onu, tekrar kıyıya geldiler, akşam yemeklerini yediler ve gece çökene dek beklediler.

Ancak Penelope yukarıda, kendi odasında uzandı, ne yiyor ne de içebiliyordu ve yiğit oğlunun kurtulacağını mı yoksa kötü taliplere alt mı olacağını merak ediyordu. Her yönden bastıran avcıların tuzağına düşmüş bir dişi aslan gibi düşündü durdu, uykuya dalıncaya dek ve yatağında uyudu, düşüncelerden yoksun ve hareketsiz.

Sonra Athena başka bir şeyler düşündü ve Eumelos’la evlenerek Pherai’de yaşayan Penelope’nin kardeşi, İkarios’un kızı İphthime’ye benzeyen bir görüntü yaptı. Görüntüye Odysseus’un evine gitmesini ve Penelope’nin ağlamasını durdurmasını söyledi. Böylece odasına girdi mandal kayışından ve başında dolandı şöyle diyerek:

“Uykudasın Penelope. Huzurlu yaşayan tanrılar senin ağlamana ve böyle acı çekmene izin vermeyecek. Oğlun onlara karşı hiçbir yanlış yapmadı, bu yüzden yakında sana geri dönecek.”

Düş ülkesinin kapılarında tatlı tatlı uyuyan Penelope cevap verdi: “Kardeşim, niye buraya geldin? Sen pek sık gelmezsin buraya ama bu senin çok uzakta yaşaman yüzünden sanırım. O zaman ağlamayı bırakıp bana işkence eden acı düşüncelerden kaçınayım mı? Ben cesur ve aslan yürekli kocamı kaybettim, göğün altındaki her türlü iyi özelliğe sahipti ve ismi yüceydi bütün Hellas ve Orta Argos’ta, şimdi de benim sevgili oğlum gemiye bindi gitti, sersem bir delikanlı, alavere dalavere bilmez veya erkeklerin toplantılarında bulunmayı. Ona kocamdan daha çok kaygılanırım. Onu düşününce elim ayağım tutmaz, başına bir şey gelecek diye, ya gittiği yerdeki insanlardan ya da denizden; zira ona oyunlar kuran ve eve dönmeden evvel onu öldürmeye istekli pek çok düşmanı var.”

Ardından görüntü şöyle dedi: “Cesur ol ve bu kadar korkma. Birisi var onunla giden, pek çok insan onun yanında olmasından memnuniyet duyar; Athena’dan söz ediyorum, sana merhamet eden ve beni bu haberi vereyim diye yollayan o.”

“O zaman, eğer sen bir tanrı isen veya buraya ilahi bir görevle gönderilmişsen bana öbür bahtsız hakkında haber ver.” dedi Penelope. “Hâlâ sağ mı yoksa çoktan ölüp Hades’in evine gitti mi?”

Görüntü de şöyle söyledi: “Sana sağ mı ölü mü olduğu hakkında kesin bilgi vermeyeceğim; boş konuşmanın yararı yok.”

Sonra kapı mandalından dışarı süzülüp kayboldu ve yok oldu gitti. Penelope uykusundan ferahlamış ve rahatlamış olarak kalktı, rüyası öylesine canlıydı.

Bu sırada talipler gemiye bindiler ve denize açıldılar, Telemakhos’u öldürmeye niyetli bir hâlde. Kayalık bir adacık vardır, adı Asteris’tir, büyük bir ada değildir, İthaka ve Same arasındaki geçidin ortasındadır ve iki tarafında da gemilerin duracağı limanlar vardır. İşte burada pusuya yattılar Akhalar.

1
...