Zaman Yolcusu elinde küçük bir saatten biraz daha büyük, çok hassas gözüken, parıldayan metalik bir mekanizma tutuyordu. İçinde fildişi ve kristalimsi şeffaf bir madde vardı. Ve şimdiden açıkça belirtiyorum ki bundan sonra söyleyeceklerim, Zaman Yolcusu’nun açıklamalarını kabul etmediğiniz sürece kesinlikle akla, mantığa sığmayan şeyler. Odada rastgele bir şekilde duran sekizgen masalardan birini aldı ve iki ayağı şöminenin önündeki halının üzerine gelecek şekilde ateşin önüne yerleştirdi. Getirdiği mekanizmayı da üzerine koydu. Ve bir sandalye çekip oturdu. Masanın üzerinde getirdiği mekanizmadan başka duran tek şey, ışığı mekanizmayı aydınlatan bir lambaydı. Ayrıca odada ikisi şömine rafında, diğerleri de duvarlardaki şamdan yerlerinde duran düzinelerce mum vardı; ki bunlar o kadar güzel bir biçimde yerleştirilmişti ki odanın her köşesini aydınlatıyorlardı. Ben ateşe en yakın, alçak bir koltuğa oturdum ve koltuğumu neredeyse Zaman Yolcusu ve şöminenin arasında olacak şekilde çektim. Filby Zaman Yolcusu’nun arkasına oturdu ve onun omuzlarının üzerinden bakıyordu. Tıpçı ve Belediye Başkanı onu sağ profilinden, Psikolog ise sol profilinden izlemeye başladı. Genç adam ise Psikolog’un arkasında oturuyordu. Hepimiz tetikteydik. Ne kadar ustaca tasarlanırsa tasarlansın veya ne kadar kurnaz bir şekilde yapılırsa yapılsın hiçbir türlü numaraya bu koşullar altında kanamazdık.
Zaman Yolcusu önce bize baktı, sonra getirdiği mekanizmaya baktı ve Psikolog, “Ee?” dedi.
Zaman Yolcusu dirseklerini masaya koyup ellerini aygıtın üzerinde birleştirerek “Bu yalnızca bir model. Bu benim zamanda yolculuk yapacak makine için hazırladığım taslağım. Epey şekilsiz durduğunu, sanki gerçek değilmişçesine titreyen bu çubukları fark etmişsinizdir.” dedi ve parmağıyla bir parçasını işaret ederek “Ve burada da bir küçük, beyaz bir şalter var, ve burada bir tane daha.” dedi.
Tıpçı sandalyesinden kalkıp aygıta uzun uzun bakakaldı, “Bu muazzam bir şey.” dedi.
Zaman Yolcusu sert bir çıkışla “Bunu yapmam iki yılıma mal oldu.” dedi. Sonrasında hepimiz Tıpçı’nın yaptığına benzer hareketler sergileyince Zaman Yolcusu, “Şimdi sizden şunu çok net bir şekilde anlamanızı istiyorum ki bu beyaz şalteri indirdiğiniz anda makine geleceğe doğru bir yola çıkar, ve ötekine basarsanız da tam tersi hareket eder. Bu oturak ise Zaman Yolcusu’nun koltuğunu temsil ediyor. Birazdan bu şalteri indireceğim ve makine bir anda yok olacak. Geleceğe gidecek ve ortadan kaybolacak. Alete iyice bakın. Masayı da iyice inceleyin ki sonradan sizi kandırdığıma dair herhangi bir şüpheniz olmasın. Bu aleti harcadıktan sonra bana hokkabaz denmesini istemiyorum.” dedi.
Bir dakikalık bir durgunluğun ardından Psikolog benimle konuşur gibi oldu, ama sonra vazgeçti. Ardından Zaman Yolcusu parmağını şaltere koydu ve birden “Hayır!” dedi. Psikoloğa dönerek “Elini ver.” dedi ve elini tutup işaret parmağını uzatmasını istedi. Bu şekilde Zaman Makinesi’ni sonsuz bir yolculuğa çıkaracak kişi Psikolog’un ta kendisi olacaktı. Hepimiz şalterin indiğini gördük. Gerçekten ortada herhangi bir hile, kandırma yoktu. Hafif bir rüzgâr esti ve lambanın alevi titredi. Şöminenin rafındaki iki mumdan birisi söndü ve küçük makine bir anda kendi etrafında döndü, yavaş yavaş belirginliği de kayboluyordu, hatta kısa bir süreliğine hafif ışıltılı pirinç ve fildişi bir girdaba benzeyerek hayalet gibi gözüktü ve kayboldu… Bir anda yok oldu! Lamba haricinde masa bomboştu.
Bir dakika boyunca ortalığa sessizlik hâkim oldu. Sonra Filby söze girdi ve çok şaşırdığını belirtti.
Psikolog şaşkınlığından kurtulup birden masanın altına baktı. Tam bu sırada Zaman Yolcusu kahkaha attı. Psikolog’un ona yaptığının aynısını yaparak “Ee?” dedi. Sonra ayağa kalktı ve şöminenin üzerindeki tütün kavanozundan arkasını dönmüş bir şekilde piposunu doldurmaya başladı.
Biz birbirimize bakakaldık. Tıpçı, “Şimdi bir dakika… Gerçekten bu makinenin zamanda yolculuk yaptığına inandınız mı?” dedi.
Zaman Yolcusu ateşteki bir odunu yakmak için eğilirken “Kesinlikle.” dedi. Ardından piposunu yakarken dönüp Psikolog’un suratına baktı. (Psikolog ise sinirinin bozulmadığını göstermek adına bir puro aldı ve ucunu kesmeden yakmaya çalıştı.) “Dahası (Laboratuvarı göstererek) bitmek üzere olan büyük bir makinem de var. O bittiğinde ise bizzat kendim bir yolculuğa çıkmayı hedefliyorum.”
Filby, “Sen şimdi makinenin zamanda geleceğe yolculuk ettiğini mi iddia ediyorsun?” dedi.
“Geleceğe veya geçmişe… Hangisine olduğundan tam olarak emin değilim.”
Kısa bir sessizlikten sonra Psikolog, gözleri parıldayarak “Eğer bir yere gittiyse bu kesinlikle geçmiştir.” dedi.
Zaman Yolcusu, “Neden?” diye seslendi.
“Çünkü Uzay’da hareket etmediğini varsayarsak ve eğer geleceğe gittiğini düşünürsek bizim şu anki zamanımızdan da geçmiş ve hâlâ burada duruyor olması lazımdı.”
“Ama…” dedim ve devam ettim “Eğer geçmişe yolculuk etmiş olsaydı biz bu odaya ilk geldiğimizde; geçen Perşembe ve ondan önceki Perşembe; ve ondan önce hep burada olurdu.”
Belediye Başkanı, tarafsız gibi görünme çabasıyla Zaman Yolcusu’na dönüp “Bunlar ciddi itirazlar.” dedi.
Zaman Yolcusu “Pek de ciddi değil.” dedi ve Psikolog’a dönerek “Siz düşünen bir insansınız. Siz bunu açıklayabilirsiniz. Bu, görsel algı eşiğinin altında bir sunumdur, seyreltilmiş olarak yani.”
“Kesinlikle.” dedi Psikolog ve bizi ferahlattı. “Psikolojinin basit bir kısmıdır burası. Bunu düşünmem gerekirdi. Gayet basit aslında ve paradoks konusunda da epeyce yardımcı oluyor. Bu makineyi göremeyiz, bir tekerleğin dönmesinden veya havada uçan bir mermiden daha fazla kavrayamayız da bu makineyi. Eğer zamanda bizden elli ya da yüz kat daha hızlı hareket ediyorsa, biz bir saniye geçirdiğimizde makine çoktan bir dakikayı geçirmişse, yarattığı etki elbette zamanda yolculuk etmediği zamanın ellide biri ya da yüzde biri olurdu.” dedi ve elini makinenin önceden bulunduğu ve şu anda boş olan kısma getirdi, “Gördünüz mü?” dedi gülerek.
Kısa bir süreliğine üzeri boş olan masaya bakakaldık. Sonra Zaman Yolcusu ne düşündüğümüzü sordu.
Tıpçı, “Şimdilik bunlar kulağa mantıklı geliyor, ama yarın da aynısını düşünecek miyiz? Sabahın getirdiği sağduyulu ruh hâlini bekleyelim bir de.” dedi.
Zaman Yolcusu, “Zaman Makinesi’nin bizzat kendisini görmek ister misiniz?” diye sordu. Ve sonra lambayı kaptığı gibi laboratuvarına giden uzun, soğuk koridoruna doğru bize eşlik etti. Elindeki ışığın titremesini, tuhaf görünümlü geniş kafasının silüetini, gölgelerin biz ilerledikçe hareket etmesini, onu kuşku ve merak içinde takip etmemizi ve demin gözümüzün önünde kaybolmuş küçük makinenin daha büyük hâlini gördüğümüzdeki şaşkınlığımızı hâlâ çok net bir şekilde hatırlıyorum. Bu gördüğümüz makinenin bazı parçaları nikelden, bazız parçaları fildişinden bazı parçaları da kristal taşlardan yontulmuştu. Makinenin aslında çoğu kısmı tamamlanmış gözüküyordu ama masanın üzerinde, birkaç çizimle birlikte duran kıvrımlı kristal çubuklar daha işlerin tam anlamıyla bitmediğini gösteriyordu. Çizimlerden birini alıp dikkatlice inceledim; kuvarsa benziyordu.
Tıpçı, “Bir dakika, bu gördüğümüz şeylerde baya ciddisin değil mi? Yoksa bu da geçen Noel’de gösterdiğin hayalet numarası gibi bir şey mi?”
Zaman Yolcusu, lambayı yukarı kaldırarak “Bu makineyle zamanı anlamak, keşfetmek istiyorum. Anladınız mı? Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmamıştım.” dedi.
O böyle yapınca hiçbirimiz bir şey diyemedik.
O sırada Tıpçı’nın omuz hizasında Filby ile göz göze geldik ve bana tereddütlü bir şekilde göz kırptı.
Sanıyorum ki o zaman hiçbirimiz Zaman Makinesi’ne inanmadık. Aslına bakarsanız Zaman Yolcusu, sözüne inanılamayacak kadar zeki insanlardan biriydi: Bir türlü onu tam anlamıyla tanıyamadığınızı hissedersiniz; o görünen açık sözlülüğünün arkasında hep bir şeytanlık, hep bir kurnazlık ararsınız. Zaman Makinesi’nin taslağını getiren ve Zaman Yolcusu’nun sözlerini sarf eden Filby olsaydı, ondan bu kadar kuşkulanmazdık. Onun ortaya attığı fikirleri daha kolay kavrayabilirdik; hatta bir domuz kasabı bile Filby’yi kolayca anlayabilirdi. Ancak Zaman Yolcusu’nun doğasında daha fevri hareketler olduğu için ona güvenemedik. Normalde ondan daha az zeki insanların yaptığında ünlü olacağı hareketler, Zaman Yolcusu’nun ellerinde birer sihir, hile gibi görünüyordu. Her işi hemen ve kolay bir şekilde yapabilmek vahim bir hatadır. Onu ciddiye alan insanlar neyi ne zaman yapacağını kestiremiyorlardı; onu karşılarında gören hüküm verme konusundaki uzman kişiler bu uzmanlıklarının devede kulak kalacağının farkındaydılar. Arada sırada “Aslında potansiyel olarak mümkün mü, olsaydı ne güzel olurdu” gibi sözlerin ve yaratacağı tarihî hataların ve sebep olduğu kafa karışıklıklarının zihinlerimizde dolanmasına rağmen o Perşembe ile sonraki Perşembe arasında bu konuyla ilgili pek fazla konuşmadık. Ben kendimden bahsedecek olursam getirdiği taslağın bir hilesinin olup olmamasından şüpheleniyordum. Cuma günü Linne Derneğinde1 tanıştığım Doktor ile bu konu hakkında sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Benzer bir şeyi Tübingen’de2 gördüğünü ve mumun önce sönmesine dikkat çekiyordu. Ama bütün bu numaranın nasıl yapıldığı hakkında bir açıklaması yoktu.
Sonraki Perşembe yine Richmond’a gittim (Sanırım Zaman Yolcusu’nun en iyi müdavimlerinden biriydim) ve geç gittiğim için dört ya da beş kişinin misafir odasında çoktan yerlerini aldıklarını gördüm. Tıpçı bir elinde kâğıt, diğer elinde ise saatiyle şöminenin önünde duruyordu. Gözlerim Zaman Yolcusu’nu ararken Tıpçı, “Saat yedi buçuk oldu, yemeğe başlasak mı?” dedi.
Ev sahibine atıfta bulunarak “Nerede?” dedim.
“Siz daha yeni mi geldiniz? Değişik. Elinde olmayan sebepler dolayısıyla gecikecekmiş ev sahibimiz. Bu notta da eğer saat yediye kadar gelmezse bizim yemeğe oturmamızı istemiş. Sebebini de gelince açıklayacakmış.”
Ünlü gazetelerin editörlerinden biri, “Yemek ziyan olmasın, oturalım bari.” derken Tıpçı yemek zilini çaldı.
Psikolog, ben ve Tıpçı dışında önceki yemeğe katılan tek kişiydi. Diğerleri daha yeni bahsettiğim Editör Blank, gazeteci olduğunu anladığım birisi ve sessiz, çekingen, sakalları olan, pek tanıyamadığım ve gözlemlediğim kadarıyla da bütün akşam boyunca ağzını bıçak açmayan bir başka adam. Yemek masasında herkes Zaman Yolcusu’nun olmamasıyla ilgili tahminlerde bulundu, ben de şakaya vurarak zaman yolculuğuna çıkmış olabileceğini söyledim. Editör zaman yolculuğunu ona açıklamamızı isteyince Psikolog, bir hafta önce şahit olduğumuz “ustaca hazırlanmış paradoks ve numara”dan bahsetmeye gönüllü oldu. Tam açıklamasının ortasına gelmişti ki koridorun kapısı sessizce açıldı. Kapıya dönük oturduğum için ilk ben gördüm. “Selamlar! Sonunda!” dedim ve kapıyı daha da açarak içeri girdi Zaman Yolcusu. Ben şaşkınlıktan bir çığlık attım. Benden sonra onu gören Tıpçı, “Aman Tanrı’m! Ne oldu sana böyle?” dedi. Ve masada oturan herkes kapıya döndü.
Çok kötü bir durumdaydı. Ceketi toz içindeydi ve dirseklerine kadar yeşille kaplanmıştı; saçları dağılmış ve hatta saçları, ya tozdan ya da gerçekten, grileşmiş gibi gözüküyordu. Yüzü bembeyaz kesilmişti; çenesinde ise henüz tam iyileşmemiş bir kesik vardı; yüzü çok derin bir acı çekiyormuşçasına bitkin ve sinirliydi. Sanki gözleri ışıktan rahatsız olmuş gibi kapının önünde biraz tereddüt ettikten sonra odaya girdi. Sokakta gördüğüm, ayağı yürümekten şişmiş zavallılar gibi topallayarak yürüyordu. Önce onun konuşmasını bekler bir tavırla sessizce ona bakakaldık.
Tek bir kelime dahi etmedi, masaya acı çekerek yaklaştı ve içeceğe doğru uzandı. Editör bir kadeh şampanya doldurdu ve Zaman Yolcusu’na doğru itti. Zaman Yolcusu o kadehi başına diktikten sonra masadakilere o eski gülümsemesini andıracak bir tebessümle bakış attı. Tıpçı, “Ne oldu böyle?” dedi. Zaman Yolcusu pek duymuşa benzemiyordu. “Sizi bölmek istemem, bir şeyim yok.” dedi diliyle dişi arasında. Biraz duraksadı, kadehini doldurulması için uzattı ve onu da tek dikişte içti. “Bak işte bu iyi geldi.” dedi. Beti benzi tekrardan eski hâline gelmeye başladı, gözlerine canlılık geldi. Boş ama hafif mutlulukla bakan bakışları tek tek yüzümüzü inceledikten sonra kalkıp sıcacık ve huzur dolu odada gezinmeye başladı. Sonra sözleri sanki ağzından cımbızla çekiyormuşuz gibi konuşmaya başladı ve “Ben yıkanayım ve temiz kıyafetler giyip geleyim. Sonra size ne olduğunu anlatacağım… Bana o koyun etinden biraz ayırın. Bir parça et için nelerimi vermezdim şu anda bir bilseniz…”
Evinde nadir gördüğü Editör’e baktı ve hâlini hatırını sordu. Editör bir soru sordu ve tam o anda Zaman Yolcusu söze girerek “Birazdan anlatırım, ama şu an biraz garip hissediyorum. Şimdi kendime gelirim.” dedi.
Bardağını bıraktı ve merdivenlere doğru yürüdü. O yürürken topalladığını ve ayaklarının sürünme sesini fark ettim ve odadan çıkarken yerimden irkilip ayaklarına baktım. Ayaklarında yırtılmış ve üzerinde kan lekesi olan çoraplar vardı. O çıktıktan sonra kapı kapandı. Bir an “Acaba peşinden gitsem ne olur?” diye düşündüm, sonra aklıma üzerine gidilmesinden nefret ettiği geldi ve vazgeçtim. Bir anlığına beynim durgunlaşmıştı. Sonra Editör’ün (alışkanlığını bozmayarak) “Saygın Bilim İnsanının Tuhaf Davranışları” dediğini duydum, sanki bir başlık atıyordu. Ve bu dikkatimi tekrardan muhteşem yemek masasına çevirmeme sebep oldu.
Gazeteci, “Ne oluyor yahu?” diye sordu. “Bize ne tür bir oyun sergiliyor? Ben tam anlayamadım.” Sonrasında Psikolog’la göz göze geldik ve yüzündeki ifadeden benim düşüncelerimin aynısının geçtiğini anladım. Bir anlığına Zaman Yolcusu’nun acılar içinde topallayarak merdivenlerden çıktığı aklıma geldi. Sanıyorum ki topalladığını benden başka fark eden olmadı.
Yaşananların getirdiği şaşkınlıktan kurtulan ilk kişi, yemeğini istemek için zili çalan (Zaman Yolcusu yemek masasında hizmetçilerinin beklemesinden pek hoşlanmazdı) Tıpçı oldu. Tam bu esnada Editör de homurdanarak çatal ve bıçağına uzandı. Sessiz Adam da aynısını yaptı. Yemek tekrardan devam etti. Muhabbet arada bir kesintiye uğrasa da gürültülü bir şekilde devam etti; sonra Editör’ün merakı yeniden alevlendi ve sordu, “Arkadaşımız sokaklarda çöp toplayarak gelirine katkı mı sağlıyor? Yoksa kendi Nebukadnezzar dönemini3 mi yaşıyor?” Ben de “Bu kesin Zaman Makinesi’yle ilgili bir şey.” dedim ve Psikolog’un önceki buluşmamızdaki anlattıklarını söylemeye başladım. Yeni gelen konukların anlattıklarıma inanmadıkları çok belliydi. Editör itiraz etmeye başladı. “Ne demek yani bu zaman yolculuğu? İnsan bir paradoksun içinde yuvarlanarak kendisini toza toprağa bulayamaz ki, değil mi?” Derken biraz kafasına oturunca işi iyice dalgaya vurdu. “Gelecekte hiç elbise fırçası yok muydu yani?”
Gazeteci de hiçbir anlattığımıza inanmayacaktı ve o da Editör’ün kolayca işleri alaya vurmasına eşlik edecekti. Her ikisi de genç, alaycı ve neşeli diye adlandırdığımız yeni gazeteci tiplerindendi. Gazeteci, “Özel Muhabirimiz Gelecekten Bildiriyor.” diye söylenirken, ya da bağırırken Zaman Yolcusu içeri girdi. Normal bir kıyafet giymiş, bitkin gözükmesini saymazsak, beni korkutan o görünüşünden eser kalmamıştı.
Editör, “Bak bir şey soracağım: Bu baylar sizin önümüzdeki haftanın ortasına yolculuk ettiğinizi söylüyor. Bize önümüzdeki hafta gerçekleşecek Rosebery at yarışları sonuçlarını söyler misiniz? Ne kadar pay istiyorsunuz bu işten?” dedi.
Zaman Yolcusu, odada onun için ayırdığımız sandalyeye tek kelime etmeden geldi ve oturdu. Önceki gibi yüzünde hafif bir tebessüm vardı. “Nerede benim yemeğim?” dedi ve ardından “Çatalımı bir ete saplamak ne kadar da güzel bir şey!” diye ekledi.
Editör, “Anlat şu hikâyeyi!” diye bağırdı.
Zaman Yolcusu da “Başlarım hikâyesine! Sadece yemek yemek istiyorum. Proteini damarlarımda hissedene kadar tek bir kelime dahi etmeyeceğim. Teşekkür ederim. Tuzu uzatır mısınız?”
Ben, “Tek bir şey soracağım: Zaman yolculuğunda mıydınız?”
Ağzında yemek doluyken başını sallayarak “Evet.” dedi Zaman Yolcusu.
Editör, “Tam anlamıyla olayı anlatırsan satır başına bir şilin4 veririm.” dedi. Zaman Yolcusu, Sessiz Adam’a doğru bardağını yöneltti ve tırnağıyla bardağa vurdu; bunun üzerine yüzüne bakmaktan kendisini alıkoyamayan Sessiz Adam, bardağını şarapla dolduruverdi. Yemeğin bundan sonraki kısmı pek de hoş geçmedi. Aklıma birçok soru geliyor fakat bunları sormaya cesaret edemiyordum ve sanırım diğerleri de aynı sorundan muzdaripti. Gazeteci, Hettie Potter’dan alıntılar yaparak ortamı yumuşatmaya çalıştı. Zaman Yolcusu ise kendisini önündeki yemeğin lezzetine kaptırmış, yarın yokmuş gibi yemek yiyordu. Doktor ise sigarasını yakmış, gözünün bir ucuyla Zaman Yolcusu’nu izliyordu. Sessiz Adam ise normalden daha fazla hödük duruyor ve tedirginliğini bir nebze azaltmak için düzenli olarak şampanyasını yudumluyordu. En sonunda Zaman Yolcusu tabağını itti ve bize bakmaya başladı. “Sanırım size bir özür borçluyum.” dedi. “Çok acıkmıştım sadece. Ve hayatımın en muhteşem zamanını geçirmiştim.” Bir puro aldı ve uç kısmını kesti. “Ama burada olmaz, sigara odasına geçelim. Bulaşıkların dibinde böylesine uzun bir konuyu anlatamam.” dedi. Geçerken zili çaldı ve bizi yan odaya aldı.
Sandalyesine yaslandı ve gelen üç yeni misafirin adını anarak “Blank, Dash ve Chose’a makine hakkında bir şey anlattın mı?” dedi bana.
Editör ise “Bu şey tam bir paradoks.” dedi.
“Bu akşam hiç tartışacak havamda değilim. Size hikâyeyi anlatırım ama tartışacak enerjim yok.” diye söze başladı Zaman Yolcusu. “İsterseniz size başımdan geçenleri anlatırım ama sözümü kesinlikle kesmeyeceksiniz. Gerçekten ben de size anlatmayı çok istiyorum ama muhtemelen çoğu size yalan gibi gelecek. Ama inanın! Gerçekten, söylediğim bütün kelimeler doğru. Saat dörtte laboratuvarımdaydım ve o zamandan beri… Tam sekiz gün geçirdim… Öyle günlerdi ki hiçbir insan şimdiye kadar yaşamamıştır. Çok yorgunum, ama size bunu anlatana kadar uyuyamam ki. Anlattıktan sonra uyumaya gideceğim. Ama bak sözümü kesmek yok. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı.” dedi Editör ve hepimiz arkasından aynı kelimeyi tekrarladık. Ve ardından öncesinde bahsettiğim gibi Zaman Yolcusu anlatmaya başladı. İlk başlarda koltuğuna yaslanmış çok bitkin bir sesle anlatıyordu. Sonraları biraz daha canlandı. Şu anda bu satırları yazarken o anı anlatamamanın yarattığı yetersizliği mürekkebimde ve hepsinden öte kendimde hissediyordum. Sanıyorum ki sizler de yeterince dikkatli okuyorsunuz bu satırları ancak konuşan kişinin küçük lambanın ışığındaki beyazlaşmış suratını ve samimi ifadelerini göremiyor ve sesindeki tonlamaları duyamıyorsunuz. Yüz mimiklerinin, anlattığı hikâyeye göre nasıl değiştiğini göremiyorsunuz! Biz dinleyenlerin çoğu, sigara odasındaki mumların yanmaması sebebiyle gölgedeydik ve yalnızca Gazeteci’nin yüzü ve Sessiz Adam’ın diz kapağından aşağısı gözüküyordu. İlk başlarda durup durup birbirimizin suratına bakıyorduk. Sonraları bunu da bırakıp sadece Zaman Yolcusu’nun suratına bakmaya başladık.
О проекте
О подписке
Другие проекты