Читать книгу «Tanrı İnsanlar» онлайн полностью📖 — Герберта Уэллса — MyBook.

3. BÖLÜM

Bu ünlü ve etkili simaların, özellikle de Bayan Stella’nın varlığı Bay Barnstaple’a bir şekilde güven veriyordu. Fazlasıyla cesaret vericiydi; yanında sevgili eski dünyalarından pek çok şeyi getirmişti ve bu yeni dünyayı ilk fırsatta kendi standartlarına indirgemeye hazır görünüyordu. Bay Barnstaple’ı tamamen etkisi altına almakla tehdit eden çevrelerindeki şaşırtıcı güzelliğe Bayan Stella, güçlü bir şekilde karşı koyuyordu. Bay Barnstaple’ın onlarla karşılaşmış olması bile başlı başına hatırı sayılır ölçüde büyük bir maceraydı; kendi monoton hayatıyla havası bile ferahlatıcı, akılalmaz güzellikteki Ütopya arasında bir tür köprü kurmasına yardımcı olmuşlardı. Etrafındaki her şeyi, Bayan Stella’nın, Bay Burleigh’nin ve hatta Bay Freddy Mush’ın da gördüğünü bilmek bu parlak ve ihtişamlı dünyayı maddeleştirmeyi -bu kelimeyi kullanmak mümkünse- başarmış ve her şeyi biraz daha kabul edilebilir kılmıştı. Sadece gazetelerde okuyabildiği şeyleri, bir gerçeklik içinde yaşıyordu. Burada tek başına olsaydı yaşadığı şokun ve duyduğu hayretin büyüklüğü ile zihni altüst olabilirdi. Şu anda Bay Burleigh ile konuşan rahat tavırlı, esmer tenli ilah, karşısındaki güçlü adamın varlığı sayesinde makul bir gerçeklik oluyordu.

Ancak yine de Bay Barnstaple’ın dikkati, limuzindekilerden çok, hep beraber içine düştükleri bu dünyanın asil görünümlü insanlarında yoğunlaşıyordu. Görünüşe göre zararlı yabani otların çiçeklerin arasına giremediği ve leoparların kedigillere özgü o vahşilikten arındırılmış bir şekilde, sakin gözlerle yoldan geçenleri izlediği bir dünyanın sakinleri olan bu kadın ve erkekler nasıl yaratıklardı?

Bu tamamen kontrol altına alınmış dünyada karşılarına çıkan ilk yerlilerin, yaptıkları deney yüzünden meydana gelen korkunç bir patlamayla can vermiş olması şaşırtıcıydı. Yine de bundan daha şaşırtıcı olan, ölen adam ve kadının kardeşleri olduğunu söyleyen iki Ütopyalının yaşanan trajedi karşısında hemen hemen hiç keder veya dehşet göstermemiş olmasıydı. Bay Barnstaple hiçbir duygusallık yaşanmadığını fark etti, hiç gözyaşı dökülmemişti. Açıkça belli oluyordu ki üzülmekten çok şaşırmış ve meraklanmışlardı.

Geride kalan Ütopyalı, kızın bedenini diğerinin yanına dikkatlice yatırmış ve enkaza geri dönmüştü. Bay Barnstaple, onun büyük bir dikkatle patlamadan geriye kalanları incelediğini gördü.

Şimdi başkaları da olay yerine geliyordu. Bu dünyada uçakları da vardı; bunlardan iki tanesi, sessizce ve birer kırlangıç gibi zarafetle yakınlardaki boş alana indiler. Başka bir adam küçük, iki tekerlekli, iki koltuklu bir araçla geldi; tekerlekleri bisiklette olduğu gibi arka arkayaydı. Dünyadaki herhangi bir arabadan çok daha hafif ve güzel olan bu araç, hareket etmezken bile gizemli bir şekilde iki tekerleğinin üzerinde durabiliyordu. Gürültülü bir kahkaha Bay Barnstaple’ın dikkatini çekti; anlaşılan yolun aşağısındaki bir grup Ütopyalı, limuzinin motorunda onları fazlasıyla eğlendirecek kadar saçma bir şey görmüşlerdi. Gelenlerin çoğu ölenler kadar çıplak ve düzgün yapılıydı; birkaçı samandan şapkalar takmıştı ve sadece bir tanesi -otuzlarını aşmış gibi görünen bir kadın- parlak kırmızı şeritleri olan beyaz bir elbise giyiyordu. Bu kadın, Bay Burleigh ile konuşuyordu.

Birkaç yarda uzakta olmalarına rağmen, onun sözleri kusursuz bir berraklıkla Bay Barnstaple’ın kafasının içinde belirdi.

“Şimdilik, buraya gelişinizle yaşanan patlama arasında nasıl bir bağlantı olduğunu bilmiyoruz, hatta arada bir bağlantı olup olmadığını da bilmiyoruz. Her iki olayı da ayrıntılı şekilde incelemek istiyoruz. Sizi ve yanınızda getirdiğiniz her şeyi buranın çok uzağında olmayan daha uygun bir yere götürmenin mantıklı olacağını düşünüyoruz. Sizi oraya götürecek araçları ayarlıyoruz. Orada muhtemelen yemek de yiyeceksiniz. Ne zaman yemek yemeye alışık olduğunuzu bilmiyorum.”

“Yemek…” dedi Bay Burleigh, bu fikre hemen ısınarak. “En kısa zamanda biraz yemek yemek hepimize iyi gelecektir. Aslında eğer kendi dünyamızdan sizin dünyanıza bu kadar ani bir şekilde geçmemiş olsaydık şu anda en iyisinden bir öğle yemeği yiyor olacaktık.”

Şaşkınlık ve yemek arasındaki ilişkiyi düşündü Bay Barnstaple. İnsan, doğası gereği yemek yemek zorundaydı, şaşkın olsun olmasın. Kendisinin de acıkmış olduğunu fark etti, solumakta oldukları hava hoş ve iştah açıcıydı.

Ütopyalılar yeni ve acayip bir fikirle şaşkına dönmüş gibiydiler: “Günde birkaç kez mi yiyorsunuz? Ne tür şeyler yiyorsunuz?”

“Oh! Vejetaryen değillerdir, değil mi?” diye araya girdi Bay Mush cırtlak sesiyle.

Hepsi de acıkmıştı. Bu, yüzlerinden okunabiliyordu.

“Hepimiz günde birkaç kez yeriz.” diye açıkladı Bay Burleigh. “Belki de size beslenme rejimimiz hakkında kısa bir özet vermem yerinde olur. Yatağa getirilen sade bir fincan çay ve mümkün olduğunca ince bir dilim tereyağlı ekmekle güne başlarız; bu bir kuraldır. Daha sonra kahvaltı gelir…”

Kendi “gastronomik günü”nün kusursuz bir özetini vererek devam etti, hiçbir ayrıntıyı atlamıyordu; yumurtalar dört buçuk dakika pişirilmeliydi, ne daha az ne daha fazla; öğle yemeğinde herhangi bir hafif şarap olmalıydı; çay saati gerçek bir yemekten ziyade sosyal bir etkinlikti; daha sonra akşam yemeği ve özel durumlarda gece atıştırması. Bu Avam Kamarası’nın bile hoşuna gidecek son derece hafif hatta neşeli ama bir yandan da içten ve samimi bir anlatımdı. Bay Burleigh anlattıkça Ütopyalı kadın, giderek artan bir ilgiyle onu dinliyordu. “Hepiniz bu şekilde mi yemek yiyorsunuz?” diye sordu.

Bay Burleigh, gözlerini üzerimizde gezdirdi. “İçimizden birinin adına cevap veremem. Bay… Bay…”

“Barnstaple… Evet, ben de buna benzer bir şekilde.”

Ütopyalı kadın, ona gülümsedi. Çok güzel kahverengi gözleri vardı ve Bay Barnstaple, gülümsemesinden hoşlansa da kendisine bu şekilde gülümsememesini temenni etti.

“Ve uyuyorsunuz?” diye sordu kadın.

“Altı ila on saat arası, duruma göre değişiyor.” dedi Bay Burleigh.

“Ve sevişiyorsunuz?”

Bu soru Dünyalıları şaşırtmaktan ziyade, şok etti. Tam olarak neyi kastetmişti? Birkaç dakika boyunca kimse bir cevap veremedi. Bay Barnstaple’ın aklından sayısız ihtimal geçiyordu.

Sonra, keskin zekâsı ve liderlere özgü politik tavrıyla Bay Burleigh öne çıktı. “Bir alışkanlık olarak değil, sizi temin ederim.” dedi. “Kesinlikle bir alışkanlık olarak değil.”

Kırmızı şeritli elbise içindeki kadın bir süre bu cevabı düşündü. Sonra hafifçe gülümsedi. “Sizi tüm bunlar hakkında konuşabileceğimiz bir yere götürmeliyiz.” dedi. “Belli ki tuhaf bir dünyadan gelmişsiniz. Bilgili insanlarımız sizinle bir araya gelip fikir alışverişinde bulunmalılar.”

4. BÖLÜM

Sabah, 10.30’da Bay Barnstaple, Slough’ya doğru yol alıyordu, şimdi ise -13.30’da- kendi dünyasını yarı yarıya unutmuş bir hâlde harikalar diyarına doğru süzülmekteydi. “Olağanüstü!” diye tekrarladı. “Olağanüstü! İyi bir tatil yapacağımı biliyordum ama bu… Bu…”

Işıl ışıl ve berrak bir rüyanın bahşettiği mükemmel bir mutlulukla kendinden geçmişti. Daha önce bilinmeyen topraklardaki bir kâşifin duyduğu hazzı hiç tatmamıştı, hatta bunu hayal bile etmemişti. Sadece birkaç hafta önce Liberal için yazdığı “Keşifler Çağının Sonu” adlı makalesi öylesine iç karartıcı ve moral bozucuydu ki Bay Peeve’i fazlasıyla memnun etmişti. Bu “başarı”sını içinde belli belirsiz bir pişmanlıkla hatırladı.

Dünyalılar dört küçük uçağa dağılmıştı. Bay Barnstaple, yol arkadaşı Peder Amerton ile beraber bindiği uçakta yavaşça yükselirlerken arkasına baktığında, araçlarının şaşırtıcı bir rahatlıkla kaldırılıp hafif kamyonlara yüklendiğini gördü. Kamyonlardan çıkan iki parlak metal kol, -bir bebeğin dadısı tarafından nazikçe kaldırılması gibi- arabaları nazikçe kaldırıyordu.

Bay Barnstaple’ın pilotu -dünyadaki uçuş standartlarına göre-tehlikeli derecede alçaktan uçuyordu. Ağaçların üzerinden değil de daha çok yanlarından geçtiği için -başta biraz korkutucu olsa da- onların etraflarını daha rahat bir şekilde inceleyebilmelerini sağlamıştı. Yolculuklarının ilk zamanlarında aşağılarındaki düzlüklerde daha çok, otlamakta olan bej renkli sığırları ve Bay Barnstaple’a tamamen yabancı, renkleri muhteşem, her tarafı kaplamış bahçe bitkilerini görebiliyorlardı. Bu bitki örtüsünün arasında patikalar uzanıyordu. Bazı yerlerde ise iki tarafında çiçek kümeleri ile meyve ağaçlarının gölgelediği daha geniş yollar vardı.

Bay Barnstaple sınırlı sayıda ev görmüştü, gözüne köy veya kasaba hiç çarpmamıştı. Evler büyüklükleri bakımından çeşit çeşitti; zarif yazlık evler veya tapınaklar olabileceğini düşündüğü ayrı duran küçük binalardan, çatıları ve kuleleri ile ona şatoları veya büyük çiftlikleri yahut mandıraları hatırlatan kümelere kadar. İnsanlar tarlada çalışıyor veya yürüyerek yahut kendi küçük araçlarıyla bir yerlere gidiyorlardı. Ama ne olursa olsun kesin bir şey vardı ki o da arazideki insan popülasyonunun çok az olduğuydu.

Bu sırada Dünyalılar, birdenbire ortaya çıkarak Windsor Kalesi’nin yerini alan karlı dağların ardına geçeceklerini anladılar.

Dağlara yaklaştıkça aşağılarındaki yeşillik, yerini altın sarısı mısır tarlalarına bıraktı ve bitki örtüsü değişmeye başladı. Bay Barnstaple, güneşli yamaçlarda üzüm bağları olduğunu fark etti, ayrıca çalışanların sayısı da artmış, yerleşim yerleri çoğalmıştı. Küçük bölükleri, dağların arasındaki bir geçide doğru geniş bir vadi boyunca uçtuğu için rahatlıkla etrafı inceleyebiliyordu. Önce kestane ağaçları ortaya çıktı ve sonra da çamlar. Dağ yamaçlarında çaprazlamasına yerleştirilmiş devasa türbinler ve endüstriyel amaçla kullanılıyor olabilecek alçak, çok pencereli binalar vardı. Ustalıkla kademelendirilmiş dik, aydınlık ve güzel bir viyadük, dağdaki geçide doğru yükseliyordu. Yüksek kesimlerde kesinlikle insan sayısı daha fazlaydı; ancak sayıları, dünyada benzer bir kırsal yerleşim alanında görülebilecek olandan yine de çok azdı.

Bir tarafında büyük bir buzulun karlı düzlüklerinin uzandığı sarp ve ıssız kayalıkların üzerinden on dakikalık bir uçuşun ardından konferans yerinin bulunduğu yüksek bir vadiye iniş yaptılar. Burası dağın içinde bir tür cep gibiydi; binalar öylesine cesurca ve ustalıkla inşa edilmişti ki dağın bir parçasıymış gibi görünüyorlardı. Bay Barnstaple, vadinin aşağılara uzanan kollarına kurulmuş muazzam bir barajla oluşturulmuş, büyük, yapay bir göle bakıyordu. Bu barajın kenarları boyunca aralıklarla yerleştirilmiş görkemli taş sütunlar, oturmuş insanları andırıyordu. Araç yere indiğinde baraj yüzünden daha ilerilerini göremediği önlerinde uzanan düzlük, Bay Barnstaple’a Po Vadisi’ni hatırlatıyordu.

Setlerin -özellikle de alçak olanların- üzerinde çiçek şeklinde evler vardı ve aralarında patikalar, basamaklar ve küçük havuzlar… Sanki burası büyük bir bahçeydi.

Uçaklar çimenlik bir alana kolayca iniş yaptılar. Yakınlardaki gölün kıyısında, suyun hemen yüzeyinde yükselen bir iskelede canlı renklerle boyanmış bir düzine tekne demir atmıştı…

Köylerin olmadığını Bay Barnstaple’a, Peder Amerton söylemişti. Şimdi de hiçbir yerde kilise görmediklerini ve etrafta hiç çan kulesi veya buna benzer bir yapı olmadığını belirtti. Bay Barnstaple, küçük binaların tapınak veya mabet olarak kullanılabileceğini düşündü. “Din, burada farklı bir karaktere sahip olabilir.” dedi.

“Ve bebeklerle küçük çocuklar ne kadar da az.” diye belirtti yine Peder Amerton. “Hiçbir yerde bir anne ve çocuğunu görmedim.”

“Dağın diğer yamacında bahçesi bir okulun oyun alanına benzeyen bir bina gördüm. Orada çocuklar vardı ve beyaz giysili birkaç yetişkin.”

“Onu gördüm ama benim düşündüğüm bebeklerdi. Burada gördüklerini İtalya’da görebileceklerinle kıyasla. En güzel, en cazibeli genç kadınlar…” diye ekledi saygın din adamı. “En cazibeli… Ama anneliğe dair yine de hiçbir işaret yok!”

Pilotları -bronz tenli, mavi gözlü ve sarışındı- araçtan inmeleri için onlara yardım etti. Sonra diğerlerinin de alana iniş yapmalarını izlediler. Bay Barnstaple, bu dünyanın renklerine ve uyumuna ne kadar da çabuk alıştığını fark ederek şaşırdı; şimdi etrafındaki en tuhaf şey, arkadaşlarının ve kendisinin kılıklarıydı. Bay Rupert Catskill’ın meşhur gri şapkası, Bay Mush’ın acayip gözlüğü, Bay Burleigh’nin kendine has ince yapısı ve şoförünün köşeli deri kıyafetleri ona Ütopyalıların zarif bedenlerinden çok daha şaşırtıcı geliyordu.

Pilotlarının eğleniyorlarmış gibi görünen ifadelerinden, Bay Barnstaple, arkadaşlarının tuhaflığını bir kez daha idrak etti ve ardından derin bir şüphe dalgası ile çarpıldı.

“Sanırım bu tümüyle gerçek!” dedi Peder Amerton’a.

“Tümüyle gerçek! Başka ne olabilir ki?”

“Sanırım tüm bunlar bir düş değil.”

“Sizin ve benim rüyalarımın aynı olması mümkün mü?”

“Evet ama bazı imkânsız şeyler var, kesinlikle imkânsız!”

“Örneğin?”

“Bu insanlar nasıl oluyor da bizimle İngilizce konuşabiliyorlar? Bugünkü İngilizce?”

“Bunu hiç düşünmemiştim. Bu oldukça inanılmaz. Birbirleriyle İngilizce konuşmuyorlar.”

Bay Barnstaple, gözleri şaşkınlıkla açılarak Peder Amerton’a döndü; çok daha inanılmaz bir gerçek ilk kez dikkatini çekiyordu, “Birbirleriyle hiçbir dilde konuşmuyorlar!” dedi. “Ve biz bunu şu ana kadar fark etmedik!”

1
...
...
8