Bir zamanlar sığınacak bir çatısı, yiyecek bir lokma ekmeği olmayan yaşlı bir adam vardı. Böylece yorgun ve bitkin haliyle Tarla Tanrısı’nın yol kenarında duran tapınağının yanına uzanıp uyuyakaldı. Rüyasında yaşlı, ak sakallı Tarla Tanrısı’nın küçük tapınağından çıkıp şunları söylediğini gördü: “Sana yardım etmenin bir yolunu biliyorum! Yarın Sekiz Ölümsüz bu yoldan geçecek. Önlerine atlayıp yalvar onlara!”
Adam uyandığında Tarla Tanrısı’nın küçük tapınağının yanındaki büyük ağacın altına oturup tüm gün rüyasının gerçekleşmesini bekledi. Sonunda, güneş neredeyse batmışken dilencinin açıkça Sekiz Ölümsüz olduğunu anladığı sekiz figür yoldan geçti. Yedisi son hızlarıyla ilerliyorlardı, ancak ayağı topal olan bir tanesi geriden geliyordu. Topal olan Li Tieguai’nin önüne attı adam kendini. Ancak Ölümsüz, adamla uğraşmak istemediği için başından gitmesini söyledi. Yoksul adam yine de yalvarmayı bırakmayıp onlarla gelebileceğini ve Ölümsüzler’den biri olabileceğini de söyledi. “Bu imkânsız,” dedi topal olan. Fakat yoksul adam yalvarmayı kesip bir türlü gitmediğinden en sonunda şöyle dedi: “Peki, öyleyse paltoma tutun!” Adam paltoyu tuttu; hızla patikaların, tarların ve daha da ötesinin üzerinden durmadan, uçarak geçtiler. Doğu Denizi’nin hayalet dağı Penglai’nin üzerindeki kulenin tepesinde aniden durdular. İşte, Ölümsüzler’in geri kalanı da orada duruyordu! Ancak Li Tieguai’nin yanında arkadaş getirmesinden hiç hoşnut değillerdi. Yine de zavallı adam ısrarla yalvarınca onlar da etkilendiler ve şöyle dediler: “Pekâlâ! Şimdi denize ineceğiz. Bizi takip ederseniz siz de bir Ölümsüz olabilirsiniz!” Sonra da yedisi birbiri ardına denize atladı. Ne var ki sıra kendisi ne gelince adam korktu ve atlamaya cesaret edemedi. Sakat olan şöyle dedi: “Korkarsan Ölümsüz olamazsın!”
“Fakat şimdi ne yapmalıyım?” diye inledi adam, “Yurdumdan çok uzaktayım ve hiç param da yok!” Topal Ölümsüz, kulenin mazgallı siperlerinden bir parça kırıp adamın eline koydu. Sonra o da kuleden atlayıp diğer yedi yoldaşı gibi denizde gözden kayboldu.
Adam elindeki taşı daha yakından inceleyince onun en saf gümüşten olduğu fark etti. Bu gümüş, eve ulaşana kadar geçen haftalar boyunca seyahat parasını çıkarmasını sağladı. Fakat gümüşten elde ettiği geliri tamamen harcayıp bitirdiğinde kendini en az önceki kadar fakir halde buldu.
Tudi Miao olarak bilinen küçük Tarla Tanrısı tapınakları her köyün girişinde duran taştan ibadet yerleridir.
Bir zamanlar Liu Chen ve Ruan Zhao isimli iki bilgin yaşardı. İkisi de genç ve yakışıklıydı. Bir ilkbahar günü şifalı otlar toplamak için Tiantai Dağları’nın tepelerine çıktılar. Orada şeftali ağaçlarının yemyeşil çiçekler açtığı küçük bir vadiye geldiler. Vadinin ortasında, çiçek açan ağaçların altında duran iki genç kızın bulunduğu bir mağara vardı. Kızların biri kırmızı, diğeri yeşil elbiseler giymişti. İki kız da kelimelerle ifade edilemeyecek kadar güzeldi. El işaretleriyle bilginleri yanlarına çağırdılar.
“Geldiniz mi?” diye sordular. “Çok uzun zamandır sizi bekliyoruz!”
Ardından bilginleri mağaraya götürüp onlara çay ve şarap ikram ettiler.
Kırmızı elbiseli kız, “Ben efendi Liu’nun kaderiyim, kız kardeşim de efendi Yuan’ın!” dedi.
Böylece evlendiler. İki bilgin her gün ya çiçeklere baktılar ya satranç oynadılar, böylece fani dünyayı tamamen akıllarından çıkardılar. Yalnızca mağaranın önündeki şeftali çiçeklerinin bazen açıp bazen dallardan düştüğünü fark ediyorlardı. Zaman zaman da beklenmedik anlarda üşüdükleri ya da terledikleri için kıyafetlerini değiştiriyorlardı. Zamanın bu şekilde oluşu kendilerini de şaşırtıyordu.
Günlerden bir gün, iki bilgini ansızın sıla hasreti sardı. Kızlar bunu çoktan fark etmişlerdi.
“Efendilerimiz sıla hasreti çektiğinde onları daha fazla burada tutamayız,” dediler.
Ertesi gün veda ziyafeti hazırladılar ve bilginlere yanlarında götürmeleri için büyülü şaraptan verip şöyle dediler:
“Tekrar görüşeceğiz. Şimdilik yolunuza gidin!”
Bilginler gözyaşlarıyla veda ettiler.
Eve vardıklarında girişler ve kapılar uzun zaman önce yok olmuş gibiydi. Köy halkı da yabancı görünüyordu. Bilginlerin etrafını sarıp kim olduklarını sordular.
“Biz Liu Chen ve Ruan Zhao’yuz. Yalnızca birkaç gün önce şifalı ot toplamak için tepelere çıkmıştık.”
Bunun üzerine bir hizmetkâr telaşla gelip iki adama baktı. Sonunda sevinçle Liu Chen’in ayaklarına kapanıp şunları söyledi: “Evet, gerçekten benim efendimsiniz! Gittiğinizden ve sizden haber alamadığımızdan beri yetmiş, belki de daha fazla yıl geçti.”
Ardından bilgin Liu’yu yüksek mevkilerdeki insanların evlerinde adet olduğu üzere kabartmalarla ve ağzında bir halka tutan aslan figürüyle süslenmiş büyük bir kapıdan geçirdi.
Salona adım attığında beyaz saçlı ve beli bükük yaşlı bir kadın bastonuna yaslanarak öne çıkıp “Bu adam da kim?” diye sordu.
“Efendimiz geri döndü,” diye cevapladı hizmetçi. Sonra da Liu’ya dönüp ekledi: “Kendileri hanımefendimizdir. Neredeyse yüz yaşında, ancak şükür ki hâlâ güçlü ve sağlığı yerinde.”
Sevinç ve hüzün gözyaşları kadının gözlerini doldurdu.
“Ölümsüzlerin arasına karıştığın için bu hayatta seni bir daha asla göremeyeceğimi sanmıştım,” dedi. “Sonunda geri dönmüş olman ne büyük bir mutluluk!”
Kadın sözlerini tamamlayamadan, kadınıyla erkeğiyle tüm aile akın akın salona gelip bilgini karşıladı.
Karısı, bir birini bir ötekini işaret edip kimin kim olduğunu açıklıyordu.
Bilgin kaybolduğu zaman evde yalnızca birkaç yaşlarında küçük bir erkek çocuğu vardı. O çocuk şimdi seksen yaşında yaşlı bir adam olmuştu. Yüksek makamlarda impara torluğa hizmet etmişti ve çoktan emekli olmuş, atalarından kalma bahçelerde yaşlılık günlerini geçiyordu. Üç torununun hepsi ünlü bakanlar olmuşlardı. Torunlarının çocukları on taneden fazlaydı ve bunlardan beşi çoktan doktora sınavlarını geçmişti. Sayıları neredeyse yirmiyi bulan torunlarının torunlarından en büyüğü de hâkimliğe başlama sınavlarını onur derecesiyle geçip eve henüz dönmüştü. Ailelerinin kucaklarında taşınan küçükler ise hesaba katılmadı. Uzakta, görevleriyle meşgul olan tüm torunlar dedelerinin geldiğini öğrenince işlerinden izin alıp gelmişlerdi. Başka ailelere gelin giden kız torunlarının da hepsi gelmişti. Bu, Liu’yu çok mutlu etti ve salonda aile ziyafeti verdi. Kendisi ve beyaz saçlı ihtiyar karısı üst uçta ortaya geçtiler ve tüm torunları, eşleriyle beraber halka oluşturacak şekilde onların etrafına oturdular. Bilgin hâlâ yirmilerinde bir genç gibi görünüyordu, bu yüzden halkadaki gençler bakışıp gülüşüyordu.
Sonra bilgin şöyle dedi: “Yaşlılıktan kurtulmanın bir yolunu biliyorum!”
Sihirli şarabını çıkarıp içmesi için bir kısmını karısına verdi. Üç bardak içtikten sonra beyaz saçları yavaş yavaş siyaha döndü, kırışıklıkları yok oldu ve kocasının yanında oturan güzel bir kadına döndü. Sonra oğlu ve büyük torunları gelip şaraptan içmek istediler. Bir damla bile içen kişi ihtiyar bir insandan genç birine dönüyordu. Hikâye her tarafa yayılıp imparatorun kulağına geldi. İmparator, Liu’yu huzuruna çağırmak istediyse de bilgin çokça teşekkür ederek bu teklifi reddetti. Yine de hediye olarak sihirli şaraptan gönderdi. Bu durum imparatoru oldukça memnun etti ve Liu’ya üzerinde şu sözler yazılı bir onurluk verdi:
“Beş Kuşağın Ortak Evi”
Bunun yanında kendi imparatorluk fırçasıyla yazdığı üç işareti gönderdi:
“Uzun ömrün sevinci”
İki bilginden diğeri olan Ruan Zhao ise o kadar şans lı değildi. Eve geldiğinde karısının ve çocuğunun uzun süre önce vefat ettiğini öğrendi. Torunları ve torunlarının çocukları ise çoğunlukla işe yaramaz insanlardı. Bu nedenle uzun süre kalmayıp tepelere geri döndü. Ancak Liu Chen, ailesiyle birkaç yıl geçirdi. Ardından o da karısını yanına alıp Tai Tepeleri’ne geri döndü ve bir daha kendisini gören olmadı.
Bu hikâye İmparator Mingdi (MS 58-75) saltanatı döneminde yer alır. Yedi Uyurlar efsanesinden etkilenerek oluşturulmuştur ve Çin masallarında sık sık rastlanır.
Bir zamanlar armutlarını el arabasına koyup satmak için pazara getiren bir çiftçi vardı. Çok tatlı ve hoş kokulu oldukları için iyi bir satış yapmayı umuyordu. Yırtık bir şapka takıp eski kıyafetler giymiş bir Budist rahip, arabasının yanına gelip bir tane armut istedi. Çiftçi adamı kovdu ancak rahip gitmedi. Çiftçi iyice sinirlenip rahibe kötü sözler söylemeye başladı. Rahip, “El arabanızda yüzlerce armut var. Ben sadece bir tanesini istedim. Bunun size çok da zararı olmaz. Niye bu kadar sinirlendiniz ki şimdi?” dedi.
Geçerken olaya şahit olanlar çiftçiye, rahibe küçüklerinden bir armut verip yollamasını söylediler. Ama çiftçi dinlemedi. Dükkânından tüm olaya şahit olan bir esnaf gürültüden rahatsız olduğu için armutlardan birini satın alıp rahibe verdi.
Rahip esnafa teşekkür etti ve şöyle dedi: “Benim gibi dünya nimetlerinden vazgeçmiş biri cimri olmamalı. Benim de çok güzel armutlarım var, sizleri benimle birlikte armutları yemeye davet ediyorum.” Kalabalıktan biri sordu: “Eğer armutların varsa neden kendininkileri yemiyorsun?” Rahip cevap verdi: “Ekebilmek için öncelikle bir tohumum olması gerek.”
Bu sözlerinin üzerine elindeki armudu zevkle yemeye başladı. Bitirince çekirdeğini eline aldı ve omzunda asılı kazmayla yerde birkaç santim derinliğinde çukur açtı. Çekirdeği çukura yerleştirip üzerini toprakla örttü. Pazar yerindeki birinden sulamak için su istedi. Birkaç meraklı, sokaktaki handan sıcak su getirdi ve rahip çekirdeği suladı. Binlerce göz sulanan noktaya çevrildi. Çekirdeğin çoktan filizlendiği görülebiliyordu. Filiz gittikçe büyüdü ve bir anda ağaca dönüşüverdi. Dallar ve yapraklar çıktı ve çiçek açmaya başladı. Kısa sürede meyveler olgunlaştı; dallardan salkım salkım büyük ve hoş kokulu armutlar sarkıyordu. Budist rahip ağaca tırmanıp etrafta toplanan kalabalığa armutlardan verdi. Tüm armutlar kısa sürede tüketildi. Bunun üzerine rahip kazmasını alıp ağacı kesti. Biraz gürültüden sonra ağaç yere devrildi. Daha sonra ağacı omuzlayıp telaşsız adımlarla uzaklaştı.
Rahip büyüsünü yapmaya başladığında çiftçi de kalabalığa karışıvermişti. Boynunu uzatıp gözlerini rahibe dikmiş duruyordu ve armutlarını satmaya geldiğini tamamen unutmuştu. Rahip uzaklaşınca arabasına bakmak için geri döndü. Armutlarının hepsi gitmişti. Sonra rahibin dağıttığı armutların hepsinin kendi armutları olduğunu fark etti. Daha yakından bakınca el arabasının dingilinin de kaybolduğunu gördü. Daha yeni söküldüğü barizdi. Çiftçi öfkeye kapılıp rahibin arkasından koşabildiği kadar hızlı koştu. Köşeyi döndüğünde kayıp parçanın şehir duvarının yanında durduğunu gördü. Sonra da rahibin kestiği armut ağacının aslında kendi el arabasının dingili olduğunu anladı. Öte yandan rahip hiçbir yerde bulunamadı. Pazardaki kalabalık ise kahkahalara boğuldu.
Çin’de bulunan dingiller aslında tutacaktır, çünkü Çin’deki küçük el arabaları iki tutacağı ya da aks mili olan tek tekerlekli iterek götürülen araçlardır.
О проекте
О подписке
Другие проекты
