Budizm inancı, M.Ö. 563 yılında Kuzey Hindistan’da doğan Siddhartha Gautama’nın öğretilerinden kaynaklanır. Zengin bir aileden gelen Siddhartha, 29 yaşında sahip olduğu her şeyden vazgeçer. Hayatın gerçek anlamını araştırmak için bir dilenci gibi yaşamaya başlar. M.Ö. 528 yılında bir bodhi ağacının altında otururken büyük bir aydınlanma yaşar. Bundan sonraki hayatını öğrendiklerini başkalarına anlatmaya adar.
Gautama’nın öğretilerinin (Dhamma) ve Budizm inancının temel teması, bütün fenomenlerin bir zincirle birbirlerine bağlı olduğudur. Dünyanın tüm acılarının temel kaynağı bencil arzulardır. Bir insan ancak Buda’nın yolunu izleyerek yeniden doğum döngüsünden kurtulabilir. Hayatın amacı “Nirvana’ya” ermektir, kelimesi kelimesine ifade edilirse “arzuları söndürmek”.
Siddhartha Gautama “aydınlanmış olan” anlamına gelen “Buda” lakabıyla tanındı. M.Ö. 482’deki ölümün ardından keşişler, öğretilerinin Kuzey Hindistan’da yaygınlaşmasına yardımcı oldular. M.Ö. 3. yüzyılda Hindistan Maurya İmparatoru Asoka (Bkz. sayfa 45) Budizm’in güneyde Seylan (Sri Lanka), kuzeyde Kaşmir’e (Pakistan) kadar ulaşmasına aracılık etti. Bugün Tayland sınırları içerisinde yer alan Syan’a (Siyam, günümüzde Tayland) ve Burma’ya misyonerler yolladı. Pek çok Budist anıtı ve manastırı inşa ettirdi.
2 Antik İmparatorluklar: Amerika ve Uzakdoğu y. M.Ö. 3500-M.S. 900
M.S. 150 yıllarında Hindistan, Çin ve Roma İmparatorluğu arasındaki ticaret Mahayana keşişlerinin Buda öğretisini Çin’e taşımalarına imkan sağladı. Temel Budist metinler M.S. 3. yüzyılda Çinceye çevrildi. M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda Budizm Çin’in inanç sistemi haline geldi. Budizm M.S. 4. yüzyılda Kore’de ve son olarak M.S. 550-600 yılları arasında Japonya’da yaygınlaştı. Aynı süreçte Hindistan’da gerileyen Budizm, Hinduizm ile yer değiştirdi.
Maurya İmparatorluğu (y. M.Ö. 321-185) Hindistan’da kurulmuş büyük ve politik olarak güçlü bir imparatorluktu. Bölgedeki ilk devlet sistemi Chandragupta Maurya tarafından kuruldu. Maurya, Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Nanda Krallığı’nı devirmişti. Büyük İskender’in generallerinden olan Selevkos’a karşı kazandığı zaferin ardından M.Ö. 305’te Afganistan’ın ve günümüz Pakistan’ının pek çok bölgesini ele geçirdi.
Maurya’nın oğlu Güney Hindistan’ın büyük bölümünü, torunu Asoka ise küçük bir krallık olan Kalinga’yı ele geçirdi ve bütün hayatını Budizm’in yayılmasına adadı (Bkz. sayfa 43). Asoka’nın M.Ö. 232 yılında ölümünün ardından imparatorluk küçük krallıklara ayrıldı. M.Ö. 170 yılında Pencap’ta Yunan prenslikleri kuruldu. M.S. 50’te Kuzey Hindistan’da Kushana İmparatorluğu gelişti. Bu imparatorluk M.S. 240 yılında Sasani İmparatorluğuna bağlanacaktı (Bkz. sayfa 36)
M.S. 320 senesinde Magadha Krallığı’nın hükümdarı I. Chandragupta ülkesinin sınırlarını genişletti. Sonra gelen Gupta Krallarının faaliyetleri ile birlikte ülkenin sınırları Hindistan’ın büyük bölümünü içine alacak şekilde genişledi. Gupta Hanedanlığı’na kimi zaman “Hindistan’ın Altın Çağı” adı verilmektedir. Uzun barış ve refah dönemi boyunca sanat, mimari ve edebiyat alanında önemli ilerlemeler yaşanmıştır. Muazzam tapınak ve saraylar inşa edilmiş, Sanskrit dilinde Mahabbarata ve Ramayana gibi epik metinler kaleme alınmıştır. Bu metinlerin Hinduizm’in gelişimi için son derece büyük bir önemi bulunmaktadır. Günümüzde halen Güneydoğu Asya’da okunmakta ve dilden dile yayılmaktadırlar. Guptalar, Brahmanizmin teolojik bir kavram olarak gelişmesinden de sorumludurlar.
Araplardan Avrupalılara geçen, aslında Guptaların bulduğu “Araplara özgü” diye bilinen sayı dizilimi, ondalık sayı sistemi ve sıfır konsepti, sıklıkla yanlış bir şekilde Araplara atfedilmiştir. Gupta İmparatorluğu 6. yüzyılda çökmüştür. Orta Asya’dan gelen Akhunların istila hareketleri, yıkılmalarında büyük ölçüde rol oynamıştır.
M.Ö. 485 – 221 yılları arasında, Çin çeşitli rakip krallıklara ve kent devletlerine bölünmüştü. (Bunlardan biri de Zhou’dur (Bkz. sayfa 27). Qin Krallığı (Çin kelimesi de bu imparatorluğun adından türemiştir) M.Ö. 221 yılında Çin’in ilk birleşik imparatorluğunu teşkil edecektir.
Qin imparatoru katı bir yönetim sistemi uyguladı. Tek biçimli bir yazı ve ölçü sistemini geliştirdi. Kuzeyin göçebe kabileleri ile mücadele etti. Çin Seddi’ni inşa etmeye başladı (Önceki savunma duvarlarını birleştirdi). Gerçek boyutlu heykellerden oluşan bir ordu inşa edilmesi emrini verdi. Bu heykellere “Terakota Ordusu” adı verilmektedir. Qin Hanedanlığı M.Ö. 207 yılına kadar yaşayabildi. Buna karşılık kısa bir dönemde neredeyse bugünkü Çin’le bire bir aynı olan sınırlara ulaştı ve kendine özgü bir yönetim sistemi yarattı.
Daha sonra uzun bir dönem başta kalan Han Hanedanlığı (M.Ö. 206-M.S. 220) Çin kültürünü şekillendirdi (Öyle ki Han kelimesi genel olarak Çinlileri tanımlayan bir sözcük haline gelmiştir). Sahne sanatları büyük bir gelişme gösterdi. Resim ve heykel alanında da önemli eserler verildi. Bilim ve teknolojide son derece önemli ilerlemeler yaşandı (Bu dönemde ortaya konulan yenilikler çok uzun bir süre Batı dünyası tarafından öğrenilemeyecekti). Dönemin teknolojik ilerlemelerinin arasında kağıdın keşfi, güneş saati, sismograf ve pusula bulunmaktadır. Han yöneticileri sınırlarını Kore’yi ve Vietnam’ın kimi bölgelerini içine alacak şekilde genişlettiler. Dış dünya ile başka ilişkiler de kuruldu. Çinli tüccarlar M.S. 100 yılı itibariyle, özellikle 6 bin kilometrelik ticaret rotası olan İpek Yolu üzerinden Batı dünyasına ipek kumaşlar taşıdılar.
Han liderleri, büyük Çin filozofu Konfüçyüs’ün (y. M.Ö. 551-479) öğretilerine saygı göstermelerine rağmen; Qin’in merkezi yönetim biçimini devam ettirdi. Konfüçyüs’ün öğretileri, günümüzde Çin, Kore, Japonya ve Vietnam’da etkileri devam etmekte olan bir sosyal kod olarak; mütevazi ve erdemli olmayı, bireyin kaderini kendisinin belirleyebilmesi imkanını vurgular. M.S. 189 yılından itibaren Hanlar, kendi aralarında mücadele eden savaş lordlarının yönettiği küçük bölgesel rejimlere ayrılmıştır.
Etrüskler, Antik Etruria’nın yerleşimcileriydi (Bu bölge hemen hemen bugünkü İtalya’nın Toskana’ya karşılık gelmektedir). Etrüsk kültürü İtalya’da M.Ö. 800’lerden itibaren gelişmeye başladı. Etrüskler, M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllarda Orta İtalya’nın büyük bölümünde hakimiyet kurmuşlardı.
Etrüsklerin kökeni bir gizem olarak kalmıştır. Bir teoriye göre Hitit İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından Asya’dan İtalya’ya gelmişlerdir. Etrüskler Yunan alfabesinden türemiş olan bir alfabe kullanmaktaydılar. Dilleri tam olarak tercüme edilememiştir. Zengin arkeolojik kalıntılar; etkileyici bronz işlerini, figüratif oymaları ve Roma’yı etkisi altında bırakan mimari anlayışı da biçimlendiren güçlü bir sanatsal geleneğin varlığını ortaya koyar. Etrüskler, planlı bir şehir inşa eden ve kadınların kamu hayatına dahil olmasına izin veren ilk toplumdur. Aynı zamanda önemli bir deniz gücüne sahiplerdi.
M.Ö. 6. yüzyılın sonlarına doğru Yunanlılar tarafından Orta İtalya’nın güney bölgelerinden çıkarıldılar (Yunanlılar güneyde Magna Graecia’yı kurdular). Aynı zamanda antik Hint-Avrupa kabileleri olan Latinler ve Samnitler ile de karşı karşıya geliyorlardı.
Roma şehri Roma söylencelerine göre M.Ö. 753 yılında kurulmuştu. Aralarında Etrüskler ve Latinlerin de bulunduğu çeşitli topluluklar bu bölgede yerleşik durumdaydılar. İlk kralı ve kurucu babası olan Romulus’u Latin ve Etrüsk kökenli altı kral izledi. Efsaneye göre, M.Ö. 509 yılında bir Tiran yönetici olan Tarquinius Superbus, o kadar baskıcı davrandı ki Romalıların kendisini şehirden sürmelerine neden oldu. Onun arkasından Romalılar bir cumhuriyet kurdular.
M.Ö. 474’te Etruria’nın donanması, Magna Graecia şehirlerinden oluşan bir koalisyon tarafından Cumae Savaşı’nda yenilgiye uğratıldı. Bunun ardından Etrüsk Medeniyeti uzun ve acılı bir gerileme dönemi yaşamaya başladı. M.Ö. 3. yüzyılın ortalarında ise Roma Cumhuriyeti tarafından tamamen asimile edildi.
Miken Medeniyeti’nin çöküşünü izleyen belirsizlik yıllarının ardından Yunanistan’da güçlü şehir devletleri ortaya çıkmaya başladı. Antik Yunan’ın kültürel ve bilimsel başarıları zamanla büyük bir yaygınlık kazanacak ve Roma İmparatorluğu’nu etkileyecekti. Bu kültürün Batı medeniyeti üzerinde de büyük bir etkisi olduğu ifade edilebilir.
M.Ö. 730’larda Yunanistan’da başlayan kasaba hayatı hızla gelişti. Denizaşırı ticaret ve tarımsal üretim yaygınlaştı. Bu noktada kısmen Asur İmparatorluğu’nun (Bkz. sayfa 21) büyüyen gücü ve lükse olan doymak bilmez arzusu rol oynuyordu. Bu kasabalar zamanla güçlü şehir devletleri haline geldi. Atina, Sparta, Korint, Thebai Yunanistan’ın antik döneminde (M.Ö. 650-480) en güçlü şehir devletleriydi. Zaman zaman birbirleriyle savaşsalar da bu şehir devletleri her dört yılda bir Yunanistan’ın prestijli spor etkinliği olan Olimpiyat Oyunları’nda bir araya gelirlerdi. Artış gösteren ticaret, esnek bir yazı sisteminin geliştirilmesine imkan vermişti (Fenike alfabesinin geliştirilerek benimsenmesiyle ortaya çıkmıştır). Okuma yazma seviyesi de epeyce yüksekti. Yunanistan’ın antik döneminde Homeros destanları doğdu, İlyada ve Odysseia. Aynı şekilde Pisagor matematik teoremlerinin geliştirilmesi gibi Mısır, Bizans, Sicilya’daki Syracuse’da Yunan ticaret merkezi ve kolonilerinin kurulması da bu döneme denk gelmekteydi.
Klasik Yunanistan (y. M.Ö. 480-336) Yunan tarihinin en parlak çağı olarak anımsanmaktadır. Yüzlerce şehir ya da şehir devleti, en güçlüleri olan Atina tarafından yönetiliyordu. Bu dönemde Yunanlılar kendi topraklarını işgal etmek isteyen Perslere karşı direndiler. Bu savaşlardan en ünlüleri M.Ö. 490’da yapılan Maraton Savaşı’dır (Bkz. sayfa 34). Bu zaferi kutlama amacıyla Atina’da Parthenon inşa edilmiştir. M.Ö. 5. yüzyılda, Atinalılar güçlü bir biçimde Sparta istilasına karşı direniş göstermişlerdir. Atinalılar, yerel toprak sahiplerinin zalim yönetiminden kaçınmak için dünyanın ilk demokrasisini kurdular (Demokrasi Yunanca “halk yönetimi” anlamına gelen Demokratia kelimesinden türemiştir). Demokraside tüm vatandaşlar eşit haklara sahipti (Sokak kadınları, köleler, çocuklar ve yabancılar hariç). Şunu hatırlatmakta yarar var; söz konusu haklara sahip olmayan halkın oranı yüzde 85 ile 90’a tekabül etmektedir.
M.Ö. 431-404 yılları arasında yaşanan Atina-Sparta Peleponezya Savaşı, Sparta’nın bölgede hakim güç olmasıyla sonuçlandı. Atinalılar bir daha asla eski güçlerine kavuşamadılar. M.Ö. 411 yılında Atina demokrasisi yıkıldı.
M.Ö. 339 yılında Yunanistan’ın Makedonyalı II. Philip tarafından fethi (savaşçı bir aristokrasi tarafından yönetilen komşu krallık) Yunanistan’da Helenistik dönemin (y. M.Ö. 323-30) başlangıcıydı.
Sıra dışı bir asker olan II. Philip süvarileri ve savaş makinalarını kullanarak Yunanistan’da savaşın anlamını değiştirmiştir. M.Ö. 336 yılında suikasta uğrayan Philip’in Pers İmparatorluğu’nu fethetme düşünü 20 yaşındaki oğlu III. İskender gerçekleştirecekti. Filozof Aristo’nun öğrencisi olan İskender daha sonra Büyük İskender olarak ün salacaktı. Babasının ordusu ona miras kalmıştı. İskender dünyanın en büyük imparatorluğunun inşasıyla tamamlanacak olan bir süreç başlattı (Kendi adını tarihe en büyük askeri dâhilerden biri olarak altın harflerle yazdırdı).
İskender tahta çıkar çıkmaz Pers Ülkesi’ni işgal etti ve M.Ö. 333 yılında İssus Savaşı’nda Kral Darius’u yenilgiye uğrattı (Böylece Anadolu’da Yunan şehirleri özgürlüklerine kavuşmuş oluyordu). Sonra Suriye’yi ele geçirdi, Sur şehrini yıktı ve ardından Mısır ve Kuzeybatı Hindistan’ın da içinde bulunduğu geniş toprakları fethetti. Yunan dili ve kültürü bu coğrafyalara yayılmaya başladı. M.Ö. 332 yılında İskender tarafından Mısır’da kurulan İskenderiye ve Suriye’de kurulan Antakya, Helenistik kültürün yeni merkezleri oldu. Bu dönemde Yunan şehir devletlerinin etkisi azaldı.
M.Ö. 323 yılında İskender’in ölümünün ardından imparatorluğun büyük bölümü İskender’in Makedon generalleri arasında pay edildi. General I. Ptolemaios Soter’in (M.Ö. 323-285 yılları arasında ülkeye hükmetti) Mısır’daki hanedanlığı Roma (Bkz. sayfa 17) tarafından fethedilene dek yaklaşık 300 yıl ayakta kaldı. General Selevkos’un (M.Ö. 312-281 yılları arasında ülkeye hükmetti) soyundan gelenler ise Avrupa’da Trakya ve Doğu’da Hindistan sınırlarına dek uzanan toprakları yönettiler. Bu döneme M.Ö. 2. yüzyıl ortalarında Part İmparatorluğu son verecekti (Bkz. sayfa 35).
M.Ö. 509 yılında Roma, asiller tarafından bir cumhuriyet olarak kuruldu (Bkz. sayfa 49). Senato’nun seçtiği iki konsül tarafından yönetiliyordu. Bu antik şehirden doğan medeniyet (dili, kültürü ve teknolojik başarıları) bin yıldan uzun bir süre yaşayacak ve sonunda Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu kapsayan bir imparatorluğa yayılacaktı.
Roma, M.Ö. 509’dan sonraki yüzyıllarda hızla büyüdü. Etrüskleri, Samniteleri, İtalya’daki Yunan kolonilerini yenilgiye uğrattı ve çok ünlü olan Appian Yolu’nu inşa etti. M.Ö. 272 yılında İtalya’nın tamamı kontrol altına alınmıştı. Kartaca’yla olan sürtüşmeler Pön Savaşları’nın başlamasına neden oldu (M.Ö. 264-146). Kartaca Generali Hannibal’ın (Bkz. sayfa 41) ortaya çıkması bu sürtüşmelerin önemli bir nedeniydi. M.Ö. 146’da Romalılar Kartaca’yı yok ettiler. Sicilya, İspanya ve Kuzey Afrika’daki denizaşırı toprakları ele geçirdiler. Dört ayrı Makedonya savaşıyla Roma, gücünü Makedonya, Yunanistan ve Anadolu’nun kimi bölgelerine doğru yaydı. (Bu dönemde güçlü Partlar Roma’nın doğuda ilerlemesini sınırlıyorlardı).
M.Ö. 58-50’de, Romalı General Jül Sezar, Galya’yı fethetti. Askeri başarıları binicilik ve silah ustalığından ziyade askeri mühendisliğine, disiplinine ve savaş taktiklerine dayanıyordu. Roma’daki bir iç savaş döneminin ardından kendisini cumhuriyetin ömür boyu diktatörü olarak ilan etti. Buna karşılık olarak M.Ö. 44 yılında senatörler Sezar’ı bıçaklayarak öldürdüler. Bu olay Jül Sezar’ın evlatlığı Octavian’ın, General Mark Antony ve Kleopatra’yı M.Ö. 31 yılında Aktium Muharebesi’nde yenene dek sürecek olan bir güç mücadelesinin başlangıcı oldu. M.Ö. 27 yılında, Octavian senatoyu kendisine yeni bir isim vererek ödüllendirmeleri için zorladı (Octavian’a verilen ve “alamet” anlamına gelen Augustus kelimesi muhtemelen “otorite” sözcüğü ile de bağlantılıdır). Octavian, cumhuriyetin feshedilmesiyle beraber bir imparatorluk olan Roma’nın ilk hükümdarı olarak ülkeyi yönetti (M.Ö. 27-M.S. 14).
Roma’nın bir imparatorluk olarak tekrardan doğuşu, Roma’ya barış ve istikrar getirdi. Binlerce Roma askeri imparatorluğun sınırlarını koruyorlardı. İmparatorlar ve yöneticiler yollardan, büyük kasabalardan ve binalardan bir ağ ördüler. Bu yapı muazzam bir sulama sistemi ve dağıtımı ile destekleniyordu. Yasal yönetim ve ortak dil (Batı’da Latince ve daha sonraları Doğu’da Yunanca) imparatorluğun birliğini sağladı. Roma ticareti ve etkisi imparatorluk sınırlarının çok ötesine, Hindistan’a, Rusya’ya, Asya’ya ve İpek Yolu üzerinden Çin’e uzandı.
Roma imparatorlarının kabiliyetleri çeşitliydi. Cladius (M.S. 41-54) İngiltere’yi fethetmişti. Zalim bir tiran olan Neron (M.S. 54-68) Hıristiyanların yakılması emrini verdi. Trajan ise (M.S. 98-117) imparatorluğu en geniş sınırlarına ulaştırdı. Hadrianus (M.S. 117-138) İngiltere’nin kuzeyinde inşa ettiği Hadrian Duvarı’yla genişlemeyi sınırlandırmış oldu. M.S. 286 yılında İmparator Diocletian, ülkeyi yönetimsel amaçlarla (yine de tek bir bütün olarak ele alınacaklardı) Doğu ve Batı olmak üzere iki bölüme ayırdı. İmparator I. Konstantine M.S. 324 yılında imparatorluğun bütününün kontrolünü yeniden ele aldı. Bir Yunan kasabası olan Bizans’ı başkent olarak belirledi (Burayı Konstantinopol olarak adlandırdı ve Bizans İmparatorluğu’nu kurdu. Bkz. sayfa 69).
İmparatorluğun aşırı genişlemesi nihayetinde çöküşüne neden oldu. M.S. 180 yılından itibaren bir istikrarsızlık dönemine girildi. Roma güçleri Asya ve Avrupa’da başarılı rakiplerle karşı karşıya geldiler (Özellikle M.S. 260 yılında Sasani İmparatorluğu, İmparator Valerian’ı Edessa Savaşı’nda yendi ve onu esir aldı). İmparatorluk M.S. 396 yılında yeniden Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı. Batı, Orta Avrupa’dan gelen göçmenlerle yapılan savaşlar nedeniyle giderek zayıfladı. 5. yüzyılda Germen kabileleri Ren Nehri boyunca ilerleyerek imparatorluğa yöneldiler. Roma tam üç kez yağmalandı. Batı Roma İmparatorluğu M.S. 476 yılında son Roma İmparatoru Romulus Augustulus’un tahttan indirilmesi ile beraber çökmüş oldu.
Keltler bir Hint-Avrupa kabileler topluluğuydu. M.Ö. 500’lerde Almanya’nın güneybatısı, Fransa’nın kuzeydoğusu (Orada Galyalılar adıyla biliniyorlardı) ve Bohemya’da yaşıyorlardı. Binicilik ve metal işçiliğinde ustaydılar. Keltler aslen Hazar Denizi bölgesinden geliyorlardı. En erken arkeolojik kanıtlar, Avusturya Hals-tatt’taki Kelt kabile reisi mezarlarını M.Ö. 700’lere kadar tarihlendirebilmektedir.
Kazılar Keltlerin Avrupa’daki Demir Çağı’nın ilk kültürlerinden biri olduklarını göstermektedir. Antik Yunan ve Etruria ile ticaret yapmışlardır. M.Ö. 400’lerden itibaren İtalya’ya doğru ilerlemişlerdir. Po Vadisi’ne yerleşmişler ve M.Ö. 390 yılında Roma’yı yağmalamışlardır. Aynı zamanda diğer Kelt kabileleri güneyde Fransa ve İspanya’ya, doğuda Anadolu’ya (Burada Galatlar’ı kurmuşlardır) ve batıda Britanya Adaları’na doğru ilerlemişlerdir. M.Ö. 5. yüzyılın ortalarından M.Ö. 1. yüzyıla kadar Keltler muhtemelen güçlerinin doruğuna ulaşmışlardı. Mücevher ve metal işçiliklerinden ortaya çıkan özgün sanatsal tarzıyla “La Tene kültürü” (geometrik şekiller, stilize kuş ve hayvan figürleri) bu durumu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Keltler büyük ölçüde çiftçi bir halktı (İnsan gücü yerine öküz tarafından çekilen sabanlar geliştirmişlerdir). Korunaklı köylerde ve tepelerdeki kalelerde yaşıyorlardı. Dini ayinleri Druid rahipleri tarafından idare edilirdi. Ne var ki bir yazı sistemleri ve bütünlüklü bir politik yapıları yoktu. Büyük ölçüde Roma lejyonları ve daha sonra kendilerini yenilgiye uğratacak olan Germen kabileleri tarafından eğitileceklerdi. Kelt kültürü ve dili ancak Avrupa’nın sınırlarında ayakta kalabildi: Britanya, Galler, İskoçya, İrlanda ve Man Adası’nda (Breton, Galce, İskoçça ve İrlandaca köken olarak Kelt dilleridir).
О проекте
О подписке
Другие проекты
