Şüphesiz Maxime, hayatın her daim güzel olabileceğini düşünmenin sahteliğinin farkındaydı. Hâlen ara sıra ortaya çıkan güzelliklerine kendisini kaptırabilecek kadar genç olsa da öylesine kibirli, alaycı, kayıtsız ve tüm bunların iğrençliğini duyumsayamayacak kadar da yaşlıydı. Oysa bunu itiraf edebilse belki kendi ile gurur duyardı. Renée’ye doğru uzandı ve acıklı bir sesle: ‘‘Haklısın, tüm bunlar çok yorucu. Ben de sık sık o tarifsiz zevki bulmanın ve ‘başka bir şey’in hayalini kuruyorum. Seyahat etmek kadar nefret ettiğim bir şey yok mesela. Para kazanmaktan da… Ben, parayı harcamayı severim. Bir yerden sonra o da başlardaki gibi zevk vermiyor tabii. Sevmek, sevilmek… Eninde sonunda bundan da usanıyoruz değil mi? Ah, evet! Kesinlikle usanıyoruz.’’ Renée cevap vermiyordu. Maxime, onu konuşturabilmek için büyük bir saygısızlık ile şaşırtmayı düşünerek: ‘‘Bir rahibe tarafından sevilmek isterdim, ne komik olurdu değil mi? Onu düşlemenin günah olduğu birini sevdiğini düşünsene…’’
Renée hâlen sessizdi. Maxime, söylediklerini dinlemediğini düşündü. Boynunu faytonun dolgun kenarına yaslamış kadın, gözü açık uyuyor gibiydi. Öyle hareketsizce yatıyor; onu daha da karanlığa sürükleyen düşünceler, titreyen dudaklarında görülüyordu. Kendisini tümüyle bıraktığı alaca karanlığın gölgesi, onu belirsiz bir hüzün ve zevkin ağırlığına boğmuştu. Şüphesiz, gözünü kırpmadan öndeki uşağın kamburunu izleyen Renée; mide bulandırıcı lüksler, katılmak istemediği yavan eğlenceler, anlık tatminler, tekdüze aşklar ve ihanetler ile geçip giden hayatını düşünüyordu. Sonra yorgun zihninin bir türlü bulamadığı bu “başka bir şey” fikri, bir umut gibi titrek bir arzu ile beliriverdi. Hayalleri, yolunu kaybetti. Bir çaba ile onları aradı zihninde; ancak zifirî karanlıkta, faytonların tekerlerinin gürültüsünde kayboluyorlardı. Aracın hafif sarsıntısı da arzusunu dile getirmesinin önündeki bir diğer engeldi. Yolun iki tarafında uzanmış gölgeler içinde uyuyan ağaçlar, tekerlerin gürültüsü ve onu tatlı bir şekilde uyuşturan bu hafif sarsıntı Renée’yi müthiş bir şekilde kışkırtıyordu. Gerçekliğe kavuşmamış hayaller, isimsiz arzular, karmaşık dilekler, eve dönüş yolunda göğün solduğu bu saatlerde bir kadının yorgun kalbine binlerce kara leke gibi nüfuz edip onu korkunç bir hale getirebilirdi. İki eli ile ayı postunu sımsıkı tutmuş, kadife yakalı beyaz yün paltosunun altında ter döküyordu.
Renée, biraz olsun rahatlamak için gerinirken ayağını uzattı ve Maxime’nin sıcak bacağına nazikçe dokundu. Maxime tepki vermedi. Bir sarsıntı Renée’yi uyuşukluğundan kaldırdı ve başını kaldırarak gri gözleri ile yanında oturan zarif genç adama merakla baktı. O sırada fayton, Boulogne Ormanı’ndan çıkıyordu. L’Avenue de L’Impératrice Caddesi, ufka değen yeşile boyalı iki ahşap bariyer ile alaca karanlıkta dümdüz uzanıyordu. Atlılara ayrılan yan yolda, beyaz bir at kasvetli gölgeyi parlak bir nokta gibi delip geçiyordu. Diğer tarafta geçit boyunca, orada burada Paris’e doğru ilerleyen başıboş gezginler vardı ve en tepede, araçların kalabalıklaştığı işlek patikanın sonunda, engin isli gökyüzüne karşı beyazlığı ile göze çarpan L’Arc de Triomphe’nin bir bölümü görünüyordu.
Fayton hızlı tırıslarla ilerledikçe Maxime, caddenin her iki yanında azalan çimler yerine yükselen binaların kaprisli mimarilerinin oluşturduğu manzaranın İngiliz cazibesine kapılıp gidiyor; Renée ise La Place de l’Etoile’da yanan her bir gaz lambasının, o küçük sarı ışıkları ile yiten günü aydınlattığını gördükçe keyifleniyor; gaipten sesler içinde Paris’in bu sonbahar gecesinde onun için yandığını ve ona bilinmeyen zevki hazırladığını duyumsuyordu.
Fayton; L’Avenue de la Reine-Hortense’ye dönmüş ve La Rue Monceau’nun sonunda, Malesherbes Bulvarı’ndan birkaç adım ötede, bir avlu ile bahçe arasındaki büyük bir konağın önünde durdu. Avluya açılan yaldız işlemeli büyük bir çift kapının her iki yanında, içinde büyükçe alevlerin parladığı, yine yaldız işlemeli çömlek şeklinde bir çift de gaz lambası bulunuyordu. İki kapı arasında, küçük bir Yunan tapınağını anımsatan küçük bir evde kapıcı yaşıyordu. Araç avluya girmek üzereyken Maxime çeviklik ile yere atladı. Renée, genç adamın elini tutarak: ‘‘Biliyorsun, akşam yemeği yedi buçukta. Hazırlanmak için bir saatten fazla vaktin var, çok geç kalma.’’ dedi ve ekledi: ‘‘Mareuiller de bize katılacak, biliyorsun. Baban özellikle Louise’e karşı nazik olmanı rica ediyor.’’ Maxime, yüzü düşerek: ‘‘Ah, ne sıkıcı! Onunla evlenmek ile ilgili bir problemim yok ancak sürekli gönlünü hoş tutmaya çalışmak çok saçma. Renée, bu akşam beni Louise’den kurtarabilirsen ne güzel olurdu.’’ Ne zaman espri yapacak olsa takındığı muzip ifade ve Lassouche’den taklit ettiği buruşuk yüz ve aksanla: ‘‘Ne dersin, sevgili üvey anneciğim?’’ Renée, dostane bir niyet ile genç adamın elini tuttu ve kibar, gergin bir tavırla çabucak: ‘‘Eğer babanla evli olmasaydım neredeyse bana kur yaptığını düşünecektim.’’ Maxime bu söylemi çok komik bulmuş olacak ki Malesherbes Bulvarı’ndan köşeyi dönerken hâlen gülüyordu. Fayton içeri girdi ve basamakların önünde durdu. Bu kısa ve geniş basamaklar, kenarlarında altın rengi saçaklar ile süslenmiş koca tenteler ile çevriliydi. Konağın iki katı; küçük, kare buzlu camlara sahip hizmetli odasının üzerinden yükseliyordu. Basamağın en tepesinde, cumbalı pencerelerin arasından çatıya kadar uzanan ince sütunlar ile destekli alınlığın altında, koridora açılan giriş kapısı bulunuyordu. Ön cephe, her katta taş çerçeveli beş pencerenin simetrisi ile göze çarpıyordu. Çatıda ise büyük, dikey bir kare pencere vardı.
Ön cephenin asıl gözdesi bahçeydi. Tüm zemin katı çevreleyen dar bir terasa uzanan görkemli basamakların Monceau Parkı tarzında tırabzanları, avludaki tente ve fenerlerden daha fazla yaldız işliydi. Konağın her iki yanında binanın iskeletinde çevrelenmiş yuvarlak odaları ile kuleyi andıran ek yapılar yükseliyordu. Ortadan, konağın kalbi olduğu anlaşılan üçüncü bir ufak kule dikkat çekiyordu. Ek yapıların uzun ve dar pencereleri ile ana binanın geniş kare pencereleri; zemin katlarda taş, üst katlarda ise yaldızlı ferforje korkuluklara sahipti. Tamamıyla bir gösteriş budalalığıydı. Konak, heykellerin ardından zar zor görülüyordu. Pencerelerin etrafı dallar ve çiçeklerle sarılı; balkonlarda geniş kalçalı, dik göğüslü kadın heykellerinin tuttuğu çiçek sepetleri, şurada burada duvarlara iliştirilmiş süs rozetleri, güller ve akla gelebilecek tüm taş ve mermerden yetişen çiçek ve meyve salkımları vardı. Çatı katını sarmalayan korkulukların arasında, belli bir sırayla dizilmiş çömleklerden alevler saçılıyor ve bu olağanüstü konağın demirbaşı olan, muazzam çiçek ve meyve salkımlarına açılan alınlığın üzerine konumlandırılmış öküzgözü pencerenin çevresinde, âdeta saz demetlerinden örülmüş sepetlerine doldurdukları elmaları ile poz verircesine duran çıplak kadınlar görülüyordu yeniden. Konaktaki her detay gibi işlemeli dört şömine bacası, iki paratoner ve son olarak kabartmalı kurşun kaplama bitişli çatı, bu mimari havai fişek gösterisinin son dokunuşuydu.
Sağda, cam kapısından konağın giriş katındaki salonlarından birine açılan koca bir kış bahçesi vardı. Alçak çitler ile Monceau Parkı’ndan ayrılan bahçe, oldukça eğimliydi. Konağa göre de çok küçüktü; öyle dardı ki birkaç küçük ağacın doldurduğu, konağı allayıp pullayan bir tepecekti. Parktan bakıldığında bakımlı çimenleri ve yeni cilalanmış parıldayan ağaç yaprakları ile bu yepyeni ve eşsiz solgun yapı; ağır arduvaz başlığı, yaldız işlemeli korkulukları ve heykeller ile dolu ön cephesinde bir sonradan görmenin gülünç özgüvenine sahipti. III. Napolyon stilinin en karakteristik örneklerinden olan yeni Louvre’nin ve şimdiye dek var olmuş tüm mimari stillerin melez bir uyarlamasıydı. Yaz akşamları, güneşin son ışıkları ön cephenin altın yaldızlı tırabzanlarını aydınlattığı sırada parkta dolaşan insanlar; giriş kat pencerelerinde asılı kırmızı ipek perdeleri ve âdeta içerideki ihtişamı dışarıya göstermek istercesine modern vitrin camlarını andıran devasa pencerelerden gördükleri mobilyalar, kumaşlar ve göz kamaştırıcı zenginlikteki tavan oyuntuları karşısında hayrete düştüler.
Güneşin son ışıklarının ardından, tüm bu şatafatı uykuya daldırırcasına ağaçların arasından yükselen karanlık çöktü. Diğer taraftan oldukça nazik bir uşak, Renée’nin aracından inmesine yardım ediyordu. Sağda; kırmızı tuğlalı ahırların kahverengi meşe ağacından kapıları, cam hangarlara doğru açılıyordu. Solda; komşu evin bitişik duvarı, konağa uygun görünmesi için nişlerle bezenmiş ve önüne, kollarındaki deniz kabuğundan aralıksız su fışkıran iki Aşk Tanrısı heykeli şeklinde fıskiye konmuştu. Renée, kırışan elbisesini düzeltmek için bir süreliğine basamakların başında durdu. Az evvel atların gürültüsü ile inleyen avlu, aracın çıkmasıyla yeniden boşaldı ve bu soylu sessizliği şimdi, durmaksızın akan suyun şırıltısı bozuyordu. Konağın karanlığını yakında sonbaharın ilk büyük ziyafeti için aydınlatacak olan avizeler; şimdilik yalnızca giriş kat odalarda, dama tahtasına benzer muntazam kaldırım taşlarını kükreyen bir yangının parıltısı ile aydınlatıyordu.
Renée holün kapısını ittiğinde elinde gümüş çaydanlıkla mutfağa doğru giden kocasının uşağı ile burun buruna geldi. Uzun boyu, geniş omuzları, soluk teni, İngiliz diplomatlarınkini andıran düzgün tıraşlanmış bıyıkları ve tıpkı bir yargıç gibi ağırbaşlı havası ile siyahlar içindeki adam müthiş görünüyordu. Renée: ‘‘Baptiste, Mösyö evde mi?’’ Uşak, kalabalığı selamlayan prensleri kıskandıracak bir baş hareketiyle: ‘‘Evet, Madam; Mösyö üzerini değiştiriyor.’’ Renée, yavaşça eldivenlerini çıkararak yukarı çıktı.
Giriş holü, konağın en lüks yeri olabilirdi. Hole girer girmez bir boğulma hissi yaşanıyordu. Yerlerde serili ve merdiven basamakları boyunca uzanan kalın halılar, duvar ve kapıları sarmalayan kırmızı kadife kaplamalar, bir şapelin sessizliği ve hoş kokusu ile havayı ağırlaştırıyordu. Yüksek tavan ve yerlere kadar uzanan perdeler, bir kafes üzerine iliştirilmiş gül şeklinde kabartmalı bezemeler ile süslüydü. Kırmızı kadife kaplı basamaklarına eşlik eden beyaz mermer tırabzanları ile merdivenler, ana salonun kapısının bulunduğu iki kola açılıyordu. İlk sahanlığın tüm duvarını devasa bir ayna kaplıyordu. Merdivenlerin bittiği eşikte mermer tırabzanların üzerinde bellerine kadar çıplak yaldızlı bronz heykeller, beş ampullü parlak ışıklar saçan yuvarlak cilasız cam lambaderleri taşıyordu. İki tarafta da nadir bitkilerin çiçekler açtığı İtalyan çinisi saksılar vardı.
Merdivenleri birer birer çıkarken aynada büyüyen yansımasını gören Renée’nin aklından, en meşhur aktrisleri de tutsak eden, ‘‘Gerçekten dedikleri kadar güzel miyim?’’ sorusu geçiyordu. Daha sonra, Monceau Parkı manzaralı ikinci kata çıktı ve onu akşam yemeğine hazırlaması için evin hizmetçisi Céleste’i çağırdı. Tam bir saat, on beş dakika sürdü. Giysinin son iğne darbesi bittiğinde iyice sıcaklayan Renée, odanın penceresini açtı ve pervaza yaslanarak düşüncelere daldı. Céleste, kadının arkasında sessizce iğne iplikleri topluyordu. Parkın aşağısı bir gölge denizi ile dolup taştı. Rüzgârın ani silkelenmesi ile bir mürekkep sıçraması gibi ahenkli bir gelgite kapılan kuru yapraklar, çakıllı bir kumsaldan süzülen dalgaları anımsatan sesler çıkarıyorlardı. Bu gelgit ancak La Reine-Hortense Caddesi’nden Malesherbes Bulvarı’na ilerleyen belli belirsiz bir aracın, altın sarısı farları ile bölünebiliyordu. Penceresinden bu hüzünlü sonbahar sahnesini seyreden Renée’nin kalbi, bir kez daha keder ile doldu.
İki yüzyıl boyunca bir yargıç soyu Béraud du Châtel’i ağırlayan, Saint-Louis Adası’ndaki babasının kasvetli evinde geçen çocukluğunu hatırladı. Sonra “Rougon” soyadını, yerden altın kazıyan bir tırmığınki gibi kulak tırmalarcasına o iki heceli “Saccard” soyadına satan bu adamla ve o fakir zihnini günden güne bulandıran zenginlik içindeki ani evliliğini düşündü. Daha sonra çocuksu bir neşe ile aklına, küçük kız kardeşi Christine ile eskiden oynadığı keyifli tüy top oyunları geldi. Bir sabah, son on yıldır içinde yaşadığı hayal dünyasından uyanacak; kocası hakkındaki vurgunculuk yaftalarından sebep itibarının zarar görmesine çok sinirlenecekti. Bu düşünceler, önsezi gibi beliriverdi. Ağaçların iniltileri yükseldi. Bu utanç ve cezanın rahatsızlığında Renée, derinlerde bir yerde uykuya dalmış saygın burjuva ailesinin içgüdülerini uyandırmış ve bu kara geceye, kumaş parçalarına artık bir servet harcamayacağına ve yatılı okuldaki mutlu günlerinde, kızlarla hep birlikte çınar ağacının altında yuvarlanırlarken söyledikleri, Artık ormana gitmeyeceğiz şarkısında hissettiği gibi masum zevkler bulacağına dair söz vermişti.
O sırada merdivenlerden inmek üzere olan Céleste’in, Madam’ın kulağına: ‘‘Mösyö sizi aşağıda bekliyor, şimdiden birkaç konuk salona teşrif etmiş bile.’’ fısıldaması ile Renée ürperdi. Omuzlarını donduran keskin havayı fark etmemişti. Aynasının yanından geçerken durdu ve kendine şöyle bir baktıktan sonra, istemsiz bir gülümseme ile aşağı indi. Neredeyse tüm konuklar gelmişti. En önce yirmili yaşlarında, incecik beyaz elbisesi ile kız kardeşi Christine’i gördü. Daha sonra sırası ile altmışlı yaşlarında, siyah saten elbisesinde son derece zarif, Aubertot noteri ile evlenen dul halası Élisabeth; zayıf, tatlı ve yaşını belli etmeyen, hafif donuk tenli ve seçtiği elbise rengi ile daha da donuk görünen kocasının kız kardeşi Sidonie Rougon; Mareuil ailesi ve eşinin ölümünün yasından yeni çıkmış, uzun boyu, bitkin ve ciddi yüzü ile uşak Baptiste’in yakışıklılığına sahip Mösyö de Mareuil ve onun on yedi yaşında, cılız, hafif kamburu çıkık, kırmızı puantiyeli elbisesi ve beyaz fuları ile hastalıklı bir zarafete sahip kızı zavallı Louise; şık giyimli, ciddi görünümlü, solgun yüzlü ve pek konuşmayan bir grup adam; sarı elbisesi ile Markiz d’Espanet ve sarışın, morlar içinde kıyafetinde Madam Haffner’in ayrılmaz ikilisi olduğu yüksek sosyete beş altı kişilik bir kadın grubunun etrafında dört dönen çapkın tipleri ve ardına kadar açık yelekleri ile bir grup genç erkek ve son olarak Renée’nin selamını almadığı, karşılıksız bir aşkın hüznüne sahip gözleriyle bir süvari… Halıyı süpüren etek kuyruklarının ortasında ise ertesi gün Saccard’ın bir işini halledecek olan iki zengin duvar ustası müteahhit Mignon ve Charrier; ayaklarında botları, siyah fraklarının arkasında bağlı elleri ile ağır ağırdolanıyorlardı.
Kapının yanında duran Aristide Saccard, bir yandan resmî görünümlü adamlarla güney lehçesi ve genizden konuşması ile sohbet ederken bir yandan da gelenleri selamlıyordu. Konuklarla el sıkışan, onlara methiyeler yağdıran ve karşılarında kukla gibi eğilen bu kısa boylu, sıska adamda dikkat çeken tek şey; gösterişli nişan kurdelesiydi.
Renée’nin salona girişi, bir hayranlık mırıldanması ile karşılandı. Birbirlerine sarmaşıklarla bağlanmış menekşelerden bir demetle süslü ön kısmı, bol fırfırlı eteğinin arkası ve özel İngiliz dantelleri ile işli zarif, saten, yeşil elbisesinde Renée; ilahi bir güzelliğe sahipti. Büstü, omuzlarında biten menekşe demetlerinin ardında açık kolları ve göğüs uçlarına kadar dekolteli bu zengin elbise; kutsal meşe ağacından çıkan bir orman perisi edasında tül ve satenleri aralayarak tüm çıplaklığı ile beyaz gerdanı ve narin bedeninin bu yarı özgürlükten öylesine mutlu göründüğü, elbisenin geri kalanının da neredeyse kayıp gitmesine izin vereceği eşsiz bir zarafet ile taşıyordu. Tepeden, bir sarmaşık sapı ile dolanarak bir menekşe düğümüne tutturulan miğfer şeklinde topuz toplanmış sırma sarısı saçları; tüm bu çıplaklığı ensesinde de vurguluyordu. Boynunda, kusursuz şeffaflıkta bir kolye ve alnında pırlantalı gümüş dallarla örülmüş bir başlık vardı. Birkaç saniye, ışıkların altında nemlenmiş omuzları ve büyüleyici elbisesi ile eşikte öylece durdu. Hızla aşağı indiği için nefes nefese kalmıştı.
Monceau Parkı’nın karanlığının gölge düşürdüğü gözlerini, ani bir ışık parlaması ile miyobunun sebep olduğu tereddütle kırpıştırırken müthiş görünüyordu. Küçük Markiz onu görür görmez koltuğundan fırlayıp koşar adımlarla Renée’ye doğru ilerleyerek iki elinden tutmuş; kadını baştan aşağı inceledikten sonra yumuşak bir sesle: ‘‘Ah, bu ne güzellik böyle?’’ demişti. O sırada salonda büyük bir hareketlilik vardı. Tüm konuklar Renée’yi, Madam Saccard’ı selamlıyorlardı. Tüm beyler ile tokalaştıktan sonra, kardeşi Christine’e sarıldı. Christine, Monceau Parkı yanındaki bu konağa hiç uğramayan babalarını sordu. Kolyesine ve saçına tutturduğu başlığına yöneltilen bakışların altında Renée, hiçbir şey söylemeden yüzünde bir tebessümle kardeşini sarmalamaya ve başıyla kalabalığı selamlamaya devam etti.
Sarı saçlarıyla Madam Haffner, uzun uzun Renée’nin mücevherlerine baktıktan sonra merakına karşı koyamayarak ona doğru yaklaştı ve imalı bir ses tonuyla: ‘‘Şu kolye ve başlığa da bakın…’’ dedi. Renée, nispet yaparcasına başını kolyesine doğru eğdi. Bunun üzerine tüm kadınlar Renée’nin etrafına doluşarak bu büyüleyici, kutsal güzellikteki mücevherlere methiyeler yağdırmaya başladılar. Kalabalığın dağılması ile kadınlar büyük bir kıskançlık içinde Mösyö Saccard’ın, Laure d’Aurigny’nin satışından aldığı bu mücevherleri Renée gibi ucuz bir kadının üzerinde görmelerinin kendileri gibi soylulara hakaret sayıldığından yakındılar. Yakınışlarında tüm Paris’in bir fahişenin vücudunda gördüğü mücevherleri, belki kulaklarına bu kadının rezilliklerinden birkaçını fısıldayacakları düşüncesi ile kendi tenlerinde hissetme arzularının acınası yankısı duyuluyordu. Ardından göz kamaştırıcı kaşmir ve dantellerden bahsetmeye başladılar; Renée’nin üzerinde taşıdığı neredeyse her parçanın fiyatını biliyorlardı. Başlık on beş bin frank, kolye ise elli bin franktı. Markiz d’Espanet, Mösyö Saccard’ı harcadığı servetin heyecanıyla yanına çağırdı. Aristide Saccard yaklaşırken ‘‘Sizi kutlamama izin verin! Ne harika bir kocasınız…’’ cümlelerini duyunca mütevazılığını hanımların önünde eğilerek göstermek istedi ancak yüzündeki sırıtma, gizlemeye çalıştığı kıvanca ihanet ediyordu. Bir yandan da göz ucu ile birkaç adım ötede durmuş mücevherlere harcanan paraları saygıyla dinleyen iki servet sahibi duvar ustası müteahhide bakıyordu. O anda siyahlara bürünmüş Maxime salona girdi ve babasının yanına geçip içtenlikle omuzuna yaslanarak karşılarında duran iki müteahhiti işaret etti. Aristide Saccard’ın yüzünde, ayakta alkışlanan bir aktörün ihtiyatlı gülümsemesi vardı.
Birkaç konuk daha gelmişti. Şimdiden salonda en az otuz kişi vardı. Konuşmalardan yükselen uğultuların kısa süreli sessizliklerinde, duvarların arkasından gümüş sofra takımlarının takırtıları duyuluyordu. Kısa bir süre sonra Baptiste, iki kanatlı kapıyı görkemli bir şekilde açarak bir tören sunarcasına: ‘‘Akşam yemeği hazır, Madam…’’ dedi. Kalabalık, yavaşça yemek salonuna gitmek üzere toplandı. Kolunu Markiz d’Espanet’nin omuzuna atmış Aristide Sac-card, herkesin saygı ile önünde eğildiği yaşlı bir adam olan Senatör Gourad’nın koluna girmiş Renée ve babasının ricası üzerine gönülsüz bir şekilde kolunun altına aldığı Mareuil ailesinin kızı Louise ile Maxime’i, en sonda kollarını sıyırarak ilerleyen iki müteahhit ve diğer konuklar, çift sıra hâlinde takip ettiler.
О проекте
О подписке
Другие проекты
