Читать книгу «İskoç masalları» онлайн полностью📖 — Elizabeth Wilson Grierson — MyBook.
image
cover

Elizabeth W. Grierson
İskoç Masalları

Yayincinin Onsozu

Yayımlayacağımız kitapları seçerken göz önüne aldığımız pek çok ölçüt var: Söz konusu kitabın yayın ilkelerimize ve çizgimize uygunluğu, daha önce dilimize çevrilmemiş olması, yayın dünyasında bir boşluğu dolduracak olması ve elbette ki bizi heyecanlandırması.

2018 yılı için yayın programımızı şekillendirirken bir Japon masalları seçkisiyle karşılaştığımızda ölçütlerimizin hepsine ziyadesiyle uyduğunu fark ettik ve hemen bir masal dizisi çalışmalarına başladık.

Dizi için öncelikle Japonya, Hindistan ve Rusya’yı seçmiştik. Sonrasında diziye nasıl yön vereceğimiz ve hangi kültürlerle devam edeceğimizi uzun uzun tartıştık ve kendi ülkemizle devam etmeye karar verdik. Türk Masalları’nın ardından Kızılderili, Amerikan, Çin, Norveç, Kore, Çingene, Eskimo, Kelt, Afrika ve Slav Masalları’nı okurlarımızla buluşturduk. Sırada İskoç Masalları var.

Yayımlayacağımız versiyonu bulmaya çalışırken pek çok masal seçkisini inceledik ve en sonunda içimize en çok sinen, okurken en çok keyif aldığımız ve okuyuculara ulaştırmayı en çok istediklerimizi belirledik. Bolca araştırma içeren çeviri ve düzelti sürecinin ardından bu kez “Bu masalları en iyi yansıtan kapak nasıl olmalı?” sorusunun peşine düştük. Bu kültürlerin en önemli figürlerinin kapakta bulunmasını istedik. Uzun bir hazırlık süreci ve pek çok denemenin ardından hayalimizdeki kapaklara ulaştık.

Masal, sözlü anonim halk edebiyatıdır. Anlatı yoluyla nesilden nesle ulaşmış, nihayetinde de bir yazar tarafından yazıya dökülerek kalıcı hâle gelmiştir. Her ne kadar masal kahramanları ve yaratıkları doğaüstü, masallardaki olaylar ise gerçekdışı olsa da, masalların o toplumun bir yansıması olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Öyle ki her ülkenin masalları tıpkı kültürleri gibi diğerlerinden tamamen farklıdır. Bizim seçkimizdeki ülkelerde olduğu gibi. Kimisinin ana teması dostlukken diğerininki korku ve ölüm olabiliyor. Fakat bir zamanlar hiçbir teknolojik ürünün olmadığını düşünürsek, masalların toplumların sosyal hayatlarında ne kadar önemli bir boşluğu doldurduğunu tahmin etmek zor değil.

Önsöz

Ortalama bir sayı vermek gerekirse eğer iki tür masalı vardır.

Bunlardan ilki “Kelt Hikâyeleri” olarak adlandırılır. Bunlar, Highlands ve Adalar’da köy köy gezen profesyonel hikâye anlatıcıları tarafından yüzyıllar boyunca dilden dile aktarılmıştır. Bu hikâye anlatıcıları anlattıkları hikâyeler sayesinde kendilerine kalacak yer sağlamışlardır. İşte tüm bu hikâyeler Campbell ve diğerleri tarafından bizler için derlenmiştir.

Bu hikâyelerin İskoçya’da kendine has bir özelliği vardır: Günümüzde hiçbir ülkede ruh ve goblinlerin varlığına buradaki kadar inanılmamaktadır.

Belki de İskoç atalarımızın, varlıklarına son derece inandıkları ruhların çoğunlukla kötü niyetli ve zararlı olduklarını düşünmelerinin nedeni, iklimin kasvetli ve sert olması ya da dini inançları konusunda katı olmalarıydı.

Öcüler, Cadılar, Deniz Perileri ve Periler Kraliçesi’nin kendisi bile şeytanla işbirliği etmek ve Ercildounelu Thomas’ın bir bedel olarak yaşayacağı üzere her yedi yılda bir cehenneme gitmek zorundadır. Bu yüzden de bu tekinsiz varlıklardan korkulması pek de şaşırtıcı değildir.

Bu karanlık ve kasvetli özelliklerin yanı sıra, hikâyelerde hafif bir eğlence ve canlılık da görürüz. Periler Kraliçesi şeytanın yolundan gidiyor olsa bile hep aynı kurallara göre hareket etmez. Bu büyüleyici hikâyelerin birçoğu, duyulmaları ihtimaline karşı her zaman saygıyla anılan, taşlı tümseklerin altını mesken edinmiş ve gece yarıları çıkıp ıslak çimlerde dans eden sessiz bir topluluktan bahseder.

Bunlara benzer, denizin altındaki gizemli bir bölgeyi anlatan hikâyeler de vardır. Bu hikâyeler, “balıkların yaşadığı yerin çok altında”, kendilerine bakanı büyüleyebilecek kadar emsalsiz bir güzelliğe sahip olan ve insana çok benzeyen tuhaf varlıkların yaşadığı bir yeri anlatır. Yaygın bir inanışa göre Deniz Halkı, balık kuyruğuna sahiptir. İskoç inanışına göre genellikle fok balığı şeklinde görülürler.

Bunun dışında bu hikâyelerde, sıklıkla yardımcı perilere (Brownie) rastlarız. Bu varlıklar tuhaf, kibar ve sevimlidir. Bu derbeder görünümlü, yarı insan yarı canavarların, insanların hatalarından doğan işlerine yardım etmekle görevlendirildiği ve bu yüzden de maaş almalarının yasaklandığı, işlerini kimse bakmazken yaptıkları ve biri görürse anında ortadan kayboldukları söylenir.

Burada da diğer ülkelerde olduğu gibi hayvan hikâyeleri vardır. Bu hikâyelerde hayvanlar konuşma yetisine sahiptir. Bir de büyüyle alakalı hikâyeler vardır. Son olaraksa en az diğerleri kadar önemli olan efsaneler gelir. Hogg ve Leyden’ın kitaplarında ve hepsinden önemlisi Sir Walter Scott’ın Border Minstrelsy adlı kitabının sayfalarında bulunan bu hikâyeler yarı gerçek yarı mitseldir.

Bu kitabı düzenlerken yukarıda bahsettiğim İskoç geleneğinin farklı türlerini temsil edecek bir derleme yapmak, belki bazıları bu nesle yeni bir şeyler sunabilir diye en az bilinen hikâyeleri de eklemek için çaba harcadım.

Neredeyse 400 yıl önce, IV. James küçük bir çocukken öğretmeni Sir David Lindsay’nin dizine oturur ve burada anlatılan bazı hikâyeleri dinlerdi; “Şair Thomas”tan tutun da “Kızıl Gaddar”a kadar.

Elizabeth W. Grierson

Doğum Günleri

 
Pazartesi doğan çocuğun yüzü güzel olur,
Salı doğanın nezaketi her yerde duyulur.
Çarşamba doğan kederle dolar,
Perşembe doğan uzaklara kaçar.
Cuma doğan sevgi doludur,
Cumartesi doğan çok çalışmaktan yorulur.
Ama bir de pazar günü doğanlar vardır ki
Şen şakrak neşeli çocuklar olur.
 

Şair Thomas

13. yüzyıl İskoçya’sındaki genç beyefendiler arasında Berwickshire’daki Ercildoune Kalesi Lordu Thomas Learmont kadar zarif ve cana yakın bir kimse daha yokmuş.

O zamanlar insanlar arasında pek de yaygın olmayan zevkleri varmış: Kitaplara, şiire ve müziğe ilgi duyarmış. Hepsinden de öte, doğa üzerine çalışmalar yapmayı, evine yakın tarla ve ormanlık alanları mesken edinmiş hayvan ve kuşları izlemeyi severmiş.

Güneşli bir mayıs sabahı Thomas, Ercildoune Kulesi’nden çıkıp (Eildon Tepeleri’nin yamaçlarından aşağı doğru akan bir nehir olan) Huntly Nehri’nin yanındaki ormanlık alana doğru ilerlemeye başlamış. Güzel bir sabahmış. Hava temiz, aydınlık ve sıcakmış. Her şey o kadar güzel görünüyormuş ki âdeta cennet gibiymiş.

Dalların arasından çıkan ince yapraklar, ağaçları ferah bir yeşil örtüyle kaplıyormuş. Genç adamın bastığı yosun tabakasının arasında bulunan çuha ve anemon çiçeklerinin yüzleriyse gökyüzüne bakıyormuş.

Küçük kuşlar âdeta sesleri çatlayana dek şarkı söylüyor, yüzlerce böcek güneş ışığında bir ileri bir geri uçuyormuş. Nehir kenarındaki neşeli su fareleriyse yaz mevsiminin geldiğini biliyormuşçasına saklandıkları delikten çıkmaya başlayıp bu güzelliklerde bir payları olsun istiyorlarmış.

Thomas, bu güzellik karşısında o kadar mutlu olmuş ki etrafındaki canlıları izlemek için bir ağacın dibine oturmuş.

Thomas ağacın dibinde uzanırken toynak sesleri duymuş. Ses çalılıklardan geliyormuş. Sesin geldiği yöne baktığında hayatında gördüğü en güzel kadının gri bir atın üzerinde ona doğru geldiğini görmüş.

Kadın, pırıl pırıl parlayan ipekten bir avcı kıyafeti giyiyormuş. Kıyafeti bahar aylarındaki taptaze çimenlerin rengindeymiş. Omuzlarında, eteğinin rengiyle çok uyumlu kadifeden bir pelerin varmış. Altın gibi parıldayan sarı saçları omuzlarına dökülüyormuş. Başındaysa güneş ışığında ateş gibi parıldayan değerli taşlardan yapılma bir taç varmış.

Atının semeri saf fildişinden yapılmaymış, kumaşıysa kan kırmızı bir satenmiş. Semerin kolanları fitilli ipekten, üzengileri ise kristalmiş. Atının dizginleri dövme altından yapılmış, hepsinde küçük gümüş ziller asılıymış. Böylece o atıyla yol alırken perilerin şarkılarına benzer sesler yayılırmış etrafa.

Görünüşe bakılırsa kadın bir av peşindeymiş. Çünkü yanında bir av borusu ve bir deste ok varmış. Ayrıca tasmayla bağladığı yedi tane tazıya da öncülük ediyormuş. İyi koku alabilen birkaç tane av köpeğiyse atının yanında başıboş dolaşıyormuş.

Vadi boyunca ilerlerken eski bir İskoç şarkısı söylemeye başlamış. O kadar görkemli bir havası varmış ve elbisesi de o kadar muhteşemmiş ki Thomas’ın içinden yolun kenarında diz çöküp kadına tapınmak gelmiş. Çünkü onun Meryem Ana’nın ta kendisi olduğunu düşünmüş.

Oysa kadın, Thomas’ın yanına gelip onun aklından geçenleri anladığında hüzünlü bir ifadeyle kafasını sallamış.

“Düşündüğünün aksine ben Meryem Ana değilim,” demiş kadın. “İnsanlar bana Kraliçe diye hitap eder fakat ben uzak bir ülkenin kraliçesiyim; Cennetin Kraliçesi değil, Periler Diyarı Kraliçesiyim.”

Gerçekten de söyledikleri doğru gibi duruyormuş. Çünkü o andan itibaren sanki Thomas’a bir sihir yapmış ve ona ihtiyat, tedbir ve sağduyu gibi kavramları unutturmuş.

Ölümlülerin perilerle bir arada olmasının tehlikeli olduğunu biliyormuş fakat kadının güzelliği karşısında öylesine mest olmuş ki bir öpücük alabilmek için ona âdeta yalvarmış. Bu tam da kadının istediği şeymiş, çünkü bir kere adamı öperse onu ele geçirebileceğini biliyormuş.

Dudakları birbirine değdiği anda kadın korkunç bir şekilde değişmiş. Güzel pelerini ve ipekten eteği gitgide yok olmuş ve yerini tıpkı kül rengi gibi gri, uzun bir elbiseye bırakmış. Güzelliği de yavaş yavaş yok olmaya başlamış ve solgun bir yaşlı gibi görünür olmuş. Daha da kötüsü, o gür ve sarı saçları Thomas’ın gözlerinin önünde griye dönmüş. Kadın, zavallı adamın yüzündeki şaşkınlığı ve dehşeti görünce alay edercesine gülmeye başlamış.

“Gördüğün üzere ilk bakıştaki gibi zarif değilim aslında,” demiş kadın. “Ama bunun pek bir önemi yok. Çünkü sen artık kendini bana verdin Thomas. Bundan böyle koskoca 7 yıl boyunca benim hizmetkârım olacaksın. Periler Kraliçesi’ni her kim öperse onunla birlikte Periler Diyarı’na gitmeli ve zamanı doluncaya kadar ona hizmet etmelidir.”

Zavallı Thomas bunları duyduğu anda dizlerinin üstüne çöküp merhamet göstermesi için kadına yalvarmış. Yalvarmış yalvarmasına ama aradığı merhameti bulamamış. Periler Kraliçesi, yüzüne karşı sadece gülmüş ve alaca kır atını Thomas’ın durduğu yere doğru yöneltmiş.

“Hayır, hayır,” diye cevap vermiş yalvarıp yakarmalarına. “Seni öpmemi sen istedin. Şimdiyse bunun bedelini ödemen gerek. O yüzden oyalanmayı bırak ve arkama otur. Çünkü gitme vaktim geldi.”

Böylece Thomas içini çeke çeke ata binmiş. Thomas bindiği anda kadın atın dizginlerini eline almış ve gri at dörtnala koşmaya başlamış.

Hiç durmaksızın ilerlemişler, rüzgârdan da hızlı gidiyorlarmış. Canlıları geride bırakıp büyük bir çöle ulaşıncaya dek ilerlemişler. Kuru, boş ve ıssız olan bu çöl, ufuk çizgisine kadar uzanıyormuş.

En azından Thomas’ın yorgun gözlerine o an öyle görünmüş. Yanındaki tuhaf kişiyle beraber bu çölü geçmesi gerekip gerekmediğini düşünmüş. Eğer geçmesi gerekiyorsa da çölün diğer tarafına sağ salim ulaşma ihtimali var mı diye merak etmiş.

O anda Periler Kraliçesi dizginleri çekip gri atı aniden durdurmuş.

“Şimdi yere inmelisin Thomas,” demiş kadın, mutsuz esirine omuzlarının üzerinden bakarak. “Dizlerinin üstüne çök ve başını dizlerimin üzerine koy. Ben de sana ölümlülerin asla göremeyeceği gizli şeyler göstereyim.”

Thomas attan inmiş, dizlerinin üstüne çökmüş ve başını Periler Kraliçesi’nin dizlerine yaslamış. Bir kez daha çöle doğru baktığında her şeyin değiştiğini görmüş. Çünkü çölün bir ucundan diğer ucuna giden üç tane yol varmış fakat Thomas biraz öncesinde bu yolların farkında değilmiş. Bu üç yolun her biri de birbirinden farklıymış.

Yollardan ilki geniş, düz ve pürüzsüzmüş. Bu yol kumun üzerinde düz bir şekilde ilerliyormuş. Böylece o yolda kim giderse gitsin yolunu kaybetme ihtimali yokmuş.

İkinci yol, ilkinden olabildiğince farklıymış. Dar, dolambaçlı ve uzunmuş. Ayrıca bir tarafı dikenli tellerle diğer tarafıysa dikenli bitkilerle kaplıymış. Bu bitkiler öyle yukarılara uzanıyormuş ve dalları öylesine vahşi ve karmaşıkmış ki o yolu tercih edenler yolculuklarını sürdürmekte zorluk çekermiş.

Üçüncü yolunsa diğer ikisine benzer bir yanı yokmuş; muhteşemmiş. Eğreltiotu, funda ve altın sarısı süpürge otlarının içinden geçen bir bayır boyunca uzanıyormuş. Öyle güzel duruyormuş ki o yolu kullanmak iyi bir fikir gibi görünüyormuş.

“Şimdi,” demiş Periler Kraliçesi. “Bu üç yolun nereye vardığını sana söyleyeceğim. Gördüğün üzere yollardan ilki geniş, düz ve rahat. Bu yüzden bu yolu seçecek birçok kişi olabilir. Güzel bir yol olmasına rağmen yolun sonu kötüdür. Bu yoldan gidenler sonsuza dek pişmanlık duyarlar.”

“İkinciye yani dar yola gelecek olursak yolun tamamı diken ve çalılıklarla kaplı olduğundan nereye vardığını soracak insan pek yoktur. Ama eğer sorarlarsa birçoğu bu yola çıkmak için büyük heyecan duyabilir. Çünkü burası Doğruluk Yolu’dur. Geçmesi zor ve can sıkıcı olsa da bu yol olağanüstü bir şehre, Ulu Kral’ın şehrine çıkar.”

 










На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «İskoç masalları», автора Elizabeth Wilson Grierson. Данная книга относится к жанру «Современная зарубежная литература». Произведение затрагивает такие темы, как «народная мудрость», «культурное наследие». Книга «İskoç masalları» была издана в 2023 году. Приятного чтения!