Gösterdiği bu beyaz nokta, alt tarafı hâlâ gizemini koruyan yüksekçe bir minarenin tepesiydi. Herkes dürbünlere yöneldi ve sisin içindeki bu küçük noktayı sanki genişletebileceklermiş gibi ısrarla izlemeye koyuldular. Gemi hızla yol alıyordu. Birkaç dakika sonra minarenin yanında belli belirsiz bir leke görüldü, sonra iki, sonra üç derken lekeler yavaş yavaş ev silüetine bürünmeye başladılar ve bu ev sırası uzadıkça uzadı. Önümüzde ve sağımızda hâlâ her yer sisle kaplıydı. Biz de bu durumda İstanbul’un; Marmara Denizi’nin kuzey kıyısında, Sarayburnu ve Yedikule arasında yaklaşık dört mil boyunca bir kemer oluşturarak uzanan kısmını keşfetmeye çalışıyorduk. Ancak sarayın bulunduğu tepeler hâlâ sis ile örtülüydü. Evlerin ardında peşi sıra yüksek, beyaz, tepeleri gül renginde güneşle aydınlanan minareler gözüküyordu. Evlerin altında, koyu renkli, şehrin çevresini kesintisiz şekilde bir kemer gibi saran ve denizin dalgaları ile parça parça ettiği, birbirine eşit mesafede yerleştirilen dev kaleler ile güçlendirilmiş burçlarıyla eski surlar ortaya çıkmaya başlıyordu. Kısa süre içinde şehrin iki mil uzunluğundaki bir bölgesi ortaya çıktı, doğrusunu söylemek gerekirse manzara beklentilerimi karşılamıyordu. Lamartine’nin kendi kendine: “İstanbul bu muymuş?” diyerek, “Tam bir hayal kırıklığı!” diye sızlandığı yerdeydik. Tepeler hâlâ sisle örtülüydü, yalnızca evlerin uzun bir sıra oluşturduğu, şehri tamamen düzmüş gibi gösteren kıyılar şeçilebiliyordu. “Kaptan!” diye haykırdım ben de. “İstanbul bu muymuş?” Kaptan kolumdan tutup eliyle işaret ederek “İşte, sözüme itimat etmeyen bir adamcağız!” diye bağırdı. “Oraya bir bakın.” dedi. Gösterdiği yere bakar bakmaz şaşkınlıktan bir çığlık çıktı ağzımdan. Sis bulutunun arkasında gizlenmiş yüksek ve sanki hafifmiş gibi görünen bir kütle, gümüş uçları güneşin ilk ışıkları ile parlayan dört çok büyük ve narin minarenin ortasında ihtişamla yuvarlaklaşarak bir tepenin zirvesinden hâlâ sis ile örtülü gökyüzüne doğru yükseliyordu. “Ayasofya!” diye bağırdı bir denizci ve iki Atinalı hanımdan biri kısık sesle “Hagia Sofia!” dedi. Pruvadaki Türkler ayağa kalktılar. Artık kilisenin önündeydik, devasa kubbeler ve dalsız dev palmiye ağaçlarından oluşan bir orman gibi birbirine karışmış minareler sisin içinden geçti. “Sultan Ahmet Cami!” diye inledi kaptan ve “İşte Bayezid Cami, Nuruosmaniye Cami, Laleli Cami ve Süleymaniye Cami!” diye saymaya başladı. Ama artık kimsenin onu dinlediği yoktu. Örtü hızla açılıvermişti ve her yerden camiler, kuleler, yeşillikler ve üst üste evler ortaya çıkmaya başlamıştı. İlerledikçe şehir yükseliyor ve girintili çıkıntılı, sürekli değişen pırıl pırıl, pembe, yeşil, beyaz yüzünü en ince ayrıntılarına kadar bize gösteriyordu. Sarayın tepeleri uzaklaşan sisin gri fonu üzerinde nazikçe kendi formunu belli ediyordu. İstanbul’un Marmara Denizi’ne bakan, şehrin dört millik bir parçası önümüze serilmişti, karanlık duvarları ile rengârenk evleri suyun üzerine bir ayna gibi net ve keskin bir şekilde yansıyordu.
Birdenbire gemi durdu.
Herkes kaptanın etrafını sarmış, nedenini öğrenmeye çalışıyordu. Kaptan yolculuğa devam edebilmek için sisin dağılmasını beklemek zorunda olduğumuzu açıkladı. Gerçekten de sis kalınca bir perde gibi hâlâ Boğaz’ın girişini gizliyordu. Ancak birkaç dakikadan daha kısa bir süre sonra çok dikkatli ilerlemek kaydıyla yolculuğa devam edebileceğimiz söylendi.
Eski sarayın bulunduğu tepeye doğru yaklaşıyorduk.
Ben de dâhil olmak üzere herkesin merakı iyice artmıştı.
“Şu tarafa dönün.” dedi kaptan. “Tüm tepe karşımızda belirinceye dek bekleyin, bakmayın.”
Döndüm ve bana dans ediyormuş gibi gelen bir taburenin üzerine gözlerimi diktim.
Kaptan birkaç dakika sonra haykırdı: “İşte burası!”
Döndüm. Gemi durmuştu.
Tepeyle yüz yüzeydik, inanılmaz yakındık.
Gölgesi denizin üzerine düşünceye dek dallarını burçlu surların dışına taşıran serviler, sakız ağaçları, köknar ağaçları ve ulu çınar ağaçları ile kaplı büyük bir tepeydi, tüm bu yeşillik yığınının ortasında düzensizce, kimi birbirinden bağımsız kimi grup hâlinde kimi rastgele serpiştirilmiş gibi köşklerin çatıları, gezinti yerleriyle kasırlar, gümüş rengi küçük kubbeler, kafesli pencereleri ve girişik bezemeli kapılarıyla narin ve tuhaf formlu küçük yapılar, arasında bahçeler, koridorlar, avlular ve gizli bölmeler bulunduğuna inanılan hepsi beyaz, küçük, yarı gizli yapılar vardı, bir ormana kapanmış dünyadan bağımsız, gizem ve hüzün dolu koskoca bir şehirdi burası. Tam bu dakikada, güneş üstüne vurduğu hâlde hâlâ ince bir örtü onu kaplıyordu. Kimse görünmüyordu ortalıkta ve en ufak bir çıt bile çıkmıyordu. Tüm yolcular gözlerini dört asırdır şan ve şerefle, zevk ve sefayla, aşk ve mutlulukla, suikastlerle ve kanla dolu anıların taçlandırdığı bu tepeye dikmişti, büyük Osmanlı İmparatorluğu’nun kraliyet sarayına, kalesine ve artık dev mezarı olan bu tepeye bakarken kimse konuşmuyor, yerinden kıpırdayamıyordu. Aniden geminin ikinci kaptanı “Beyler, bakın Üsküdar!” diye bağırdı.
Üsküdar
Hepimiz Anadolu yakasına doğru döndük. Altın semt Üsküdar’ın tepeleri sabahın sisi ile örtülmüştü, sanki bir perinin sihirli değneğinin dokunuşu ile ortaya çıkıvermiş gibi tatlı ve taze, üzerine kurulduğu tepelerin zirvelerine ve yamaçlarına alabildiğine yayılmıştı. Bu manzarayı kim tarif edebilirdi ki? Kendi şehirlerimizi anlatmaya çalışırken kullandığımız dil bu şehirdeki muazzam renk ve perspektif çeşitliliğini, şehir ve kırsalın, gösterişin ve sadeliğin, Avrupa ve Doğu’nun, keyif ile ciddiyetin, kaba saba olanla zarif olanın muhteşem harmanlanışını tasvir etmeye yetmeyecektir. Aralarından kar gibi beyaz yüzlerce caminin yükseldiği sarılı kırmızılı binlerce ev, binlerce yemyeşil gür bahçe, üst tarafta Doğu’nun en büyük mezarlığının yer aldığı devasa bir servi ormanı, şehrin kenarlarında boydan boya beyaz bir kışla, grup grup ev ve servi ağaçları, yamaçlara yayılmış küçük köyler, tüm bunların tam arkasında yeşilliklerin arasına gizlenen başka başka köyler, ufuğu bir perde gibi kapatan dağların yarısına kadar uzanan beyaz minareler ve kubbe tepeleri ile dolu bir şehir düşünün, ucu bucağı olmayan bir bahçenin içine kurulmuş, yer yer frenk incirleri ile kaplı, yeşillikler ve çiçekli koylara açılan ve tüm bu güzelliklerini Boğaziçi’nin bir ayna gibi yansıttığı şehir.
Ben Üsküdar’ı izlerken, arkadaşım keşfettiği başka bir semti göstermek için dirseği ile beni dürttü. Gerçekten de Marmara Denizi’ne doğru dönünce, yine Anadolu yakasında, Üsküdar’ın hemen ötesinde, geminin çoktan geçtiği ancak şimdiye kadar sisle örtülü olduğu için fark etmediğimiz evlerin, camilerin ve bahçelerin oluşturduğu bir sıra vardı. Dürbünle bakınca kahveler, çarşılar, Avrupa stili evler, limanlar, bahçeleri saran duvarlar, kıyı boyunca dağınık hâldeki tekneler çok net seçiliyordu. Burası; Bizans’ın ezelî rakibi Kalsedon’un antik harabelerinin üzerine kurulan yargıçların köyü, Kadıköy’dü. Kalsedon İsa’dan altı yüz seksen beş yıl önce İstanbul’un merkezi karşı yaka yerine bu kıyılarda bir şehir inşa ettikleri için delfi kâhinleri tarafından körler takma adını alan Megaryalılar tarafından kurulmuştur. “İşte üç şehir gördük bile!” dedi kaptan “Gözünüz üzerlerinde olsun çünkü ardı ardına yenileri çıkacak karşınıza.”
Sarayburnu Tepesi ile Üsküdar arasında gemi hareketsiz bekliyordu. Sis tam karşımızdaki Galata ve Pera’yı örttüğü gibi Boğaziçi’ni de gizliyordu. Yanımızdan mavnalar, vapurlar, guletler, küçük yelkenliler geçiyordu ama kimse onlara bakmıyordu. Tüm gözler bu Frenk kentini kaplayan gri örtünün üzerindeydi. Sabırsızlıkla ve mutlulukla titriyordum. Birkaç dakika içinde karşılaştığımız manzara ruhumda fırtınalar koparacak kadar muazzam olacaktı. Ellerim titrediği için dürbünü gözlerimde sabit tutmaya çalışırken zorlanıyordum. Kaptan beni izliyordu, adamcağıza heyecanım zevk veriyordu âdeta. Ellerini ovuşturarak “Tamam! Tamam!” deyip duruyordu.
Nihayet sis perdesinin arkasından önce beyaz birtakım lekeler; sonra büyükçe bir tepenin belli belirsiz hatları, ardından güneş ışınlarının çarptığı pencerelerden yayılan ışıklar ve biri diğerinin üzerinde rengârenk sayısız evden oluşan bir tepe ile ışık dolu Pera ve Galata ortaya çıkmıştı; minareler, kubbeler ve serviler ile taçlanmış çok yüksek semtlerdi bunlar, zirvesinde elçilerin anıtsal sarayları ve Galata’nın büyük kulesi, bunlara yürüme mesafesinde Tophane’nin engin cephaneliği ve gemi ormanı görünmeye başladı. Sis, gitgide seyrelirken, şehir hızla Boğaziçi’ne doğru uzuyor gibiydi ve tepelerden caminin beyaz lekelerinin düştüğü, engin denize kadar ardı ardına köyler, sahil saraylar, kasırlar, bahçeler, köşkler, korular ve uzaktan sislerin içine gizlenmiş, sadece güneşin aydınlattığı tepeleri görünen köyler bir renk cümbüşü, bolca yeşil, anlamsız nidalar attıracak kadar güzel bir zarafet ve neşeyle birlikte ortaya çıkıyordu. Yolcular, gemiciler, Türkler, Avrupalılar, çocuklar, gemideki herkesin ağzı açık kalmıştı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Ne yöne bakacağımızı şaşırmış hâldeydik. Bir yandan Üsküdar ve Kadıköy diğer yandan Sarayburnu’nun tepeleri, tam karşımızda Galata, Pera ve Boğaziçi vardı. Tümünü görebilmek için kendi etrafımızda dönüp durmamız ve sağa sola bakmamız gerekiyordu nitekim öyle de yapıyorduk, bir yandan her tarafa ateşli bakışlar fırlatıyor, bir yandan nefesimizi kesen bir mutlulukla hiç konuşmadan yalnızca beden diliyle anlaşıyor, gülüşüyorduk. Ne güzel anlardı, Allah’ım!
Sandalcılar ve Galata Kulesi
Yine de; şehrin en güzel ve en büyük parçasını henüz görmemiştik. Sarayburnu yakınlarında hâlâ hareketsizce duruyorduk, İstanbul’un en muazzam manzarasına sahip olan Haliç, geminin burnu dönmeden görünmeyecekti. Kaptan hareket emrini vermeden önce “Beyler, dikkatli olun!” diye bağırdı. “Şimdi en dikkatli olmanız gereken yere geldik. Üç dakika içinde İstanbul ile yüz yüze olacağız!”
Bir üşüme aldı beni.
Birkaç dakika daha bekledik.
Ah! Kalbim nasıl da atıyordu! Yanıp kavrulan ruhumla o kutsal kelimenin dökülmesini bekliyordum: “İleri!”
“İleri!” diye bağırdı kaptan.
Gemi hareketlendi.
Gidelim! Krallar, prensler, Karun, dünyanın en şanslı ve en güçlü insanları işte o an size öyle acıdım ki! Benim yerimde, tam burada bu gemide olabilmek sahip olduğunuz tüm serveti feda etmeye değerdi, şu manzarayı bir imparatorluğa değişmezdim.
Bir dakika, bir dakika daha, Sarayburnu’nu geçiyoruz, rengârenk ve muazzam bir ışıkla dolu devasa bir tepeyi görür gibi oluyorum ve işte nihayet burnu dönüyoruz. İşte İstanbul! Muazzam, muhteşem, mükemmel İstanbul! Yaratılışa ve insanlığa verilmiş en büyük armağan! Böylesi bir güzelliği hayal bile edemezdim.
Şimdi seni hangi zavallı tasvire kalkışabilir! Kim, hangi aciz kelimelerle senin bu ilahi güzelliğini anlatmaya yeltenebilir! İstanbul’u anlatmaya kim cesaret edebilir? Chateaubriand, Lamartine, Gautier hepsinin dili tutulmadı mı senin karşında? İmgeler ve kelimeler zihinlerinde izdiham yaratsa da iş yazmaya gelince kalemlerinden kaçmadılar mı? Şimdi ben izliyor, konuşuyor, umutsuzca ve beni serseme çeviren bir şehvetle gördüklerimin hepsini yazıyorum. Hadi bakalım! Bu sırada Haliç geniş bir nehir gibi tam önümüzde duruyor; burada birbirine eşit iki yükselti her iki kıyıda sekiz millik tepeleri, vadileri, surları bir kemer gibi çevreler ve bu yükseltilerde kat kat yüzlerce yapı ve bahçe, sıra sıra dizilmiş renk renk evler, camiler, pazarlar, çarşılar, saraylar, hamamlar bulunur; tüm bunların tam ortasında ise fil dişi sütunlar gibi gökyüzüne yükselen ve tepeleri pırıl pırıl parlayan minareler, tepelerden denize kadar koyu şeritler hâlinde kenar mahalleleri ve surları çevreleyen servi ormanları çıkıntılık eder, neredeyse her yanı kaplayan güçlü bir bitki örtüsü çatılar arasında kıvrılır ve denizin kıyılarına doğru eğilir. Sağ tarafta, önünde bir direk ve bayrak ormanıyla Galata, Galata’nın üzerinde Avrupa stili saraylarının keskin hatlarıyla göğe yükseldiği Pera, onun önünde iki kıyıyı ve her iki yönde akan renk renk birbirine zıt iki kalabalığı birleştiren bir köprü, sol tarafta devasa kurşuni kubbeleri ve yaldızlı minareleri ile arzıendam eden camilerin bulunduğu engin tepelerin üzerine serilmiş İstanbul, beyaz ve pembe Ayasofya, altı minareli Sultan Ahmet Cami, on kubbeyle taçlandırılan Süleymaniye Cami, sulara gölgesi düşen Pertevniyal Valide Sultan Cami, dördüncü tepenin üzerinde Fatih Cami, beşinci tepenin üzerinde Yavuz Selim Cami, altıncı da Tekfur Sarayı ve hepsinin en tepesinde Çanakkale Boğazı’ndan Karadeniz’e kadar olan iki kıtanın da kıyılarına hâkim Serasker Kapısı’ndaki beyaz kule bulunur. Bulunduğumuz yerden İstanbul’un altıncı tepesi ve Galata’nın ötesinde bir şey görünmüyor, yalnızca belli belirsiz figürler, şehirlerin ve kenar mahallelerin burunları, limanlar, donanmalar, ormanlar hepsi gibi mavimsi ufukta o kadar küçük görünüyorlardı ki sanki gerçek değillermiş de hepsi ışığın ve havanın aldatmacasıymış gibi. Bu fevkalade tablonun ayrıntıları nasıl olur da dile dökülür! Bakışlarımı birkaç dakikalığına yakındaki kıyılara uzatıyorum, bir Türk evine ya da yaldızlı bir minareye bakıp kalıyorum ancak hemen sonra gözlerim bu aydınlık derinliğe o kadar gömülüyor ki iki kıyı ve iki şehir üzerinde gezinen gözlerime, gördüklerim karşısında afallayan zihnim güç bela eşlik ediyor.
Tüm bu güzelliğin üzerine sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen tasasız bir ihtişam yayılmıştı: öyle bir ihtişam ki gençlik zamanlarından kalma peri hikâyelerini ve hayallerini zihnimde yeniden canlandırıyor ancak ne olduğunu bilemiyorum bir türlü; hayali, gerçeğin dışına sürükleyen, havada uçuşan, esrarengiz ve heybetli bir şey bu. Gökyüzü; süt beyaz cam renginin ve gümüşün en yumuşak tonlarında ve bu hâliyle etrafındaki her şeyi eşsiz bir netlikte gösteriyor; üzerinde erguvani şamandıraların tıngırdadığı safir rengindeki deniz ise minarelerin uzun, beyaz yansımalarını titretiyor, kubbeler ışıldıyor, etraftaki uçsuz bucaksız bitki örtüsü sabahın ayazında sallanıyor, heyecanla titriyor, güvercin sürüleri camilerin etrafında kanat çırpıyor, binlerce boyalı ve yaldızlı kayık suyun üstünde sallanıyor ve Karadeniz’den esen rüzgâr binlerce bahçenin kokusunu buraya kadar getiriyor ve karşılaştığım bu cennet beni öyle serseme çeviriyor ki bildiğim ne varsa unutmuş hâlde geriye dönüp baktığımda Asya kıyılarındaki Üsküdar’ın gösterişli güzelliği ile başlayıp Bitinya Dağı’nın karlı zirveleri ile sona eren manzarayı görünce bir merak ve hayret duygusu yine yükseliyor içimde, bu sırada küçük adalar ve beyaz yelkenlilerle dolu Marmara Denizi, gemilerin süzüldüğü Boğaz, her iki yakada da uzadıkça uzayan bir sıra hâlinde dizilmiş villalar, saraylar ve köşklerin arasından kıvrılıp Doğu’nun en güzel tepeleri arasında gizemli bir şekilde gözden kayboluyor. Ah, evet, kesinlikle yeryüzündeki en güzel manzara, kim bunu inkâr ederse Tanrı’ya da yarattıklarına da büyük hakaret etmiş olur. Bundan daha güzel bir manzara; insan aklını aşar.
İlk heyecanım geçince yolculara baktım, kimseden çıt çıkmıyordu. Atinalı iki hanımın gözleri nemliydi; Rus hanım ise bu çok kıymetli anda küçük Olga’ya sıkı sıkı sarılmıştı. Soğuk nevale İngiliz rahibin bile ilk kez sesini duyuyorduk, durup durup “Wonderful! Wonderful!”1 diye inliyordu.
Gemi, köprünün biraz ilerisinde durmuştu; birkaç dakika sonra; Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi hamalların oluşturduğu bir kalabalık etrafımızı saran küçük teknelerden güverteye tırmandı, anlaşılmaz bir İtalyanca ile küfürler ederek üzerimize ve eşyalarımıza saldırdı.
Nafile bir direniş sonrasında, pes ettim, gidip kaptanı kucakladım, Olga’yı öptüm, herkesle vedalaştım ve arkadaşımla birlikte bizi gümrüğe götürecek olan dört kürekli bir kayığa bindim. Birlikte bir labirenti andıran dar sokaklardan tırmanarak Pera’nın tepelerinin zirvesindeki Bizans oteline vardık.
О проекте
О подписке
Другие проекты