Читать книгу «İstanbul» онлайн полностью📖 — Edmondo De Amicis — MyBook.
cover

Edmondo De Amicis
İstanbul

Edmondo De Amicis, 1846 yılında İtalya’nın Oneglia şehrinde doğdu. Modena Askerî Akademisinden mezun oldu. Piyade subayı olarak görev yaptı. Askerî gazetede fıkra ve makaleler yazdı. Yazdığı yazıları büyük bir hayran kitlesi tarafından zevkle okunan Amicis daha sonra ordudan ayrıldı. Yaşamının geri kalanında yazarlık yaptı. Seyahat etmeyi seven bir yazar olarak İspanya’dan başlayıp Türkiye’ye kadar birçok yeri gezmiştir. Eserlerinde siyasi ve sosyal konuları işlemiştir. 11 Mart 1908 tarihinde yanında kaldığı İskoç bir yazarın evinde, Bordighera’da vefat etti.

Burcu Ün, 1991 yılında İstanbul’da doğdu. 2013 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. İtalya Perugia Yabancı Diller Üniversitesinde kısa süreli dil eğitimi gördü. İtalyan Kültür Merkezinin İtalyanca öykü yarışmasında birinci oldu. 2013 yılından beri İtalyan Ticaret ve Sanayi Odasında çalışmaktadır. 2015 yılında Nicolai Lilin isimli yazarın Serbest Düşüş isimli kitabını çevirdi.

Pera’dan Sevgili Dostlarım Enrico Santoro, Giovanni Rossasco ve Fausto Alberi’ye



“Amigos, es este mi último libro de viaje; desde adelante no escucharé mas que las inspiraciones del corazón.”

Luis de Guevara, Viaje en Egypto.

VARIŞ


İstanbul’a giriş yaptığımızda hissettiğim heyecan, Messina Boğazı’ndan İstanbul Boğazı’na varana kadar geçen 10 günlük gemi yolculuğumuz boyunca gördüğüm her şeyi neredeyse unutturdu. Masmavi ve bir göl gibi durgun İyon Denizi, günün ilk ışıklarının pembe tonlarıyla boyanmış Mora Yarımadası’nın uzak dağları, gün batımında altın gibi parlayan Yunan takımadaları, Atina harabeleri, Selanik Körfezi, Limni, Bozcaada, Çanakkale Boğazı ve yolculuğum boyunca beni eğlendiren, güldüren pek çok kişi ve olay Haliç’i gördükten sonra zihnimde yavaş yavaş solmaya başladı, eğer şimdi tüm bunları anlatmak istersem hafızamdan çok hayal gücümü çalıştırmam gerekecek. Kitabımın ilk sayfası canlı ve sıcak olsun istediğim için hikâyemi, Marmara Denizi’nin ortasında, gemi kaptanının bana ve arkadaşım Yunk’a yaklaştığı, ellerini omuzlarımıza koyup o sıcak Palermo aksanıyla: “Beyler! Yarın sabahın tan vaktinde İstanbul’un ilk minarelerini göreceğiz.” dediği, yolculuğun o son gecesinden anlatmaya başlamak daha doğru olacaktır.

Ah! Para ve can sıkıntısı ile dolu, yıllar önce aklına esip İstanbul’a gitmeye yeltenerek yirmi dört saat içinde tüm ihtiyaçlarını tedarik eden, bavulunu toplayan ve sanki kırda ufak bir seyahate çıkar gibi sessiz sakin yola koyulan, nitekim son ana kadar rotası belirsiz, Baden-Baden yoluna sapsa daha mı iyi olurdu diye düşünüp duran benim sevgili okurum! Eğer geminin kaptanı size “Yarın sabah İstanbul’u göreceğiz.” derse siz ona soğukkanlılıkla “Ne güzel!” diye cevap verirdiniz. Ancak, bu arzuyu on yıl boyunca içinde besleyip büyütmüş, soğuk kış gecelerini kederli kederli Doğu haritasını inceleyerek geçirmiş, yüz cilt kitap okuyarak onu hayallerinde canlandırmaya çalışmış, Avrupa’nın yarısını sırf diğer yarısını göremediği için kendini avutmak için dolaşmış, bu tek amaç için bir yıl boyunca bir masanın başına çakılıp kalmış, binlerce küçük fedakârlıkta bulunmuş, hesap üstüne hesap yapmış, boş hayaller kurmuş, evdeki savaşa göğüs germiş, nihayet denizin üstünde uykusuzca dokuz gece geçirdikten sonra gözlerinin önüne serilecek o aydınlık ve muazzam görüntünün karşısında, evini terk ederek geride bıraktığı sevdiklerini düşünürken neredeyse pişmanlığa yakın o duygu ile karışan mutluluğu hissetmiş biri olsaydınız, “Yarın sabahın tan vaktinde İstanbul’un ilk minarelerini göreceğiz.” sözlerinin anlamını bilirdiniz ve bu sözlere soğukkanlılıkla “Ne güzel!” diye cevap vermek yerine geminin korkuluklarına korkunç bir yumruk indirirdiniz.

Tüm bu muazzam beklentinin, bir hayal kırıklığına dönüşmeyeceğinden emin olmak arkadaşım ve benim için oldukça büyük bir zevkti. Aslında İstanbul için zaten hiçbir şüpheye yer yoktur, ne yaptığını çok iyi bilen en güvensiz gezgin bile burada hayal kırıklığına uğramayacağına emindir ve geçmişin etkisinin ya da özel bir hayranlığın bununla bir ilgisi yoktur. Bu şehir; şairleri, arkeologları, büyükelçileri, tüccarları, prensesleri, denizcileri, hem Kuzey’in hem de Güney’in çocuklarını hayrete düşüren evrensel ve yüce bir güzelliğe sahiptir.

Tüm dünya, buranın dünyanın en güzel yeri olduğu konusunda hemfikirdir. Seyyahlar buraya vardıklarında akıllarını yitirirler. Perthusier kekeler, Tournefort şehri anlatmak için insan dilinin güçsüz ve yetersiz kaldığını söyler, Pouqueville buranın başka bir dünyadan çalındığına inanır, Croix âdeta sarhoş olmuştur, Vikont Marcellus kendinden geçer, Lamartine Tanrı’ya şükreder; Gautier gördüğü şeyin gerçek olduğundan kuşku duyar ve hepsi de pırıl pırıl bir üslupla tasvir üstüne tasvir yığarak düşüncelerinin yanında ezik kalmayacak kelimeleri seçip bulabilmek için kendilerine boş yere eziyet ederler. Sadece Chareaubriand İstanbul’a varışını şaşırtıcı bir sakinlikle anlatır, ancak o bile buranın evrenin en güzel manzarasına sahip olduğunu söylemeden edemez; ünlü Lady Montagu da aynı cümleyi telaffuz eder ancak ilk sırayı çok meşgul olduğu kendi güzelliğine ayırmak istediğini belli edercesine cümlenin başına bir “belki” ekler. Tüm bu insanlar arasında “Gençliğin en tatlı hayalleri ve ilk aşk rüyaları bile bu büyülü yerlere attığınız o ilk adımla ruhu istila eden tatlı duygunun yanında sönük kalır.” diyen vakur Alman ile “İstanbul’u görenler onun karşısında dehşete kapılır.” diyen bir Bir Fransız âlimi de vardır. Yüzlerce kez tekrar edilen bu ateşli kelimelerin yirmi dört yaşında başarılı bir ressamın ve yirmi sekiz yaşında başarısız bir şairin zihninde yarattıklarını hayal edin. Fakat elbette İstanbul hakkındaki bu parlak övgüler bize yetmediği için denizcilerin de tanıklığına başvurduk. Bu zavallı cahiller bile karşılaştıkları güzelliği anlatabilmek için sıra dışı bir kelime kullanmak ya da karşılaştırmalar yaparak duygularını ifade etmek zorunda hissettiler, gözlerini oraya buraya çevirip parmaklarını ovuşturarak, sesleri sanki çok uzaktan geliyormuş gibi mırıldanıp, artık kelimelerin yetmediği yerlerde halkın şaşkınlığını ifade etmek için kullandığı ağır ve abartılı hareketlere başvurarak kendilerini anlatmaya çalıştılar. Dümen şefi, “İnanın bana beyler…” dedi. “Güzel bir sabahta İstanbul’a giriş yapmak bir insanın hayatında yaşayacağı en güzel şeydir.”

Hava da şansımıza güzeldi, bulutsuz ve ılık bir akşamdı; deniz, geminin kalçalarını hafif bir uğultu ile okşuyordu; direkler ve en incesine kadar gemideki sicimlerin tümü yıldızlarla kaplı gökyüzünün altında hareketsizce uzanıyordu, öyle ki gemi hiç kıpırdamıyordu sanki. Pruvada uzanan bir Türk kafilesi vardı, yüzlerini; beyaz sarıklarına gümüşten bir hale çizen aya dönmüşler keyifle nargilelerini içiyorlardı, geminin kıç tarafında ise her ülkeden birini görmek mümkündü, aralarında gemiye Pire’den binmiş aç biilaç Rum komedyenler de vardı. Anneleri ile Odessa’ya giden Rus kız bebeklerin arasında, dilini anlamadığım için şaşıran ve üç kez aynı soruyu sormasına rağmen hiçbir anlaşılır cevap alamadığı için sinirlenen küçük Olga’nın yüzünü hâlâ görür gibiyim. Bir tarafımda dürbünüyle Marmara takımadalarını arayan, ters dönmüş bir boruyu andıran şapkasıyla şişman ve pasaklı bir Rum papazı, diğer tarafımda üç gündür ağzından tek kelime çıkmayan ve kimsenin yüzüne bile bakmayan, bir heykel gibi soğuk ve kaskatı Protestan bir İngiliz rahibi, önümde, biri onlara bakar bakmaz, yüzlerini hemen denize dönüp yandan göstermek isteyen kırmızı şapkalı ve omuzlarından dökülen örgülü saçlarıyla iki güzel Atinalı hanım, biraz daha ileride parmakları arasında Doğu işi bir tespihin boncuklarını dolaştıran Ermeni bir dükkân sahibi, eski zaman kostümleri giyinmiş bir grup Yahudi, beyaz iç etekleriyle Arnavutlar, vara yoğa kederlenen bir Fransız mürebbiye, yüzlerinden ne nereli oldukları ne de ne iş yaptıkları anlaşılamayan birkaç yolcu ve tüm bu insanların ortasında, tentelerin altında ve döşeklerin, desenli yastıkların üzerinde, şekil şekil, renk renk bir sürü ıvır zıvırın arasında birbirine dolanmış oturan fesli bir babadan, başörtülü bir anneden ve şalvarlı iki küçük kız çocuğundan oluşan küçük bir Türk ailesi vardı.



İstanbul’un yakınlaştığı nasıl da hissediliyordu! Etrafta sıra dışı bir canlılık vardı. Fenerin ışığında bir görünüp bir kaybolan yüzlerin tümü neşeli ve gülen yüzlerdi. Rus kız çocukları “Zavegorod! Zavegorod!” diye İstanbul’un Rusça eski adını bağırarak annelerinin kucaklarına atlıyorlardı. Kalabalığın arasından geçerken, sağda solda Galata, Pera, Üsküdar, Büyükdere, Tarabya gibi isimler duyuluyordu ve bu isimler tutuşturulan dev bir ateşin çıkan ilk kıvılcımları gibi hayal gücümde parlıyordu. Denizciler de hayatın tüm sıkıntılarını bir saatliğine de olsa unutabildikleri bu şehre yaklaşmaktan memnundular. Pruvadaki sarıklıların yarattığı beyaz kümenin ortasında olağanüstü bir hareketlenme vardı: bu tembel ve soğukkanlı Müslümanlar bile Kur’an’ın bahsettiği gibi “bir taraftan toprağa iki taraftan denize bakan” bu Ümmü Dünya’nın ufukta dalgalanan olağanüstü silüetini gönül gözüyle izliyorlardı. Gemi buharın itici gücüne ihtiyaç duymadan, üzerindekilerin sabırsızlığı ve arzularının itici gücüyle kendiliğinden hareket edecekmiş gibiydi. Zaman zaman denize bakmak için küpeşteden sarkıyordum ve suyun uğultularına karışan yüzlerce ses sanki benimle konuşmaya çalışıyordu. Bunlar beni seven insanların sesleriydi ve: “Haydi, git evlat, haydi birader, haydi arkadaş git de İstanbul’un tadını çıkar, sen kazandın, şimdi mutlu ol, Tanrı senin yanında olacak.” diyorlardı.

Gece yarısına doğru yolcular güverteye inmeye başladılar. Arkadaşım ve ben sonlardaydık ve bir kaplumbağa gibi ağır ağır yürüyorduk çünkü Marmara Denizi’nin dar geldiği bu neşeyi dört duvar arasına kapatmayı canımız hiç istemiyordu. Basamakların yarısına kadar inmişken, kaptanın sesini duyduk, ertesi sabah bizi kaptan köşküne davet ediyordu. “Güneş doğmadan önce uyanmış olun!” diye bağırıyordu mahzen kapısına yaklaşarak. “Geç kalanı denize attırırım!”

Dünya dünya olalı bundan daha gereksiz ve yersiz bir tehdit duymamıştır, çünkü ben tüm gece gözümü bile kırpmadım. İnanıyorum ki II. Mehmet, Konstantin şehrinin silüeti gözlerinin önünde onu heyecanlandırır iken, bir o yana bir bu yana döne döne yatağının çarşaflarını değiştirdiği Edirne’deki o meşhur gecesinde; beklemekle geçirdiğim şu yirmi dört saatlik sürede benim ranzamda dönüp durduğum kadar dönüp durmamıştır. Sinirlerim yatışsın diye bine kadar saymayı, geminin yardığı suların odamın lumbar deliğine çarparak oluşturduğu beyaz köpüklerden gözlerimi ayırmamayı, buhar motorunun monoton gürültüsü içindeki ahenkli melodileri mırıldanmayı bile denedim ancak hiçbiri işe yaramadı. Ateşim vardı, nefessiz kaldığımı hissediyordum ve gece bana hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Bir parça gün ışığı görür görmez yataktan fırladım; Yunk çoktan ayaktaydı; alelacele giyindik, üç atlayışta güverteye tırmandık.

Kahretsin!

Sis vardı.

Öyle bir sis ki ufuk çizgisinin her iki tarafını da kaplıyordu, yağmur kaçınılmaz gibiydi. İstanbul’a ilk giriş yapacağımız o mükemmel sahne uçup gitmiş, kurduğumuz en ateşli hayal suya düşmüştü, yolculuğumuz tek kelime ile “hiç olmuştu!”

Bu durum beni yıkmıştı. Tam bu sırada her zamanki minik küçük gülümsemesiyle kaptan ortaya çıktı. Fazla konuşmaya gerek yoktu, bizi görür görmez hâlimizi anladı, ellerini omzumuza atarak bizi teselli etmek için:

“Bir şey olmaz, bir şey olmaz. Korkmayın beyler. Hatta bu sise şükredin. Sis sayesinde İstanbul’u hayal bile edilemeyecek hâliyle göreceksiniz. İki saate kalmaz hava muhteşem olacak. Sözüme güvenin.” dedi.

Kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum.

Kaptan köşküne çıktık.

Pruvadaki tüm Türkler yüzlerini İstanbul’a karşı dönmüş, kilimlerin üzerinde bağdaş kurmuş oturuyorlardı. Birkaç dakika içinde diğer tüm yolcular dışarı çıkmışlardı, hepsinin de ellerinde türlü türlü dürbünler vardı ve bir tiyatro salonunun balkonuna dizilir gibi uzun bir sıra hâlinde küpeştenin soluna dayandılar. Temiz bir meltem esiyor, kimseden çıt çıkmıyordu. Tüm gözler ve tüm dürbünler yavaş yavaş Marmara Denizi’nin kuzey kıyılarına doğru döndü, ancak hâlâ hiçbir şey görünmüyordu.

Bununla birlikte sis ufukta beyazımsı bir bant oluşturuyor, üzerinde altın renginde ve bulutsuz bir gökyüzü parlıyordu.

Tam önümüzde, pruvanın oraya doğru, eskilerin Demonesi dedikleri Bizans Sarayı’nın zevk ve sefa yeriyken şimdilerde İstanbul sakinlerinin bir buluşma ya da festival alanı olarak kullandıkları dokuz adadan oluşan bir küçük takımada ve Prens Adaları belli belirsiz görünüyordu.

Marmara Denizi’nin iki kıyısı hâlâ tamamıyla gizliydi.

Nitekim bir saat geçer geçmez tepelerden görünmeye başladı.

Ancak; eğer şehrin şekli aklınızda net değilse, İstanbul’a ilk girişin tasvirlerini anlayabilmeniz imkânsızdır. Avrupa’dan Asya’yı ayıran ve Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birleştiren Boğaziçi Köprüsü’nü okur hayalinde canlandırabiliyor farz edelim. Böylece Asya kıyıları sağda, Avrupa kıyıları solda uzanır, yani bi tarafta eski Trakya bir tarafta eski Anadolu. İleri gittikçe, yani denizin bu koluna iyice sokuldukça, sol tarafta, girişi hemen geçince, Boğaz’la neredeyse dik bir açı oluşturan oldukça dar bir liman bulunur; bu körfez öküz boynuzu şeklinde kıvrılarak birkaç kilometre boyunca Avrupa topraklarına bir eğri çizer ve burası Bizans limanı iken üç kıtanın zenginliği buraya aktığı için adına Altınboynuz, yani bereket boynuzu derler. Bir taraftan Marmara Denizi diğer taraftan Altınboynuz (Haliç) ile yıkanan, vaktiyle Bizans’ın yer aldığı Avrupa toprağının bu köşesinde, yedi tepe üzerine kurulu Türk şehri İstanbul yükselir. Haliç ve Boğaziçi’nin çevrelediği diğer köşede ise Frenk semtleri Galata ve Pera vardır. Haliç’in tam karşısında, Anadolu kıyısının yamaçlarında Üsküdar görülür. İstanbul denilen bu yer, denizin birbirinden ayırdığı üçüncüsünün diğer ikisinin karşısında, birbirine bakan bu üç büyük semtten oluşur. Bu üç semt birbirlerine o kadar yakınlardır ki, tıpkı Paris ve Londra’nın Sen Nehri ve Thames Nehri gibi her birinin kıyılarından diğer ikisinin binaları açıkça görülebilir. İstanbul’un üzerinde yükseldiği ve Haliç’e doğru kıvrılan üçgenin köşesinde meşhur Sarayburnu bulunur, burası Altınboynuz’un iki kıyısını yani İstanbul’un en geniş ve en güzel bölümünü Marmara Denizi’nden gelen yolculardan son ana kadar saklar.

Denizci gözleriyle İstanbul’un ilk silik görüntüsünü seçebilen geminin kaptanıydı.

İstanbul’a ilk kez gelen İki Atinalı hanım, Rus aile, İngiliz rahip, Yunk, ben ve diğerleri bir grup hâlinde kaptanın çevresini sarmış sessizce duruyorduk, gözlerimiz sisin üzerinde nafile bir çabayla yorulurken kaptan kolunu sola, Rumeli yakasına doğru uzatarak bağırdı: “Beyler, işte ilk manzara!”





На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «İstanbul», автора Edmondo De Amicis. Данная книга относится к жанру «Книги о путешествиях». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «итальянская литература». Книга «İstanbul» была издана в 2024 году. Приятного чтения!