‘Neden sessiz duruyoruz? Conall Sarıpençe için bir şarkı söylemeye başlayın,’ dedi baş ozan. Kralım, sizi temin ederim, söyledikleri şarkı umrumda falan değildi çünkü iyi dostlar olmadıklarını anlamıştım. Şarkıyı bitirdiklerinde baş ozanın yanına gittiler. ‘Şimdi mükâfatlarını ver,’ dedi baş ozan ve emin olun kralım, bu kez verecek hiçbir mükâfat kalmamıştı. Bu yüzden onlara ‘Sizin için bir mükâfatım yok,’ dedim. Bu kez şiddetle mırıldanmaya başladılar. Ben de barakanın arkasındaki çayırlığa açılan pencereden atladım. Ormana doğru olabildiğince hızlı koşmaya başladım. O zamanlar çevik ve güçlüydüm; kedilerin peşimden mırıldana mırıldana koştuklarını fark edince oradaki yüksek ve dalları sıkı bir ağaca tırmandım. Bu şekilde olabildiğince saklandım. Kediler beni ormanlıkta aramaya başladılar, ancak bulamadılar; yorulduklarında her biri bir diğerine geri dönmeleri gerektiğini söyledi. Fakat o sırada başlarındaki tilki renkli tek gözlü kedi, ‘Sizin iki gözünüzle göremediğinizi ben tek gözümle görüyorum, ağacın tepesinde bir serseri var,’ dedi. O bunu söyleyince bir tanesi ağaca tırmanmaya başladı, benim olduğum yere gelirken bir savaş aleti çıkarıp onu öldürdüm. ‘Bak sen şu işe! Dostlarımı bu şe kilde kaybedemem, ağacın kökünün etrafında toplaşın ve kazmaya başlayın, böylelikle şu katil toprağa düşsün,’ dedi tek gözlü kedi. Bunun üzerine ağacın çevresine toplandılar ve kazmaya başladılar. Kollara ayrılan kökün ilkini kestiler, ağaç hafiften sallandı, ben de bir çığlık attım ki bu şaşılacak bir şey değildi. Ormanın yakınlarında bir rahip vardı; yanında da on adam bulunuyordu. Bu rahip, ‘Zor durumda olan bir adam bağırdı, ona yardım eli uzatmalıyız,’ dedi. Adamlardan en bilgesi, ‘Çığlığı tekrar duyana kadar bekleyelim,’ dedi. Kediler deli gibi kazmaya devam ediyordu, nihayetinde diğer kökü de parçaladılar; bunun üzerine ben de bir çığlık daha attım ve bu sefer ki çok güçlüydü. ‘Kesinlikle yardıma ihtiyacı olan bir adam bu, hemen harekete geçelim,’ dedi rahip. Yola koyulmak için hazırlanmaya başladılar. Kediler iyiden iyiye kendilerini göstermeye başlayıp üçüncü kökü de parçaladılar ve ağaç âdeta yıkıldı. O zaman üçüncü çığlığımı attım. Gözüpek adamlar hızlandılar, kedilerin ağaca yaptığı şeyi gördüklerinde küreklerle kedilerin üzerine atıldılar; kediler ve adamlar bir kavgaya tutuştular ta ki kediler kaçana kadar. Kralım, emin olun, sonuncusu kaçana kadar yerimden kımıldamadım bile. Sonrasında ise evime döndüm. Bu, içinde bulunduğum en zor durumdu; hatta bana göre o kediler tarafından parçalanmak, Lochlann kralı tarafından asılmaktan daha kötü bir durum.”
“Ah Conall! Sende ne hikâyeler var. Bu hikâyeyle çocuğunun canını kurtardın; eğer bana bundan daha zor bir durum anlatırsan bir oğlunun daha hayatını kurtarabilirsin, böylece iki çocuğun sana bağışlanır,” dedi kral.
“Peki o zaman, madem öyle istiyorsunuz. Bu gece sizin zindanınızda kalmaktan bile daha zor bir durum yaşamıştım, onu anlatayım,” dedi Conall.
“Anlat bakalım,” dedi kral.
“O zamanlar bayağı genç bir delikanlıydım. Ava çıkmıştım, babamın arazisi deniz kenarındaydı ve bu arazi kayalıklar, mağaralar, uçurumlarla dolu engebeli bir araziydi. Kıyının ucuna doğru giderken sanki iki kayanın arasından bir duman çıktığını gördüm, bunun üzerine bu dumanın kaynağının ne olduğunu öğrenmek için bakınmaya başladım. Bakınırken bir de ne olsa dersiniz? Düştüm. Düştüğüm yer otlarla doluydu, yani ne bir kemiğim kırıldı ne de vücuduma bir şey oldu. Fakat oradan nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Önüme bakmıyordum, yukarı doğru bakındım, ancak hiçbir zaman oraya çıkamayacağımı düşündüm. Orada kalıp ölme korkusu korkunçtu. Büyük bir uğultunun giderek yaklaştığını fark ettim, uğultunun kaynağı ise kocaman bir dev ve beraberindeki iki düzine keçiydi, başlarında bir de teke vardı. Dev, keçileri bağlayıp benim bulunduğum yere geldi ve bana ‘Aha! Conall, bıçağım uzun süredir taze et görmediğinden cebimde paslanmaya başlamıştı,’ dedi. Bunun üzerine ben de ‘Ah, beni parçalara ayırsan bile sana çok fazla yararım dokunmaz, senin dişinin kovuğunu bile doldurmam. Ancak görüyorum ki gözünün biri görmüyor. Ben iyi bir hekimim, gözünün diğer gözün gibi olmasını istemez misin?’ dedim. Dev, bu sırada gidip kazanı ateşin üstüne koydu. Ona suyu nasıl ısıtması gerektiğini söylüyordum, çünkü benden gözünü iyileştirmemi bekliyordu. Çalıları toplayıp birleştirdim ve devi kazanın içine oturttum. Sağlıklı olan gözün üstünde çalışmaya başladım, sağlıklı gözünün görüş kabiliyetini diğerine aktaracakmışım gibi davranıyordum, sonra sağlıklı olan gözü de kör ettim. Öyle bir durumda tabii ki sağlıklı olanı bozmak, kötü olanı iyileştirmekten çok daha kolaydı.
Hiçbir şey göremediğini fark etmişti, ben de ona rağmen bu mağaradan çıkacağımı söylediğimde suyun içinden fırlayıp mağaranın ağzına dikildi ve gözünün intikamını alacağını söyledi. Tüm geceyi orada sinip geçirmekten başka çarem yoktu, nefesimi öyle bir tutuyordum ki nerede olduğumu bilmesine imkân yoktu.
Sabah kuşların cıvıltısını duyunca günün ağardığını fark etti ve ‘Uyuyor musun? Kalk ve keçilerimi sal,’ dedi. Tekeyi öldürdüm. ‘Tekemi mi öldürüyorsun yoksa!’ diye bağırdı.
‘Hayır, ipler çok sıkı olmuş, bu yüzden onları salmam zor oluyor,’ diye cevap verdim. Keçilerden birini saldım, keçiyi eline aldı ve sevmeye başladı. Ona ‘İşte buradasın, beyaz keçim benim. Sen beni görebiliyorsun ama ben seni göremiyorum,’ dedi. Bir yandan tekenin derisini yüzüyor, diğer yandan da keçileri bir bir salıyordum; son keçiyi salmadan önce tekenin derisini yüzmeyi bitirmiştim. Sonra deriyi üstüme geçirip arka bacaklarının olduğu yere bacaklarımı, ön bacaklarının olduğu yere de kollarımı geçirdim, kafasını kafama aldım, boynuzlarını da başımın üstüne koydum, böylece aptal dev benim teke olduğumu sanacaktı. Mağaranın ağzına doğru gittim, dev ellerini üstüme koyup ‘İşte buradasın, benim tatlı tekem; sen beni görebiliyorsun ama ben seni göremiyorum,’ dedi. Dışarı çıktığımda doğayı tekrardan gördüm. Kralım, bir görmeliydiniz sevinçten resmen havalara uçuyordum. Dışarıdayken üzerimdeki teke derisini çıkardım ve deve ‘Sana rağmen oradan çıkmayı başardım,’ diye seslendim.
ʻAha! Demek bana bunu yapabildin. Çok gözü pek davranıp dışarı çıkabildiğin için sana yanımdaki yüzüğü vereceğim, onu sakla ki sana şans getirsin,’ dedi.
‘Yüzüğü doğrudan senden alamam, ama eğer onu fırlatırsan yanımda götürebilirim,’ dedim ona. Yüzüğü düz zemine fırlattı, gittim ve yüzüğü kaldırıp parmağıma taktım. Sonra bana ‘Parmağına uydu mu?’ diye sordu. ‘Uydu,’ dedim. İşte o sırada ‘Neredesin, yüzük?’ diye sordu. Yüzük de ‘Buradayım,’ diye cevap verdi. Dev, kalkıp yüzüğün sesinin geldiği yere doğru koşmaya başladı, artık çok daha zor bir durumdaydım. Bir bıçak çıkardım. Yüzüğün takılı olduğu parmağımı kestim ve suya doğru büyük bir güçle fırlattım, yüzüğün düştüğü yer çok derindi. Dev tekrardan ‘Nerede sin, yüzük?’ diye sordu. Yüzük de suların altında olmasına rağmen ‘Buradayım,’ diye cevap verdi. Bunun üzerine dev, yüzüğün olduğu yöne doğru atıldı ve denize düştü. Boğulmasını izlerken keyiflenmiştim. Benim ve iki oğlumun hayatını bağışlayıp beni zor duruma düşürmemelisiniz.
Dev boğulunca ben de içeri girip sahip olduğu tüm altın ve gümüşü yanıma aldım, sonra eve gittim. Emin olun eve vardığımda tüm tanıdıklarım büyük bir sevince boğuldu. Bu olayın delili olarak parmağımın olmadığını görebilirsiniz.”
“Evet, gerçekten öyle Conall, sen ağzı laf yapan bilge birisin. Parmağın da gerçekten yok. İki oğlunun da canını kurtardın; eğer bana yarın asılacak olan oğlunun idamını izlemekten daha zor bir durum anlatırsan en büyük oğlunun hayatını kurtarabilirsin.”
“Bu anlattıklarımdan sonra babam gitti ve bana bir eş buldu, ben de evlendim. Tekrar ava çıktım. Deniz kenarında gidiyordum ve suların ortasında bir ada gördüm, iki ucunda da ip olan bir tekne gördüm. Bu teknenin içinde bir sürü değerli şey vardı. Onları nasıl alabileceğimi düşündüm. Ayağımın birini tekneye koydum, diğer ayağım ise yerdeydi; kafamı kaldırdığımda ise bir de baktım ki tekne suların ortasına gelmişti bile, adaya varana kadar da durmadı. Tekneden indiğim anda tekne eski yerine geri döndü. Ne yapmam gerektiğini bilemedim. Etrafta ne bir yiyecek ne de bir eşya vardı, sanki orada kimse yaşamıyor gibiydi. Bir tepenin üstüne çıktım. Sonra bir vadiye vardım, orada vadinin dibindeki mağaranın ağzında bir kadın ve çocuğunu gördüm. Çocuğun kıyafetleri yoktu, kadının ise elinde bir bıçak vardı. Kadın, bıçağı bebeğinin boğazına dayamaya çalıştı, bebek ise kadının yüzüne güldü. Bunun üzerine kadın ağlamaya başlayıp bıçağı elinden fırlattı. Dostlardan uzak, düşmana ise yakın olduğumu düşünmüştüm ve kadına ‘Burada ne yapıyorsun?’ diye sordum. O da bana ‘Sen buraya neden geldin?’ diye sordu. Ona oraya nasıl ulaştığımı anlattım. ‘Öyle mi, ben de aynı şekilde gelmiştim,’ dedi. ‘Neden çocuğun boğazına bıçak dayıyordun?’ diye sordum. ‘Çünkü burada yaşayan dev için bebeğimi pişirmek zorundayım, yoksa beni de öldürecek,’ diye cevap verdi. Tam o sırada devin ayak seslerini duymaya başladık, ‘Ne yapayım? Ne yapayım?’ diye bağırdım kadına. Sonra kazanın içine girdim, şansıma içindeki su çok sıcak değildi; içine girer girmez dev geldi. ‘Küçüğü benim için haşladın mı?’ diye bağırdı. ‘Daha pişmedi,’ dedi kadın. Ben de kazanın içinden ‘Annecim, annecim, çok sıcak, yanıyorum,’ diye çığlık atıyordum. Dev, ‘HA HA HAHA!’ diye gülüp kazanın altına odun doldurdu.
Artık oradan çıkamadan kaynayacağıma emindim. Ancak talih yüzüme güldü ve dev, kazanın yanında uyuyakaldı. Kazanın dibi ayaklarımı haşlamıştı. Kadın, devin uyuyakaldığını fark edince kazan kapağındaki delikten sessizce ‘Yaşıyor musun?’ diye sordu. Ben de henüz ölmediğimi söyledim. Kafamı kaldırdım, kapaktaki delik o kadar büyüktü ki başım içinden kolayca geçti. Her şey iyi gidiyordu ta ki kalçalarım sıkışana kadar. Kalçalarımın derisi soyuldu, ancak dışarı çıkmayı başarabildim. Kazandan çıkınca ne yapmam gerektiğini bilemedim; kadın da bana devi öldürebilecek kendi silahından başka bir silah olmadığını söyledi. Bunun üzerine mızrağını yavaşça çekmeye başladım, aldığı her nefeste beni içine çekecek gibi oluyordu, nefesini verdiğinde ise beni geri itiyordu. Ancak tüm bu zorluklara rağmen mızrağı almayı başardım. Sonrasında ise bir fırtınadaki saman gibiydim, çünkü mızrağı kontrol edemiyordum. Yüzünün ortasında tek bir gözü olan deve bakmak ise korkunçtu; benim gibi birinin ona saldırması etkili olmazdı. Bu yüzden mızrağı olabildiğince diktim ve gözüne oturttum. Bunu hissedince kafasını kaldırdı, böylece mızrağın diğer ucu mağaranın tepesine çarptı ve mızrak kafasını delip geçti. Olduğu yere yığılıp kaldı ve geberdi. Tabii ki ne kadar büyük bir sevinç yaşadığımı tahmin edebilirsiniz kralım. Ben ve kadın, daha temiz bir yere geçtik ve geceyi orada geçirdik. Sonrasında gittim ve adaya geldiğimiz tekneyi getirdim, kadını ve çocuğu yüklenip onları karaya çıkardım.”
O an Lochlann kralının annesi bir yandan ateşi harlıyor, bir yandan da Conall’ın çocukla ilgili olan öyküsünü dinliyordu.
“O sen misin?” diye sordu, “Oradaki sen miydin?”
“Aynen öyle, bendim.”
“Aman Tanrım! Aman Tanrım! Oradaki kadın bendim, hayatını kurtardığın çocuk da kralın ta kendisi. Kral hayatını kurtardığın için sana teşekkür etmeli,” dedi kadın. Hepsini büyük bir sevinç seli kaplamıştı.
Kral, “Ah Conall, çok büyük zorluklar atlatmışsın. Kahverengi at artık senindir, üstüne yükleyeceğiniz çuvala da hazinemdeki en değerli şeyleri dolduracağım,” dedi.
O gece yattılar, ertesi gün Conall erken kalkmıştı, ancak kraliçe daha da erken kalkıp yolculuk için hazırlıkları yapmaya başlamıştı. Conall, kahverengi at ile çok değerli olan altın ve gümüş dolu çuvalı alıp oğullarıyla birlikte yola koyuldu. İrlanda’daki evlerinde büyük bir sevinçle karşılandılar. Altın ve gümüşleri evinde bırakıp atla birlikte İrlanda kralının yanına gitti. Artık kralla sonsuza dek iyi birer arkadaş olmuşlardı. Eve, eşine döndü ve hep birlikte bir ziyafet hazırladılar; bu ziyafet insanların görüp görebileceği en büyük ziyafetti.
О проекте
О подписке
Другие проекты
