Читать книгу «Hint masalları» онлайн полностью📖 — Джозеф Джекобс — MyBook.









Kendi ülkelerine döndüklerinde, Yedi Prens’in Yedi güzel Prenses ile evlenmesi sebebiyle krallıkta şenlikler düzenlendi.

Bundan bir yıl kadar sonra Balna’nın bir oğlu oldu. Amcaları ve teyzeleri, bu yumurcağı o kadar çok seviyordu ki sanki yedi anne babası vardı. Diğer prens ve prenseslerin hiç çocuğu olmadı. Bu yüzden, yedinci Prens ve Balna’nın oğlunu kendi çocukları gibi kabul ettiler.

Bir süre boyunca böylece mutlu yaşadılar; ta ki günün birinde yedinci Prens (Balna’nın kocası) ava çıkacağını söyleyene dek. Prens uzaklara gitti. Bütün ailesi onu bekledi durdu ama Prens bir daha geri dönmedi.

Bunun üzerine altı ağabeyi, kardeşlerini bulmak için yola çıktı. Ama onlar da geri dönmediler.

Yedi Prenses çok üzülüyordu çünkü iyi kalpli kocalarının öldürüldüğünden korkuyorlardı.

Bu olayın üzerinden çok geçmemişti. Balna bebeğinin beşiğini sallıyor, ablaları ise aşağıdaki odada çalışıyordu. İşte bu sırada, saray kapısına uzun ve siyah bir cübbe içinde bir adam geldi. Bir Fakir olduğunu ve dilendiğini söyledi. Hizmetçiler adama cevap verdi: “Saraya giremezsin. Raja’nın bütün oğulları gitti. Ölmüş olabileceklerini düşünüyoruz. Dul eşlerini, senin gibi dilencilerin rahatsız etmesine izin veremeyiz.” Yaşlı adam, “Fakat ben kutsal bir adamım. Beni içeri almak zorundasınız,” dedi. Bunun üzerine ahmak hizmetçiler adamı saraya aldılar ama bilmedikleri bir şey vardı: Bu adam bir Fakir değil, kötü Büyücü Punçkin idi.

Punçkin Fakir, sarayı dolaşıp güzelliklerini gördü. Nihayet, Balna’nın küçük oğlunun beşiği yanında oturduğu odaya geldi. Bu kız, Büyücü’nün bugüne dek gördüğü en güzel varlıktı. Öyle ki kızdan onunla evlenmesini istedi. Ama Balna, “Korkarım ki kocam öldü fakat oğlum çok küçük. Burada kalıp onu büyüteceğim, akıllı bir adam olduğunu göreceğim. Sonra dünyayı gezecek ve bana babasından haber getirecek. Onu bırakmak ve seninle evlenmek mi? Ağzından yel alsın!” dedi. Bu sözleri duyan Büyücü çok öfkelendi ve kızı kara bir köpekçiğe dönüştürüp çekiştirdi: “Madem kendi isteğinle gelmeyeceksin, ben seni götürmesini bilirim.” Böylece zavallı Prenses, hiçbir kaçış yolu olmadan ve başına gelenleri ablalarına duyuramadan zorla götürüldü. Punçkin, saray kapısından geçtiği esnada hizmetçiler sordu: “O küçük sevimli köpeği de nereden buldun?” Büyücü cevap verdi: “Prenseslerden biri hediye olarak verdi.” Bu cevaba inanıp başka soru sormadılar.

Çok geçmeden diğer altı prenses, yeğenlerinin ağladığını işitti. Yukarı çıktıklarında bebeği yalnız başına görünce çok şaşırdılar. Balna ortalıkta yoktu. Hizmetçilere sordular. Bir Fakir’in gelip yanında kara bir köpekçikle saraydan ayrıldığını öğrenince olanları tahmin ettiler. Her tarafa adam saldılar ama ne Fakir ne de köpekçik bulunabildi. Zavallı altı kadının elinden ne gelirdi? İyi kalpli kocalarını ve kız kardeşleri Balna’yı görmekten umudu kesip kendilerini küçük yeğenlerini büyütmeye adadılar.

Böylece zaman akıp geçti. Balna’nın oğlu on dört yaşına geldi. Sonra bir gün teyzeleri ona ailelerinin geçmişini anlattı. Anne babasıyla amcalarının başına gelenleri duyar duymaz delikanlının kalbi, onları bulma ve sağ salim bulduğu takdirde de eve getirme arzusuyla doldu. Kararını öğrenen teyzeleri çok korktu ve onu bu işten vazgeçirmeye çalıştılar. “Kocalarımızı kaybettik, kız kardeşimiz ve onun kocası da geri dönmedi. Sen bizim tutunduğumuz tek dalsın. Sen de gidersen biz ne yaparız?” dediler. Ama delikanlı, “Yalvarırım, umutsuz olmayın. Başarabilirsem, annemle babamı ve amcalarımı yanımda getireceğim,” diye cevap verdi. Böylece yola çıktı ama birkaç ay boyunca hiçbir bilgi edinemedi, arayışları sonuçsuz kaldı.

Uzun yolların ardından anne babasına dair bir haber alma umudu kalmamıştı ki taşlar, kayalar ve ağaçlarla dolu bir ülkeye vardı. Burada yüksek kuleli kocaman bir saray gördü. Hemen yanında bir Mali5’nin evi vardı.

Etrafına bakındığı esnada Mali’nin karısı onu gördü, hemen evden çıkıp dedi ki: “Sevgili çocuğum, böyle tehlikeli bir yere gelmeye nasıl cesaret ettin? Kimsin sen?” Çocuk cevap verdi: “Ben bir Raja’nın oğluyum. Babam ile amcalarımı ve de kötü bir büyücü tarafından ele geçirilmiş annemi arıyorum.”

Bunun üzerine Mali’nin karısı dedi ki: “Bu ülke ve burası, o sözünü ettiğin Büyücü’ye aittir. Her şeye kadirdir o. Biri canını sıkacak olursa, onu taşa veya ağaca çeviriverir. Bir zaman önce buraya bir Raja oğlu gelmişti. Ardından da altı ağabeyi. Sonra hepsi taş veya ağaç oldu. Üstelik bahtsız olanlar yalnız onlar değil. Zira şu kulede çok güzel bir Prenses yaşar. Ondan nefret ettiği ve onunla evlenmeyi kabul etmediği için Büyücü, güzel Prenses’i hapsetti.

Bunun üzerine Prens, “Bunlar benim anne babamla amcalarım olmalı. Nihayet onları buldum,” diye geçirdi içinden. Sonra Mali’nin karısına hikâyesini anlattı. Sözünü ettiği o talihsiz kişiler hakkında bilgi edinmek üzere orada kalmak için izin istedi. Kadın ona yardım edeceğine söz verdi. Büyücü’nün onu görüp taşa çevirmemesi için kılık değiştirmesini tavsiye etti. Prens bunu kabul etti. Böylelikle, Mali’nin karısı delikanlıya bir sari giydirdi. “Bu kim?” diye soranlara, “Kızım,” diyecekti.

Bunun üzerinden çok geçmemişti ki bir gün Büyücü, yine bahçesinde dolaşırken oyun oynayan küçük kızı gördü (tabii, kız kılığındakinin aslında delikanlı olduğundan habersizdi). Kim olduğunu sordu kıza. O da Mali’nin kızı olduğunu söyledi. Büyücü buna cevaben “Ne kadar sevimli bir kızsın. Yarın kulede yaşayan güzel kadına çiçekler götürüp benim hediyem olduğunu söyleyeceksin.”

Genç Prens, bunu duyunca çok sevindi. Hemen Mali’nin karısına haber vermek için eve koşturdu. Ona danıştıktan sonra bu kılıkta gezmesinin daha güvenli olacağına karar verdi. Annesiyle iletişim kurabilmek için iyi bir fırsat kollamalıydı. Tabii, kuledeki gerçekten de annesiyse.

Balna evlendiğinde, kocası ona içinde Balna yazan altın bir yüzük hediye etmişti. Sonra kız, bu yüzüğü küçük oğlunun parmağına takmıştı. Çocuk büyüyünce teyzeleri, parmağına uysun diye yüzüğü büyüttürmüştü. Mali’nin karısı delikanlıya, bu tanıdık hazineyi annesine götüreceği buketlerden birine bağlamasını önerdi. Annesi yüzüğü muhakkak tanıyacaktı. Elbette çok kolay olmayacaktı bu iş, zira zavallı Prenses sürekli nöbetçiler tarafından gözetlenmekteydi. Büyücü, Prenses’in arkadaşlarıyla iletişim kurmasından korkuyordu. Mali’nin sözde kızının her gün çiçek götürmesine izin verildiği hâlde Büyücü ya da kölelerinden biri daima odada hazır bulunuyordu. Nihayet bir gün şans yüzüne güldü ve kimsenin bakmadığı bir anda çocuk, yüzüğü bir çiçek demetine bağlamayı başararak demeti Balna’nın ayaklarına attı. Demet yere düşünce bir şakırtı sesi geldi yüzükten. Balna, sesin geldiği yere baktı ve çiçekler arasındaki yüzüğü buldu. Yüzüğü tanıyınca, oğlunun anlattığı hikâyeye, onu uzun zamandır aradığına hemen inandı. Ne yapması gerektiğini sordu. Ama onu kurtarmak için hayatını tehlikeye atmamasını istedi oğlundan. Onunla evlenmeyi reddettiği için on iki yıldır Büyücü’nün onu kulede esir tuttuğunu ve sürekli nöbetçiler tarafından gözetlendiği için kaçma şansının olmadığını anlattı.

Balna’nın oğlu çok akıllı bir çocuktu. “Korkma anneciğim. İlk yapacağımız şey, Büyücü’nün gücünün sınırlarını anlamak. Böylece kaya ve ağaçlara dönüştürerek hapsettiği babamla amcalarımı özgürlüğüne kavuşturabiliriz. On iki yıldır onunla öfkeli bir şekilde konuştun. Şimdi nazik davranmayı dene. Yıllardır yasını tuttuğun kocanı görme ümidinin kalmadığını ve onunla evlenmeye hazır olduğunu söyle. Sonra da gücünün sınırlarını anlamaya çalış. Ölümsüz mü, yoksa onu öldürmek mümkün mü öğren,” dedi.

Balna, oğlunun tavsiyesine uymaya karar verdi. Ertesi gün Punçkin’i çağırtıp onunla nazik bir şekilde konuştu.

Bu duruma çok sevinen Büyücü, düğünün mümkün olan en kısa sürede yapılmasına izin vermesini istedi.

Ama Balna evlenmeden önce biraz daha zaman istedi. Bunca zaman düşman olmuşlardı, birbirlerini tanıyıp arkadaş olmaları için zamana ihtiyacı vardı. “Hem bana söyler misiniz,” dedi, “siz ölümsüz müsünüz? Yani ölüm size dokunabilir mi? İnsani acıları hissedemeyecek denli büyük bir büyücü müsünüz?”

“Neden soruyorsunuz?” dedi Büyücü.

“Çünkü,” diye cevap verdi Balna, “karınız olacaksam, hakkınızdaki her şeyi bilmek isterim. Böylece bir tehlikeyle karşılaştığınız takdirde, üstesinden gelmeyi ve mümkünse o tehlikeyi savmayı başarabilirim.”

“Doğru söylüyorsunuz,” dedi Büyücü, “Ben başkaları gibi değilim. Buradan yüzlerce mil uzakta, gür ormanlarla kaplı ıssız bir ülke vardır. Ormanın tam ortasında palmiye ağaçları bir daire oluşturur. Dairenin ortasında ise birbiri üzerine yığılmış ve içi su dolu altı tane toprak çömlek vardır. Altıncı çömleğin altında küçük bir kafes ve kafesin içinde yeşil bir papağan bulunur. İşte benim hayatım o kuşa bağlıdır. Papağan ölürse, ben de ölürüm. Fakat papağanın yara alması bile imkânsız, zira o ülkeye ulaşmak çok güçtür. Ayrıca verdiğim emre uyarak palmiye ağaçlarının etrafını sarmış olan binlerce ifrit oraya yaklaşanı öldürür.”

Balna, Punçkin’in söylediklerini oğluna anlattı. Ama bir taraftan da papağanı bulma fikrini aklından çıkarması için oğluna yalvardı.

Ne var ki Prens, “Anneciğim, o papağanı ele geçirmezsem seni, babamı ve amcalarımı kurtaramam. Hiç korkma, hemen geri döneceğim. Bu arada Büyücü’yü kızdırma. Düğünü ertelemek için bahaneler uydur. O, bütün bu yaptıklarımızın asıl sebebini anlamadan, dönmüş olacağım.” Bu sözlerin ardından, delikanlı yola çıktı.

Uzun bir yol katettikten sonra, nihayet Büyücü’nün sözünü ettiği gür ormana ulaştı. Çok yorulduğu için bir ağacın altına oturup uyuyakaldı. Hafif bir hışırtıyla uyandı. Etrafına bakınca kocaman bir yılanın, altında oturduğu ağaçtaki kartal yuvasına doğru ilerlediğini gördü. Yuvada iki yavru kartal vardı. Prens, kuşların tehlikede olduğunu görerek yılanı öldürdü. Aynı anda havada bir hışırtı duyuldu. Yavrularına yemek aramak için avlanmakta olan iki büyük kartal yuvaya dönmüştü. Ölü yılanı ve başında dikilen Prens’i gördüler. Anne kartal, Prens’e dedi ki: “Oğlum! Yıllardır bütün yavrularımıza musallat olmuş, hepsini yemişti bu yılan. Çocuklarımızın hayatını kurtardın. Ne zaman müşkül duruma düşersen, bize haber et. Hemen imdadına koşarız. Bu yavru kartallara gelince, onları yanına al, senin hizmetkârın olsunlar.”

Prens bu duruma çok sevindi. İki kartal kanatlarını açtı. Prens de kuşların sırtına binerek gür ormanların üzerinden uçtu ve su dolu altı çömleğin bulunduğu palmiye ağaçlarına vardı. Gün ortasıydı ve hava çok sıcaktı. Ağaçların çevresindeki ifritler uyukluyordu. Ama sayıları binleri buluyordu. Onları aşıp papağanın bulunduğu yere ulaşmak çok zordu. Güçlü kanatlarını çırpan kartallar yere konunca Prens atlayıverdi. Bir anda su dolu altı çömleği devirip küçük yeşil papağanı ele geçirdi ve kaftanına sakladı. Kartalların sırtında tekrar havaya yükseldiğinde aşağıda bekleyen ifritler uyandı. Hazinelerini kaybettiklerini fark edince vahşi ve üzüntülü bir şekilde ulumaya başladılar.

Küçük kartallar büyük ağaçtaki yuvalarına dönene kadar çok uzun yol katettiler. Sonra Prens yaşlı kartallara dedi ki: “Yavrularınızı geri alın. Bana çok büyük hizmetleri dokundu. Eğer yine yardıma ihtiyacım olursa, size gelmekten çekinmeyeceğim.” Sonra yoluna yürüyerek devam edip tekrar Büyücü’nün sarayına ulaştı. Kapıda oturup papağanla oynamaya başladı. Punçkin onu gördü ve hemen yanına geldi: “Oğlum, o papağanı nerede buldun? Bana ver onu, lütfen.”

Ama Prens, “Olmaz, papağanımı size veremem. Onu çok seviyorum ben. Yıllardır benimle,” diyerek itiraz etti.

Bunun üzerine Büyücü, “Eskiden beri yanında olan bir hayvansa, onu vermek istemeyişini anlayabilirim. Peki, kaç paraya satarsın onu?” diye sordu.

“Efendim,” dedi Prens, “papağanımı satmam ben.”

Delikanlının bu cevabı Punçkin’i çok korkuttu: “Ne istersen veririm, ne istiyorsun söyle, lütfen.” Prens dedi ki: “Raja’nın kayalara ve ağaçlara dönüştürdüğün yedi oğlunu hemen serbest bırakacaksın.”

“İstediğin gibi yapacağım,” dedi Büyücü. “Yeter ki bana papağanı ver.” Büyücü, sihirli değneğini oynattı ve Balna’nın kocası ile ağabeyleri gerçek hâllerine döndüler. “Şimdi bana papağanı ver,” dedi Punçkin tekrar.

“O kadar çabuk değil, efendim,” dedi Prens. “Bu şekilde tutsak ettiğiniz herkesi, tekrar hayata döndürmenizi istiyorum.”

Büyücü hemen değneğini salladı. Ağlamaklı bir sesle “Papağanı ver bana!” diye yalvarırken bütün bahçe birden canlandı: Önceden kayalar, ağaçlar ve taşların durduğu yerde şimdi rajalar, puntlar ve serdarlar bitmişti. Yerinde duramayan atların sırtında soylu adamlar, giysileri mücevherlerle donanmış ulaklar ve silahlı hizmetçiler ortaya çıkmıştı.

“Ver şu papağanı!” diye bağırdı Punçkin. Delikanlı papağanı kavrayıp bir kanadını kopardı. Aynı anda Büyücü’nün sağ kolu koptu.



Punçkin sol kolunu uzatıp ağlıyordu: “Papağanımı ver bana!” Prens, bu kez de kuşun diğer kanadını kopardı ve Büyücü sol kolunu kaybetti.

“Papağanımı ver bana!” diye ağlayıp dizlerinin üzerine düştü. Prens, papağanın sağ bacağını çekti ve Büyücü’nün sağ bacağı koptu. Sonra kuşun sol bacağını kopardı, Büyücü böylece sol bacağından da oldu.

Kolsuz bacaksız bedeni ve başı haricinde bir şey kalmadı Büyücü’den geriye. Ama yine de gözlerini yuvarlayıp “Papağanımı ver!” diye bağırmaya devam ediyordu. “Al papağanını o zaman!” diye bağırdı delikanlı ve kuşun boynunu burup Büyücü’ye attı. Bu esnada Punçkin’in de boynu döndü, korkunç bir inlemeyle son nefesini verdi!

Sonra Balna’yı kuleden çıkardılar. Balna, oğlu ve prensler ülkelerine döndüler. Bundan sonra hep mutlu yaşadılar. Büyücünün tutsak ettiği diğer herkes de kendi yurduna döndü.

1
...