Читать книгу «Deliliğe Övgü» онлайн полностью📖 — Desiderius Erasmus — MyBook.

8. Belki doğduğum yeri de öğrenmek istersiniz; çünkü bugün bir çocuğun ilk çığlığı kopardığı yerin beyzadeliğinde pek esaslı olduğuna inananlar var. Onun için şunu da söyleyeyim ki ben ne dalgalı Delos Adası’nda ne denizin dalgaları üstünde ne de derin mağaralarda doğdum; ben Saadet Adaları’nda, toprağın hiç sürülüp ekilmeden en zengin bağışlarını kendiliğinden verdiği o sevimli diyarda dünyaya geldim. Emek, ihtiyarlık, hastalıklar bu bahtlı toprakların hiçbir zaman yanına sokulmamıştır. Orada ne ebegümecinin ne acı baklanın ne de ancak avam halka yakışır bütün öteki bitkilerin bittiği görülür. İnsan orada ne yana dönse molyler, deva veren küller, nepenthes otları, merzenkuşlar, güller, menekşeler, sümbüller göze, buruna zevk verir; bu dilber yerleri, Adonis’in bahçelerinden bin kat daha nefis birer bahçeye çevirir.

Bu büyülü yerde benim doğuşum asla gözyaşlarımla haber verilmedi; dünyaya gelir gelmez anneme tatlı tatlı gülümsediğim görüldü. Jüpiter’in bir keçi tarafından emzirilmek saadetine haset etmekle haksızlık etmiş olurdum; çünkü dünyanın en zarif iki perisi; Bakkhos’un kızı Metne, sarhoşluk ve Pan’ın kızı Apodie, cahillik sütninem olmuşlardı. Onları burada arkadaşlarım, cariyelerim arasında görüyorsunuz.

9. Cariyelerimden laf açılmışken onları da size tanıtayım. Şurada size küstah bir eda ile bakanı “Benbenlik”tir. Öteki güler yüzlü, elleri alkışlamaya hazır olanı “Yüze Gülücülük”tür. Burada uyuklayan, şimdiden dalmış görünen “Unutma Tanrıçası”dır. Daha ötede “Tembellik” kollarını kavuşturmuş, dirseklerine dayanmaktadır. Çelenklerinden, güllerle örülmüş taçlarından, süründüğü latif kokulardan “Şehvet”i tanımadınız mı? Hayâsız, kararsız bakışlarla etrafına fıldır fıldır bakan cariyeyi görmüyor musunuz? Bu, “Bunaklık”tır. Teni o kadar parlak, vücudu pek temiz, tombul olan “Zevküsefa Tanrıçası”dır. Ama bütün bu tanrıçalar arasında iki de tanrı görüyorsunuz: Comus ile Morpheus.

Evrende var olan her şeyi bu sadık hizmetkârların yardımı ile hükmüm altında tutar, yeryüzünü yönetenleri ben onların aracılığı ile yönetirim.

10. Artık aslımı, neslimi, aldığım terbiyeyi, maiyetimi öğrendiniz. Kimsenin, kendime tanrıça1 adını vermekle hafiflik ettiğimi sanmaması için, şimdi de size tanrılara, insanlara sağladığım faydaların neler olduğunu anlatayım; devletimin bütün genişliğini göstereyim. Bütün dikkatinizle beni dinleyin.

İnsanlara iyilik etmek, tanrı olmaktır, sözü haklı bir söz de buğdayı, şarabı icat edenler veya benzerlerine bu soydan başka faydalar sağlayanlar haklı olarak ölümsüzler sırasına konmuş da, ölümlülere bütün faydaları, bütün nimetleri bir arada saçan ben, bütün tanrıların en büyüğü sayılmayacak mıyım?

11. Önce, hayattan daha tatlı, daha değerli bir şey var mı? Bu nimetin kaynağı ben değil miyim? İnsanları meydana getiren, çoğaltan, ne kendini beğenmiş Pallas’ın mızrağı ne de güçlü kuvvetli Jüpiter’in kalkanıdır. Jüpiter’in kendisi, bir bakışıyla bütün Olympos’u titreten bu yerin göğün kralı bile, canı ara sıra yaptığı şeyi, yani baba olmayı istediği zaman, korkunç yıldırımını bir kenara koymak, bütün tanrıları dilediği gibi korkutan o tavrını bırakmak, zavallı bir oyuncu gibi kılık değiştirmek zorunda kalır.

Tanrılardan sonra, bütün varlıkların en üstünleri hiç değilse kendilerine göre stoisyenlerdir. Pekâlâ! Siz bana bütün stoisyenlerin hepsinden üç defa, dört defa, bin defa daha stoisyen olan bir stoisyen verin; bilgeliğin belirtisi saydığı sakalını -ki bu belirti tekelerde de vardır- kestirmesem bile, hiç olmazsa onu asık suratlı tavrını bırakmaya zorlar, alnındaki kırışıklıkları giderir, sert prensiplerinden vazgeçiririm. O da bir müddet kendini neşeye, acayipliğe, deliliğe verir. Bir kelime ile, ne kadar bilge olursa olsun doğurtmanın zevklerini tatmak istiyorsa bana, yalnız bana başvuracaktır.

Ama neden her şeyi, alışık olduğum gibi size gayet tabii olarak söylemeyeyim? Söyleyin bana, rica ederim; baş, yüz, göğüs, eller, kulaklar mı, bu şerefli uzuvlardan biri mi tanrıları, insanları yaratır? Hiçbir zaman. İnsanoğlunun yayılmasına hizmet eden bölüm o kadar tuhaf, o kadar gülünçtür ki, gülmeden onun adını anamayız. Böyle olmakla beraber, bütün varlıkların hayatı, Pythagoras’ın sayılarından daha çok, bu kutsal kaynaktan gelir.

Hem açık konuşalım, akıllı bir insan olarak evliliğin sıkıntılarını önceden göz önünde tutmuş olsa hangi ölümlü başını evliliğin boyunduruğuna sokmak isterdi? Gebeliğin rahatsızlıkları, doğum sancıları, tehlikeleri, terbiyenin bıktırıp usandıran dertleri üzerinde ciddi olarak düşünmüş olsa hangi kadın erkeğin sevdalı ısrarlarına kendini kaptırırdı? Mademki hayatınızı evlenmeye borçlusunuz, evlenmeler de cariyelerimden biri olan “Bunaklık” tarafından kurulmuştur; o hâlde bana ne nimetler borçlu olduğunuzu varın düşünün! Bundan başka, bir kadın bütün bu sıkıntıları çektikten sonra, dostum “Unutma Tanrıçası” onun üzerinde etki yapmasa, tekrar bu sıkıntılara katlanmayı göze alabilir mi? Şair Lucretius istediğini söyleyin! Benim yardımım olmadıkça, bütün kuvvetinin kudretsiz, sönük ve etkisiz kalacağını Venüs’ün kendisi bile inkâr edemez.

İşte, halkın keşiş diye andığı kimseler tarafından yerleri alınan şu kendini beğenmiş filozoflar, benim başkanlık ettiğim o acayip, gülünç oyunda peyda olmuşlardır; erguvanlar giymiş krallar, Tanrı’nın rahipleri, pek ermiş babalarımız papalar bu oyunda peyda olmuşlardır. Sonucu; Olympos’un, ne kadar büyük olursa olsun, ancak barındırabileceği o sayısız şairce tanrıların hepsi de yine bu oyunda peyda olmuşlardır.

12. Ama hayatın kökünü, başlangıcını bana borçlu olduğunuzu ispat etmek fazla bir şey ifade etmez; şimdi size göstereceğim ki bu hayatın bütün faydaları, bütün hoşlukları da iyilikseverliğime borçlu olduğunuz bağışlardır.

Doğrusu ya, hayatın bütün zevklerini çıkarıp atarsanız, hayatın nesi kalır? Böyle bir hayata hayat demeye değer mi? Dostlarım, beni alkışlıyorsunuz! Benimle aynı düşüncede olamayacak kadar deli, yani bilge olduğunuzu, ah, pek iyi biliyorum… Stoisyenler bile zevki severler; ondan tiksinmek ellerinden gelmezdi. Şehveti istedikleri kadar gizlemeye, en çirkin sövgülerle onu halkın gözünden düşürmeye savaşsınlar, hepsi gösteriş! Bütün yaptıkları, şehvetten daha çok faydalanmak için başkalarını uzaklaştırmaktan ibarettir. Ama bütün tanrılar aşkına söylesinler bana; zevkle, yani delilikle tatlılaştırılmamışsa hayatın hangi bir anı tasalı, sıkıcı, tatsız, çekilmez, yavan değildir? Burada yalnız Sophokles’i tanık tutmakla yetineceğim; bu büyük şairi ne kadar övsek yine azdır; “En keyifli hayat, hiçbir bilgelik olmadan sürüp giden hayattır.” demekle o beni ne güzel övmüştür. Böyle olmakla beraber, bu meseleyi biraz daha inceden inceye değerlendirelim.

13. İlk önce, insanın ilk çağı olan çocukluğun, çağların en neşelisi, en hoşu olduğu doğru değil midir? Çocukları sever, öper, bağrımıza basar, okşar, onlara bakarız; bir düşman bile onlara yardım etmemezlik edemez. Bu nereden geliyor? Çünkü daha doğar doğmaz, uzgören tabiat ana onların etrafında, kendilerini büyütenleri büyüleyen, zahmetlerini unutturan ve bu küçük varlıklara muhtaç oldukları iyilikseverliği ve kanat germeyi çeken bir delilik havası yaratmıştır.

Ya çocukluktan sonraki çağın herkesin gözündeki cazibeleri? Bu çağı desteklemek, ona yardım etmek, onun imdadına koşmak için az mı çırpınırız? Peki, bu çağı yürekten sevdirecek latiflikleri ona bağışlayan ben değilim de kimdir? Gençlerden usandırıcı bilgeliği uzaklaştırıp üstlerine zevklerin göz alıcı cazibesini yayıyorum. Hem burada size havadan masallar uyduruyorum sanmamanız için, insanların büyütüp yetiştirdikleri, deneyle derslerin onları bilge kılmaya başladığı zamanı gözünüzün önüne getirin; derhâl güzellik solmaya başlar, neşe söner, kuvvet azalır, cazibe uçup gider; benden uzaklaştıkça, hayat onları yüzüstü bırakır. Sonucu, kendilerine de başkalarına da yük olan o kasvetli ihtiyarlığa ulaşırlar.

İnsanoğlunun çektiği sefaletler beni bir kere daha onun yardımına koşmaya sürüklemezse, şüphe yok ki ihtiyarlığa katlanacak hiçbir ölümlü kişi bulunamaz. Ölümlüler hayatı yitirmek üzere iken, bir şekilden başka bir şekle girme ile onları avutan şairlerin tanrıları gibi, ben de mezarın eşiğindeki ihtiyarları değiştirir, elimden geldiği kadar onları yine çocukluğun o mesut çağına doğru geri götürmeye çalışırım.

Bu değişikliği hangi araçlarla yaptığımı öğrenmek isteyenden hiçbir şeyi gizleyecek değilim. İhtiyarları Lethe Nehri’nin Saadet Adaları’ndaki (çünkü ahirette bu nehrin ancak pek küçük bir kolu akar) kaynağına götürür, bu hayatın bütün sefaletlerini unutmayı orada onlara kana kana içiririm; kuruntuları, tasaları azar azar dağılıp gider; gençleşirler.

Ama ihtiyarlar saçmalarlar, abuk sabuk söylenirler, diyeceksiniz. Bakın, bunda haklısınız. Çocukluğa dönmek de zaten budur. Saçmalamak, abuk sabuk söylenmek, çocuklaşmak demek değil midir? Bu çağın hoşumuza gitmesi, bizi eğlendirmesi de bilhassa akıl eksikliğinden ötürü değil mi? Gerçekten, yetişmiş bir insan kadar bilge bir çocuktan herkes tiksinmeyecek mi, her yerde ona bir yaratılış azmanı olarak bakmayacaklar mı? Çocuktaki vakitsiz bilgelikten iğrenirim, demek ki atasözü haklıdır.

Muhakeme ile deney kadar, çabuk anlama kabiliyeti de olan bir ihtiyarın söyleşisini ve meclisini kim çekebilir? İhtiyarı saçma sapan söyleten, sayıklamayı ona veren işte benim; ihtiyardan bütün o kuruntuları, bilgeyi üzen bütün o tasaları kovan da yine bu sayıklamadır. İhtiyar, hoş bir sofra arkadaşı olarak, elde kadeh, dostlarına akıl vermesini bilir. Neşe içinde yaşar, en güçlü kuvvetli kimselerin bile taşımakta zorluk çektikleri hayat yükünün ağırlığını pek duymaz. Hatta bazen, Plautus’un iyi ihtiyarının yaptığını yapar; o güzelim “seni seviyorum” sözünü de söylemesini öğrenir. Oysaki bütün aklını kullansaydı ne acınacak hâli olurdu!

Ama benim iyiliklerimle mesut ihtiyar dostları tarafından sevilmektedir, neşeli bir söyleşiye de pekâlâ katılabilir. Çünkü o Homeros’un sözlerine bakılırsa, ihtiyar Nestor’un ağzından baldan daha tatlı sözler dökülürken öfkeli, kızgın Akhilleus acı sözler püskürüyormuş. Yine aynı şaire göre, ihtiyarlar, duvarları gerisinde emniyette, şen ve şakacı söyleşiler ederlermiş. Bu bakımdan, ihtiyarlık çocukluğa da üstün gelir. Çünkü ne kadar hoş olursa olsun çocukluk, hayatın pek tatlı zevklerinden biri olan dedikodu zevkinden yoksundur.

Hem sonra, ihtiyarlar çocukların meclisinden pek hoşlanırlar; çocuklar da ihtiyarların meclisinden; çünkü tanrılar benzerleri bir araya getirmeyi severler. İhtiyarlığın özelliği olan yüzdeki buruşuklarla yılların sayısı bir yana bırakılırsa gerçekten, ihtiyarla çocuktan daha çok birbirine benzeyen iki şey var mıdır? Her ikisinin de ak saçları, dişsiz bir ağzı, çelimsiz bir vücudu vardır; her ikisi de sütü sever, kekeler, durmadan çene çalar; budalalık, unutma, boşboğazlık, hasılı her şey bu iki çağ arasında tam bir benzerlik vücuda getirmeye yardım eder. İnsanlar ihtiyarladıkça, çocuklara daha çok benzerler; ta ki gerçek çocuklar gibi, hayattan iğrenmeden ve ölümü görmeden bu dünyadan göçüp gidene kadar…

14. İnsanlara dağıttığım bu iyiliği, isterlerse şimdi öteki tanrıların bir şekilden başka bir şekle sokmalarıyla kıyaslasınlar. Burada kızgınlık anlarındaki o bir şekilden başka bir şekle sokmaların hiç lafını etmeyeceğim; teveccühlerinin en büyük belgesi sayılanları inceleyelim. Ölüm döşeğindeki dostları için ne yapıyorlar? Onları ağaç, kuş, ağustos böceği, hatta yılan şekline sokuyorlar. Ama böyle tabiat değiştirmek de ölmek değil midir? Bense bozmadan, insanı hayatının en mesut ve tatlı çağına doğru geri götürüyorum. Ah, insanlar bilgelikten büsbütün yüz çevirip bütün ömürlerini benimle beraber geçirselerdi, kasvetli ihtiyarlığın tatsızlıklarını bilmezler, sürekli bir gençliğin büyüsü onlara her an sevinç ve saadet saçardı.

Felsefe veya güç ve ciddi başka bir şeyin incelemesine kendini veren şu kuru, kederli ve tasalı kimselere bakın; türlü türlü düşüncelerle durmadan çalkalanan ruhları, mizaçları üzerinde etki yapar; vücutlarındaki ruhların çoğu uçar gider, nemli kökleri kurur ve genel olarak, gençliği görmeden ihtiyarlarlar. Hep semiz ve tombul olan benim delilerimse, tersine, yüzlerinde sağlığın ve gürbüzlüğün parlak hayalini taşırlar; görünce Arcania domuzu dersiniz. Bilgelerin illeti bunlara hiç bulaşmamış olsaydı elbette ki ihtiyarlığın sakatlıklarından hiçbirini duymayacaklardı. Ama insanoğlu yeryüzünde tamamıyla mesut olsun diye yaratılmamıştır ki…

Eski bir atasözü de ileri sürdüğümüz fikri ispata yarar: “Gençliğin hızlı gidişini…” der. “Delilik yavaşlatır, can sıkıcı ihtiyarlığı da bizden ouzaklaştırır.” Onun için, genel olarak, yaşlandıkça daha temkinli olan öteki insanların zıddına, Brabantlıların ihtiyarladıkça, daha deli olduklarını söylerler ki doğrudur. Bununla beraber, sözü sohbeti tatlı ve ihtiyarlığın sıkıcılıklarını daha az duyan bundan başka bir millet yoktur. Ahlaklarıyla olduğu kadar, yaşadıkları iklimle Brabantlılara benzeyen bir halk da benim iyi dostlarım Hollandalılardır. Neden onlara iyi dostlarım demeyeyim? Mademki bu kadar yürekten bana saygı gösteriyor ve hizmet ediyorlar. Mademki, deli lakabına hak kazanmışlardır; hem bu şerefli addan utanç duymak şöyle dursun, mademki onunla övünüyor, onu en güzel adlarından biri sayıyorlar…

Haydi bakalım, zirzop ölümlüler, şimdi gidin Medeialara, Kirkelere, Venuslara, Auroralara yalvarın! Sizi gençleştirecek o bilmem hangi hayali çeşmeyi her yerde arayın! Bunca arzulanan gençliği geri verecek yalnız benim, onu gerçekten bütün insanlara geri veren benim! Atası Tithonos’un gençliğini uzatmakta, Memnon’un kızı tarafından kullanılan o olağanüstü ilaç bendedir. Phaon’a bütün dilberliklerini ve gençliğin kuvvetini geri vermek başarısını göstermiş ki bunlar Sapho’nun Phaon’a çıldırasıya âşık olmasına sebep olmuştur. O Venüs benim. Gençliği geri çağırmak veya daha iyisi, gençliği her zaman elde tutmak erdemi olan bazı sihirli otlar, bazı büyüler, herhangi bir pınar varsa, bunları bende aramak gerek. Gençlikten daha sevimli, ihtiyarlıktan daha iğrenç bir şey olmadığında hepiniz birleşiyorsanız, o hâlde, büyük bir nimeti elde tutmasını ve büyük bir afeti uzaklaştırmasını bilen bana ne kadar minnet borçlu olduğunuzu da anlayacaksınız.

15. Ama ölümlülerin pek fazla lafını ettik. Şimdi, Olympos’un geniş alanını birlikte dolaşalım; sırasıyla bütün tanrıları inceleyelim; birazcık sevimli ve düşüncelerinde birazcık rabıtalı olup da, şan ve şöhretinin en büyük payını bana borçlu olmayan bir teki çıkarsa içlerinde eğer, adımın bir hakaret olarak yüzüme vurulmasına razıyım. Bakkhos’un yüzünde o güzelim gençliğin durmadan parlayışı neden? O delikanlı saçlarının omuzlarına öyle zarif bir şekilde dökülüşü neden? Her zaman deli, her zaman sarhoş olan bu tanrı bütün ömrünü oyunlar, çengiler ve ziyafetlerle geçirir; Pallas ile her türlü münasebetten sakınır da ondan. Bilge geçinmek şöyle dursun, tersine, ona göre makbule geçecek bir tarzda, deliliğin oyunlarıyla, zevkleriyle yapılabilir. Atalar sözünün kendisine taktığı deli lakabına hiç kızmaz. Tapınağın kapısı önünde otururken, çoğu zaman rençberler onun suratını tatlı şarap ve taze incirle buladıklarından ötürü kendisine bu ad takılmıştır. Eski komedya her zaman bir deli olarak gösterilmemiş midir? “Oh! İnsanların ve tanrıların doğdukları yerde doğmaya bile yakışmayan şakacı tanrı!” dermiş eskiler. Karanlık ve asık suratı yeri göğü titreten şu Jüpiter, sebep olduğu boş korkularla her şeyi zehirleyen şu Pan, hep kül ve kömürle kaplı, hep kıvılcımlarla çevrili, hep ocağının dumanıyla kararmış şu Vulcanus veya size yan gözle bakan, sizi mızrağıyla ve korkunç kalkanıyla titreten şu Pallas olmaktansa, o acayip ve gülünç tanrıya benzemek, onun gibi her zaman şen, her zaman genç, her zaman eğlenceli olmak ve her yere sevinç ve zevk taşımak istemeyecek kim vardır?

Neden Cupido her zaman çocuktur? Neden? Hep şen ve şakacı, yalnız delilikler söyler, eder de ondan. Gençliğin baharı neden her zaman Venüs’ün cazibelerini sürdürür? O biraz benim ailemdendir de ondan. Saçlarının rengini babasından almasaydı belki de bu kadar sarışın olmayacaktı. Zaten şairlerin ve rakipleri heykelcilerin sözlerine bakılırsa, dilber yüzünde her zaman şen bir gülüş dolaşmıyor mu? Flora, bunca zevkleri doğuran o şehvetli tanrıça, Romalıların en yürekten saygı gösterdikleri tanrıça değil miydi?

1
...