Читать книгу «Deliliğe Övgü» онлайн полностью📖 — Desiderius Erasmus — MyBook.
image
cover

Zaten bu eserde meslekten ayrılmış bir papazın veya ruhban aleyhtarı bir din adamının hicviyesini görenler çok aldanırlar; Erasmus bu derece basit değildir. Dini gevşek olsa bile, sağlamdır. O, ıslahatın zorunluluğunu haykırıyor. Şüphe yok ki davet artık missasını söylemeyen bu rahipten gelince kuvvetini yitiriyor, ama çağdaşları bir bilginin edebî şakası ile aşırılıkları ilan eden Hristiyan’ın samimi daveti arasındaki ayrıntıyı biliyorlar. Deliliğe Övgü’de birbirinden ayrı iki bölüm ve iki türlü delilik vardır. Erasmus’un övgüsünü yaptığı delilik, istihzalarına karşı çıkarılan delilik. Söylevin ortalarına doğru eda tamamıyla değişiyor. Sevimli bir adamın mizahı bir ıslahatçının sert istihzaları hâline geliyor. Hiciv patlak veriyor; ruhbanın zaaflarına karşı dinî hiciv, beyzadeliğin faydasızlıklarına karşı sosyal hiciv. Gerçekten acayip bir eser. Bunda türlü unsurlar birbirine karışıyor.

Deliliğe Övgü’nün Hristiyanlıkta buhranın başladığı, Papa II. Jules’i indirmekten bahsedildiği, kilise müesseselerini ıslah etmek üzere XV. Louis’nin Pisa’da bir meclis toplamayı istediği bir zamanda, 1509 yılında ortaya çıktığını düşünürsek Erasmus’un tam zamanı seçtiğini anlarız. Bu noktada da olağanüstü bir gazeteci olduğu görülüyor. Eski bir öcün, daha saf bir Hristiyanlığa doğru hamlenin, Alpler’de yapılan iyi bir yolculuğun verisi olan Deliliğe Övgü kısa zamanda bütün Avrupa’yı dolaştı. Roma’da, Vatikan bürolarında okundu. Küçük bir keşiş olan Martin Luther bu kitabı -acı yerleri bir yana- hoşlanmadan okuyor. Biraz ileride bu keşişin yine sözünü edeceğiz.

***

Erasmus, Thomas Morus’u bulmak için Londra’ya geliyor. Deliliğe Övgü’yü ona armağan etmiştir. Önce, Thomas Morus’u kendisine çok yakın, modern zihniyette, müşfik ve cömert kalpli, edip bir mizahçı, olağanüstü bir Latinceci, beden ve zihin rahatlığının bir amatörü olduğu için seviyor.

Britanya su perileri diyarına bu üçüncü gelişinde Erasmus çok çalışıyor. Cambridge’te Yunanca ve “divinité” dersleri veriyor. 1511 Ağustos’undan 1514 Ocak’ına kadar Yeni Ahit’i, Ermiş Hieronymos’u, Seneca’yı, Plutarkhos’u, Platon’u çeviriyor. Aldington Rektörlüğü Kent’te kendisine gelir ayırıyor ve bununla birlikte orada oturmamak emrini alıyor.

Bu emir Erasmus’un çok işine yarıyor, çünkü o Cambridge’ten bıkmıştır. Pek parlak olmayan müzakereler sonunda, matbaacı Alde ve Badius’la ilişiğini kesip Bâle’de kitapçı Froben’le anlaşmıştır. Yeni yayıncısının çalışmasını yakından görmek üzere Bâle’e gidiyor. Kısa zamanda Ermiş Hieronymos dokuz cilt olarak yayınlanıyor. 1516 yılının başında Yeni Ahit çıkıyor. Yunanca metin tashih edilmiştir. Yunanca çeviri Vulgate’tan yer yer hissedilecek derecede uzaklaşıyor. Bununla beraber papa eserin kendisine armağan edilmesini kabul ediyor. Erasmus gibi, papa için de bu armağan ediş ve bu kabul siyasidir.

Zaten fikir bakımından Avrupa’da saltanat süren hümanisti hiçbir şey korkutmuyor. Bazı tarihçiler Erasmus’a Hollanda’nın Voltaire’i demişlerdir. Parlak olduğu kadar doğru olmayan bir söz! Bununla beraber, Ferney’de hüküm süren Voltaire’le, Bâle’de hüküm süren Erasmus arasında birçok benzerlik vardır. Her yerden davetler yağıyor. Bâle, Erasmus için Avrupa’da Anvers’te, Brüksel, Gent, Louvain gibi yerlerde turneler yaparak dönüp geldiği karargâhtır. O, gezginci bir hükümdardır.

İşte bu sıralarda Hans Holbein onun resmini yapıyor. Louvre Müzesi’ndeki tabloya bakınca onda fikrî egemenliğin sırrını buluyoruz. Biraz uzun, biraz sivri burnu hareketli ve araştırıcıdır; Vulgate’taki ters anlamların kokusunu almış gibidir. Yarı alaylı, yarı acı dudakları sanki bir kurnazlık etmek için büzülmüş gibidir. Yüzü bir bilginin gerçek ifadesini taşır. Çabuk yazar. İşine güveni vardır. Yunancayı bilmeyen bir skolastik şerhçiye çivisini çakmıştı. Zeki elleri ve kalkık kaşları bunun keyfiyle ürpermektedir. Hans Holbein’ın fırçası, yaratmanın hâkim olduğu o uçucu anlardan birini hareketsiz hâle getirmiştir. Bu tabloda Erasmus zekânın bir kralıdır. Hem de bir kurnaz…

***

Onun gibi kurnaz olmak, insanların bir edibin istihzasını tadacak kadar sükûnet içinde bulundukları huzur devirlerinde ancak egemenlik sağlar. Erasmus barış için yaratılmıştır. Bu, onda hem bir doktrin hem de bir mizaç meselesidir. Avrupa’yı çok dolaşmıştır; millîlik duygusunu elde etmekte Fransa ve Almanya’nın önemini unutmamakla beraber Hollanda’ya, İtalya’ya, İngiltere’ye çok şey borçludur. Beri taraftan, Avrupalı Alain’in “iktidarlara karşı gelen vatandaş” dediği şeyi en çok temsil eden insan Erasmus’tur, yani zekânın ezelî değerleriyle uğraşan; papa için az yumuşak, krallar için ise düşman bir dini veya laik kazayı kuran rahiptir. Tekrarlanan baskılar ile kendini propaganda eden Adagia’ya Eski Çağ atasözü, Dulce bellum inexpcrtls’i (Şavaş, uzaktan seyredenlere tatlı gelir.) örnek almış ve açıklamıştır. Bir başka atasözü kartalın niçin kralları sembolik bir şekilde tasvir ettiğini izah eder: çünkü bu kuş ne güzeldir, ne sesi tatlıdır, ne de eti yenir, ama kendisi et yer, oburdur, ondan herkes iğrenir. Sonucu, 1516-1517 yılları arasında Erasmus, Querela Paris’i yayınlıyor. Bu, parlak, heyecanlı bir barışçılık demecidir. Ne yazık ki fırtına yaklaşmaktadır.

1520 yılındayız. Martin Luther, Wittemberg Kilisesi’nin duvarına indulgences (af pusulası) üzerine doksan beş tezini asalı üç yıl oluyor. Augustinusçu keşiş Roma Kilisesi’ne ve papaya “savaş açalı” iki yıl oluyor. Papa, Luther’e karşı Exsurge Domine Emirnamesi’ni çıkarmıştır. Buna karşılık olarak keşiş 10 Aralık 1520’de Wittemberg’te bir odun yığını yaktırıyor. Emirnameyi bunun içine attırıyor, papa için de aynı sonucu diliyor. Almanya’nın üniversite şehirlerinde dövüşmeler oluyor. Luther sövmelerini arttırıyor ve kötü söz hazinesinin bütün zenginliğini beddualarında kullanıyor.

Yeise kapılan Erasmus susuyor, ama etraftan hücumlar artıyor. Onu işe karışmaya zorluyor, iki taraftan da sıkıştırıyorlar. Luther’e cemile gösteriyor; arzusu dışında yayınlanan Ekim 1518 tarihli bir mektubunda Wittemberg tezlerinden sempati ile bahsetmiştir. Düşmanları olan keşişler ve teologlar yükleniyorlar: “Luther’in ısıttığı yumurtayı Erasmus’un yumurtladığını” avaz avaz bağırıyorlar. Katolik dostları, VIII. Henry, Papa X. Léon ve Papa VI. Adrien kendisinden ıslahatçıya karşı cephe almasını istiyorlar. Beri taraftan, ıslahatın Alman başları ile Luther’in kendisi, Erasmus’un kendi çıkarlarına konuşacağını umuyorlar. Erasmus bocalıyor. Bu barışçı adamın biricik derdi, gittikçe yayılan yangını söndürmektir. İşleri kızıştıran 1520 Emirnamesi’ni yeriyor. İki taraf arasında ara bulucu olmak istiyor. Aslına bakılırsa sınırı aşmıştır.

Tarihin garip bir cilvesi olarak Erasmus’la Luther kısa bir zaman için birleşebildiler; onların, skolastiğe karşı besledikleri tiksintiden başka, hemen hemen hiçbir ortak yanları yoktu. Ortak bir düşmanın varlığı ilkin onları birleştirdi. 1517’den beri Luther, onları birbirinden ayıran ayrıntıları sezmişti. 1519’daki bir mektuplaşma, karşılıklı durumlarını belirtiyor. O zamandan beri kendilerini birbirlerine düşman hissediyorlar.

Erasmus hayata gülümseyerek bakıyor. Luther tabiatta bulaşıcı bir hastalık görüyor. Luther’in “karanlık kargaşalık” saydığı aklı Erasmus seviyor. Erasmus, Holbein’in esprili figürlerinden hoşlanıyor, Luther ise ölüm dansının motifini üstün tutuyor. Erasmus insanın hürriyetine inanıyor, Luther ise insanda şifa bulmaz bir bozulma görüyor. Erasmus’un “Ermiş Sokrates” demesini Luther bir rezalet sayıyor. Ermiş Sokrates ve Ermiş Platon’dan başka, Erasmus’un seçkin ermişi Ermiş Hieronymos’tur. Luther bilhassa Ermiş Augustinus’u seviyor. Erasmus hasımlarını mizahla iğnelediği hâlde, Luther onları kötü söz yağmuruna tutuyor. Erasmus etin fenalığa sürüklenmesine hiçbir zaman inanmaz, Luther ise bununla taciz edilmektedir. Erasmus, Yunan tragedyalarının korolarını biraz fazla ihtiraslı bulur. Luther İncil’de en sert yerleri arar. Erasmus zayıftır, yemek yemez, yalnız güzel şaraplara değer verir, nükteli ve edebî sofra söyleşilerini sever. İri yarı olan Luther ise bira ile çakırkeyif olur ve sofra söyleşileri açık saçık sözlerle süslüdür. Her ikisi de insanın hatasına inanırlar; ama Luther bunu ilk günah şeklinde görür, Erasmus ise ahlaki hatanın düzeltilmemiş şekli olarak değerlendirir. Erasmus’un sofuluğu iyimserdir; her zaman Tanrı’ya doğru, yolunu bulan bir kalbin coşkunluğundadır. Luther’in sofuluğu ise trajik, kötümser, bazen sanki kapalı bir kapıya çarpar. Erasmus tamamıyla mistik olan şeyle asla ilgilenmez. Luther ise Erasmus için son derece aşırı olan şu sözleri söyler: “Onda insanoğlu ile ilgili olan şey ilahi olan şeye galebe çalar.” Erasmus bir pelagien olduğu hâlde, Luther bir Manicheen’dir. Erasmus yarım renklidir, Luther’in ise rengi kıpkırmızıdır. Erasmus konuşur, Luther gürler. Erasmus’un gözünde kadınlar birer Musa’dır. Luther’in gözünde ise kadınlar şişman Katerina’nın özelliklerini taşırlar. Erasmus bir hümanisttir. Luther bir peygamberdir. Sonucu, Erasmus’un aklı fikri su perilerinde, Luther’inse hep şeytandadır.

Uzun müddet Erasmus mücadelenin ne şiddette olduğunu, işin önemini anlayamadı. Katıksız hümanist, bir köşeye çekildi. 1520 Aralık ayında, yani din savaşının en civcivli zamanında, Luther’in tam papanın emirnamesini Wittemberg’te yaktığı saatte yazılmış ve saflığı ile güzel olan bir mektupta bu apaçık belli oluyor. Mektubu yazdığı kimseye Erasmus, teologya münazarası perdesi altında, hümanizmaya karşı büyük bir savaş kundakçılığı edildiğini söylüyor. “Edebiyatta taş taş üstünde bırakmamak için barbarlar her yandan saldırıyorlar.” İşin aslı şudur: Luther etrafındaki bütün mücadelenin, şüphesiz, Yunan ve Latin şairlerine hücum etmekten başka bir amacı yoktur. Hümanist de şu sözleri katıyor: “Ya ben körüm ya da onlar Luther’in üstünde bir şeyi hedef seçmişlerdir. Musalar tayfasını ele geçirmeye hazırlanıyorlar…”

Bundan daha dokunaklı yanlış anlam, bundan daha üniversiteli saflığı hayal edilebilir mi?

***

Bunlar oladursun, Erasmus Musalar tayfasını ve bunlar arasından komik Musa’yı kullanmakta devam ediyor. 1522’de Colloques’u yayınlamaya başlıyor, bunun katkılı baskıları 1533 yılına kadar birbiri ardından gelecektir. Colloques bir hicivci portreler galerisidir, bütün barbarlar ve barbarlıklar bu galeride geçit resmi yaparlar. Bu eser Erasmus’a, tabii ki bütün eserlerinin kazandırdığından daha çok düşman kazandıracaktır.

Bununla beraber, Luther ısrar ediyor. Hümanistin temkinli davranışlarını kabul etmiyor. Ya onunla birlik ya da ona karşı olmak gerek… “Bizim Erasmus’u okuyorum, ona olan teveccühüm günden güne azalıyor… İsa’dan ve mağfiretinden, korkarım, bıkıyor… İnsan Yunanca ve İbranice bilmekle gerçekten bilge Hristiyan olmaz. Beş dil bilen Ermiş Hieronymos, bu dillerden ancak birini bilen Ermiş Augustinus değerinde değildir. Erasmus bu fikirde değildir, ama cüzi iradeye biraz kudret bağışlayan kimse, ancak mağfireti tanıyan kimse gibi hüküm vermez.”

Luther’in bu mektubu 1517 yılında yazılmıştır. Yedi yıl sonra başlayacak savaşın alanını belirliyor. 1523 yılına doğru ve VIII. Henry’nin ısrarları üzerine, karanlık Luther teolojisiyle gittikçe daha çok karşılaşan Erasmus, ıslahatçıya karşı işe karışmaya karar veriyor. Böyle yapmakla, geçmişteki davranışına hiç de zıt hareket etmiş değildir. Kişi hürriyetinin ezelden mukadder oluşu doktrinine karşı savunmada bulunmakla Erasmus insan tabiatını hümanist olarak savunmaya devam ediyor. Belgesi de şu ki; De Libera Arbitrio’da o gelenek olmuş bütün skolastik delilleri bırakıyor. Luther şiddetli bir vuruşla buna De Servo Arbitrio ile karşılık veriyor. Ertesi yıl, Erasmus buna Hyperaspistes ile karşılık verecektir. İşe yumuşaklıkla başlıyor, çok keskin ve çok şiddetli oluyor.

***

Erasmus’un düşmanları, büyük din buhranı sayesinde galebe çaldılar. Gençliğinde derslerini dalgın bir surette takip ettiği Paris Fakültesi Colloques’u, sonra cümle cümle bütün doktrinini mahkûm ediyor. Bununla beraber, Erasmus çalışmaya devam ediyor. Eski dostu Froben, Paraphrases ve Colloques’tan sonra Ermiş Hilaire’i, Percatio Dominica’yı, Exomologensis’i, Lingua’yı, Instihıtio Christiani Matrimonii’yi, Ermiş Irene’yi, Ermiş Ambroise’ı, De Pronuntiatione’yi, Ermiş Chrisostomus’u, Ermiş Augustinus’u yayımlıyor. Bir Latin atasözünün dediği gibi, emek kederi unutturur.

1529 yılının bir nisan günü Paris Parlamentosu, Colloques’tan ve Paraphrases’dan bazı sayfalar çevirdiği için, Louis de Berquin’i ateşte yakılmaya mahkûm ediyor. Altmış üç yaşında olan Erasmus bu dehşet verici olayı gizli bir korku ile haber alıyor. Yorulmuştur. Bâle’deki evinde akşam, çok sevdiği Burgonya şarabıyla yediği mütevazı bir yemekten sonra, Froben ile baş başa, halk arasındaki ününün gerileyişini gözden geçiriyor. “Bir vakitler birçok mektupta Büyük Kahraman, Edebiyatın Prensi, İncelemelerin Güneşi, Gerçek Teolojinin Desteği diye anılan beni tanımıyorlar veya beni birbirinden tamamıyla ayrı renklerle gösteriyorlar.” O zamanın bir mektubundan alınan bu parçayı Erasmus dostlarına kaç defa tekrarlıyor. İhtiyar melankolisi… Artık arzulamadığı zamanda zenginliğe ulaştı. Ama son günlerine yaklaştığı zamanda şöhret elden gidiyor. Guillaume Farel, Oecolampade gibi ıslahatçılarla işlenen Bâle kaynaşıyor. Froben ölüyor. Daha gözlerinin yaşı kurumadan, ihtiyar adam bir daha yollara düşmeye karar veriyor.

Sakin ve taze bir şehir olan Freiburg im Breisgau onu karşılıyor. Altı yıl orada çalışıyor. Son bir münazara onu hümanistlere, evvelce başı olduğu o hümanistlere karşı çıkarıyor. Okuyucularının diğer yarısını da yitiriyor.

Ölümünden üç yıl önce, “Martin Luther’in az kanaatkâr bir mektubuna karşı savunma” yayınlıyor. Bütün Erasmus bu adın içindedir, ama ölçü ve kanaatkârlık zamanı geçmiştir.

Son bir felaket haberini öğrenmek üzere tekrar Bâle’e dönüyor. Thomas Morus, VIII. Henry tarafından 1535’te Londra Kalesi’nde boynu vurulmak suretiyle idam edilmiştir. Mountjoy da ölmüştür. Bu adamlarla birlikte, Erasmus’un gençliğinin bir faslı, Oxford, otuz yaşının İngilteresi yok oluyor. Dostlarının mektuplarını karıştırıyor; her birine, Bealus Rhenanus’un dediğine göre “Bu öldü.” diyor.

Pek yakında Beatus Rhenanus, Erasmus için “Bu da öldü.” diyecektir. 1536 Temmuz ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan gece, Erasmus mesanede taş hastalığının ağrıları içinde, felçten kımıldanamaz hâle gelerek, bütün malını, servetini fakirlere bırakarak, İlahi merhameti niyaz ederek, barbarların dünyasını ebedî olarak bırakıp gitmiştir.

***

Bu barbarlara bir mesaj bırakıyor.

O, Petrarca, Machiavelli, Guichardin, Ramus, modern zihniyetin kurucularından biri olan Pic de la Mirandole ile beraberdir. Adagiflerine yazdığı ön sözde, skolastikleri insanı tanımadıklarından ötürü yermiştir. O kendisi, insanı evrenin merkezine koyar. XVI. yüzyılda itibar kazanacak Platoncu düşünce. Hasımlarına göre payen fikir. Çünkü Luther onu mağfireti tabiata feda etmekle yermiş; din ıslahatı aleyhtarı Katolikler ise, manevi hürriyeti okulun delilleriyle hiç savunmadığından ötürü ona kızmışlardır. Bununla beraber, sonraki yüzyılın “sofu hümanist”lerinin en büyüklerinden biri olan P. Yves de Paris de insanda “maddi âlemin sonuncu ve ilk örneğin en kesin hayali”ni görecektir. Hümanistin ölümünden kırk yıl sonra Erasmus’un beğeneceği bu formül skolastiklerden onun öcünü alıyor.

Ama Rönesans hümanizmasında Deliliğe Övgü’nün özel payı, içine Sokrat istihzası ile Oxford mizahının katıldığı fikrî hiciv anlamıdır. Erasmus, bu hafif silahları kuşanarak gelenekçi dogmatizmaya karşı çıkmıştır. Bu bakımdan, Deliliğe Övgü zihnin bir çeşit tenkitçi temizlenmesi gibi, Descartes’ın veya Kant’ın ilk teşebbüsleriyle kıyaslanacak bir işlem olarak göz önüne alınabilir. Dogmatizmaya ancak alayla en iyi şekilde hücum edilebilirdi. O tarihlere doğru Collège de France’de profesör olan Pierre Ramus, Erasmus’un Deliliğe Övgü’de mizahı bir düşünce metodu yapmakla, Sokratlaştığını haykırmıştı.

Ama insanı bunca sevmiş olan bu hümanistin kendisi tam insan değildir. Bu bilgenin, bu alçak gönüllünün, bu itidal sahibinin, bu hasta mizaçlı adamın hem “Ya iç ya da defol!” diye bağırması hem de aşkın övgüsünü yapması düpedüz farfaracılıktır. Bu düzensiz rahibe karşı pek yumuşak davranmayan din ansiklopedilerinin hepsi de onun taşkınlıklar etmekteki iktidarsızlığını zalimcesine kaydediyorlar. Erasmus, Pic de la Mirandole’ün sözünce, yeryüzü bedenini, bitki ruhunu ve melek zekâsını kendinde ahenkli bir şekilde toplayan, gerçekten hür bir insan tipini hayal etmişse de kendisi bu insan olamamıştır. Eğer Erasmus’un kişiliğinde dramatik bir unsur bulup çıkarmak istersek bunu hümanistle insan arasındaki bu anlaşmazlıkta, bu gizli tenakuzda, bu noktada yakalayabiliriz.

...
5