Hiçbir şey yakalamadan bir süre avlandık, çünkü oltamın ucuna takılan balıkları bilerek yukarı çekmiyor ve kaçmalarını sağlıyordum, Mağripliye de, “Bu işe yaramayacak, patronumuz böyle bir hizmeti asla affetmez, bu yüzden daha fazla açılmamız gerekiyor.” dedim. Söylediklerimden herhangi bir kötü niyet beklemediğinden, zavallı adam teknenin başına geçerek yelkenleri açtı. Dümenin başında olduğundan böylece tekneyi üç mil daha ileriye götürdüm ve sonrasında sanki balık tutacakmışım gibi orada durdum; yardımcı çocuğa dümeni bıraktıktan sonra, usulca Mağriplinin yanına gittim ve sanki bir şeyler arıyormuşum gibi yaparak arkasında durdum, kolumu doğrudan onun beline sararak, kucakladığım gibi onu tekneden denize attım. Tıpkı bir mantar gibi yüzebildiğinden hemen su yüzüne çıkmış, bana bağırıyor, kendisini tekneye almam için yalvarıyor, dünyanın neresine gidersem gideyim benimle gelmeye razı olacağını söylüyordu. Çok hızlı yüzebildiğinden, kısa sürede bize yetişebileceğini görebiliyordum; bu yüzden de kamaraya giderek içeriye yerleştirmiş olduğumuz silahlardan birini aldım, dışarı çıktığımda ona peşimi bırakacak olursa, zarar vermeyeceğimi, hiçbir şey söylemeyecek olursa onu vurmayacağımı söyledim. “Ama…” dedim sonra. “Kıyıya varabilecek kadar iyi yüzüyorsun, deniz de yeterince sakin, bu yüzden kıyıya doğru yüzebilirsin, ben de sana zarar vermem; ancak tekneye biraz olsun yaklaşacak olursan senin kafanı dağıtırım, çünkü ben ne pahasına olursa olsun özgür olmayı kafama koydum.” dedim. Böylece adam geri dönerek kıyıya doğru yüzmeye başladı; mükemmel bir yüzücü olduğundan emin olduğum için onun kıyıya kolayca varmış olduğundan da hiç şüphem olmadı.
Belki de Mağripliyi yanıma alıp çocuğu denize atmam benim için daha iyi olabilirdi, ancak ona yeterince güvenemiyordum. O gittikten sonra, adı Xury olan çocuğa döndüm ve ona, “Xury, eğer bana sadık kalırsan seni harika bir adam yaparım ama ellerine yüzünü sıvazlayıp bana dürüstlüğünü göstermezsen (bu hareketin anlamı Muhammed ve babasının sakalı üzerine yemin ederim demekti), seni de denize atmak zorunda kalırım.”
Çocuk yüzüme bakarak gülümsedi ve hemen ardından bana sadık kalacağına ve tüm dünyayı benimle birlikte dolaşarak bana yardımcı olacağına dair yemin etti; o kadar masum bir ifadeyle konuşuyordu ki ona güvenmekten başka çarem kalmamıştı. Mağripli kıyıya doğru yüzmeye devam ederken ben de sanki doğrudan denize açılacakmışım gibi yönümü rüzgâra çevirmiştim, bu sayede herkes benim boğaza doğru gittiğimi sanacaktı (aslında aklı başında olan herkesin de böyle düşünmesi gerekirdi); güneye doğru, bütün zenci uluslarının bizi sandallarıyla çevreleyerek yok edebilecekleri barbar halkın yaşadığı sahillere doğru yola çıktığımı kim bilebilirdi ki? Büyük çabalarla kıyıya ulaşabilsek bile, vahşi hayvanlar ya da en az onlar kadar yabani olan insanlar tarafından parçalanma olasılığımız olduğunu kim düşünebilirdi?
Ancak akşam karanlığı çöktüğü sırada, rotamı değiştirdim ve kıyıyı gözden kaybetmeyeceğim şekilde yolumu doğrudan güneydoğu yönüne çevirdim. Taze, güzel bir akşam rüzgârı esiyordu, deniz fazlasıyla sakindi, gece boyunca ve ertesi gün öğleden sonra saat üçe kadar öyle güzel yol almıştım ki, sonunda Sallee Limanı’nın en az yüz elli mil güneyine varmayı başarmıştım. Fas İmparatorluğu’nun ya da o bölgedeki herhangi bir başka kralın ülkesinin çok ötesine çıkmıştım, çünkü tek bir insan dahi görmemiştik.
Yine de o bölgenin halkından ve onların ellerine yeniden düşmekten öylesine korkuyordum ki, burada ne kıyıya çıkmaya ne de karaya yanaşmaya hiçbir şekilde cesaret edemedim. Rüzgârın gayet güzel esmesi sayesinde beş gün boyunca durmadan yola devam ettim. Sonra rüzgâr yönünü güneye çevirdi, böylece peşime düşen herhangi bir gemi varsa rüzgârın yön değiştirmesiyle beni aramaktan vazgeçmiştir diye düşünmeye başladım. Bu yüzden de karaya yanaşma cesaretimi toplayarak küçük bir nehrin ağzına demir attım, bulunmuş olduğum yerin neresi olduğunu, hangi iklime, hangi enleme, hangi boylama, hangi ülke topraklarına ya da hangi nehre bağlı olduğunu bile bilmiyordum. Ne tek bir insan görmüştüm ne de görmek istemiştim, zaten tek dileğim tatlı suya ulaşabilmekti. Nehre akşam çöktüğünde girmiştik, hava karardıktan hemen sonra yüzerek karaya çıkmaya ve etrafı keşfetmeye karar verdik; ancak karanlık çöker çökmez etraftan yükselen vahşi hayvanların havlamaları, kükremeleri ve korkunç ulumaları yüzünden buna cesaret edemedik, zavallı çocuk korkudan ölecek gibiydi, sürekli olarak gün ağarana kadar kıyıya çıkmamız için bana yalvarıyordu.
“Tamam, Xury.” dedim ona. “O zaman gitmeyeceğim ama gün aydınlandığında da karşımıza bu hayvanlardan çok daha kötü insanlar çıkabilir.”
“Öyleyse ateş edersin silahla.” dedi Xury gülerek. “Hepsini kaçırırsın.” Xury’nin bizim gibi kölelerden öğrenmiş olduğu İngilizcesi bu kadardı. Bununla birlikte, çocuğun kendini toparlamış olduğunu görmekten dolayı da mutluydum, onu daha fazla neşelendirmek için (patronumuzun kasasındaki şişelerden) bir yudum içki verdim. Ne de olsa, Xury’nin önerisi gayet mantıklıydı, ben de onun sözünü dinlemiştim. Küçük çapamızı atarak olduğumuz yerde demir aldık ve bütün gece sessizce orada yattık. Sessizce diyorum çünkü ikimiz de uyuyamadık; iki ya da üç saat içinde pek çok türden büyük yaratığın (isimlerini bile bilmiyorduk), kıyıya inerek serinlemek için nehre girdiklerini, suyun içerisinde debelenerek yıkandıklarını gördük, öylesine büyük gürültü çıkarıyor, uluyor ve homurdanıyorlardı ki, hayatım boyunca böylesine korkunç ve iğrenç sesler duyduğumu hatırlamıyordum.
Xury, çok korkmuştu, ne yalan söyleyeyim aslında ben de çok korkuyordum; ancak bu güçlü yaratıklardan birinin teknemize doğru yüzdüğünü duyduğumuz anda ikimiz de paniklemeye başlamıştık; onu görmüyorduk ancak öfkeli şekilde solumasından ne kadar heybetli, korkunç ve vahşi bir hayvan olduğunu tahmin edebiliyorduk. Xury, onun bir aslan olabileceğini söylüyordu; belki de bir aslandı ancak ben tam olarak ne olabileceğini kestiremiyordum; zavallı Xury korkudan hemen demir alıp oradan uzaklaşmamız için bağırdı. “Hayır!” dedim ona. “Xury, şamandırayı uzatarak denize doğru ilerleyebiliriz, böylece bizi takip edemez.”
Bu sözlerimi henüz bitirmiştim ki, yaratığın (her ne ise) iki kürek mesafede tekneye yakın konumda durduğunu fark ettim; şaşkınlıktan donup kalmıştım; kendimi toparlamaya çalışarak elimden geldiğince hızlı hareket ederek, kamaradan içeri girdim ve silahımı alıp yaratığa ateş ettim; hayvan yaşamış olduğu şaşkınlıkla arkasını dönerek, karaya doğru yüzmeye başladı.
Ancak tüfeğin patlaması öylesine büyük bir etki yaratmıştı ki etraftan yükselen korkunç çığlıkları, ulumaları ve bağırışları kelimelerle tarif edebilmek mümkün değildi, aynı zamanda bu yaratıkların bugüne kadar hiç silah sesi duymadıklarına da ikna olmuştum. Geceleri buradan kıyıya çıkamayacağımız gün gibi aşikârdı; gündüz nasıl kıyıya çıkacağımız ise başka bir sorundu. Herhangi bir vahşinin eline düşmek sonuç olarak bir aslan ya da kaplanın pençelerinin arasına düşmekten çok daha kötüydü; aslında her iki tehlike de eşit oranda bizim için büyük sorun teşkil ediyordu.
Her hâlükârda kıyıya çıkmak zorundaydık, çünkü teknemizde bir damla olsun içme suyu kalmamıştı; en önemli soru ise bu suyu nereden bulabilirdik ve tekneden ne zaman inmemiz gerekirdi? Xury, testilerden birini alarak kıyıya çıkmasına izin verecek olursam, su arayabileceğini ve bana da biraz getirebileceğini söyledi. Ona neden kendisinin gitmek istediğini sordum? Neden o teknede kalmıyordu, neden ben gitmiyordum ki? Çocuk bana öylesine sevgi dolu sözlerle karşılık verdi ki, buna inanılmaz mutlu olmuştum. “Eğer vahşi adam gelirse beni yer, sen kaçar.” dedi bana.
“Tamam, Xury.” dedim ona. “İkimiz birlikte gideceğiz ve vahşi adamlar gelecek olursa onları öldüreceğiz, böylece ikimizi de yiyemezler.” Çocuğu biraz daha cesaretlendirmek için ona bir parça peksimet ekmeği ve patronun şişesinden bir yudum daha içki verdim; böylece tekneyi kıyıya çıkarabilmemiz için en uygun yer olacağını düşündüğümüz bir konuma çektik, yanımıza tüfeklerimizi ve ikişer testiyi alarak tekneden indik.
Vahşilerin küçük kayıklarından birinin her an karşımıza çıkma olasılığından korktuğum için, teknemizi gözümün önünden ayırmak istemiyordum; ancak çocuk karada bir mil kadar ileride bulunan çukura doğru koşarak uzaklaşmıştı, bu yüzden bir süre sonra koşarak yanıma geri dönene kadar olduğum yerde bekledim. Öylesine telaşla koşturuyordu ki peşine takılmış bir vahşi ya da korkunç bir hayvan olduğunu düşünmeye başlamıştım, ona yardımcı olabilmek için koşmaya başladım. Ama ona yaklaştığım sırada omuzlarından sarkan bir şey olduğunu gördüm, sanki bir tavşana benziyordu ama hem rengi farklıydı hem de bacaklar bir tavşanınkinden çok daha uzundu. Her ne olursa olsun ikimiz de buna çok sevinmiştik, hayvandan çok iyi et çıkmıştı; ancak etten ziyade zavallı Xury’inin bana güzel bir kaynaktan su bulmuş olması çok daha fazla sevindirmişti ve etrafta hiç vahşi adam da görmemişti.
Kısa bir süre sonra, aslında su için boşu boşuna bu kadar yorulmuş olduğumuzu anladık, çünkü gelgit çıktığında deniz suyu nehirden çekiliyor ve ardında çok güzel, içilecek tatlı su bırakıyordu. Hemen testilerimizi doldurduk, yakalanan tavşanla da kendimize güzel bir ziyafet çektikten sonra, kara boyunca kimseyi görmeyince yeniden yola çıkmak için hazırlandık.
Daha önce bu kıyılardan bir sefer geçmiş olduğumdan, Kanarya Adaları ve Cape de Verde sahillerinden çok uzak olmadığını gayet iyi biliyordum. Ancak hangi boylamda bulunduğumuzu gözlemlemek ya da en azından yeri tam olarak ölçebilmek için kullanabileceğimiz hiçbir aletimiz yoktu, ben de bu yüzden tam olarak o adaların yerlerini hatırlayamıyordum, nerede aramam ya da o adalara gidebilmek için hangi rotayı seçmem gerektiğini bilmiyordum. Tüm bu bilgilere sahip olsaydım onların yerini kolayca bulabilirdim. Sadece tek bir umudum vardı; bu sahil boyunca yoluma devam edecek olursam, İngilizlerin alışılagelmiş ticaret limanlarından birine ulaşabileceğimi ya da bu güzergâh üzerinde geçen herhangi bir gemi tarafından kurtarılabileceğimizi düşünüyordum.
Yapmış olduğum hesaplamalara göre, şu anda bulunduğumuz konum Fas İmparatorluğu’nun egemenliği ile zenci halkın toprakları arasında kalan vahşi hayvanlardan başka hiçbir canlının yaşamadığı ıssız bölgelerden biri olmalıydı. Mağriplilerin korkusundan zenciler bu toprakları terk ederek güneye gitmişler ve Mağripliler bu toprakların verimsizliğinden dolayı yaşamaya değer bulmamışlardı. Aslında her iki taraf da adada yoğun bir şekilde yaşayan aslan, kaplan, leopar ve diğer vahşi yaratıklar yüzünden kaçmışlardı. Bu sebepten dolayı Mağripliler buraya iki ya da üç bin kişilik orduyla sadece avlanmak için geliyorlardı; gerçekten de geçtiğimiz tüm bu sahil boyunca gündüzleri ıssız bakir araziden, geceleri ise uğuldayan, havlayan ve kükreyen vahşi hayvanların gürültüsünden başka hiçbir şey duymadık.
Gündüzleri bir ya da iki kez, Kanarya Adaları’ndaki Teneriffe Dağları’nın zirvesindeki Pico Tepesi’ni görebiliyordum, böylece kısa sürede oraya ulaşabilirim umuduyla rotamı o yöne doğru çevirmeyi düşündüm. Ancak iki kez denedikten sonra, ters esen rüzgâr yüzünden küçük teknem büyük dalgalarla mücadele edemeyince pes ettim; böylece daha önceden yaptığım gibi, kıyı boyunca yol almaya devam ettim.
Birkaç kez bulunduğumuz konumdan ayrıldıktan sonra, tatlı su doldurmak için karaya yanaşmak zorunda kaldım; özellikle bir seferinde sabah erken saatte, denizden oldukça yüksek olan küçük bir kara noktasına demir atmıştık; daha ileriye gidebilmek için gelgitin başlamasını bekliyorduk. Benimkinden daha keskin gözlere sahip olan Xury, usulca bana kıyıdan daha uzağa gitmemiz gerektiğini söylüyordu, “Bak, oradaki tepenin yamacında, korkunç bir canavar yatmış, uyuyor.” Nereye işaret ettiğine baktığımda, gerçekten de tepenin biraz üst kısmında bir tarafı gölgede kalmış, korkunç, büyük bir aslanın kıyıyı seyrederek yattığını gördüm. “Xury!” dedim ona. “Sen kıyıya çık ve onu öldür.”
Xury, korku dolu gözlerle bana bakıyordu ve sonunda, “Ben öldürmek! O beni bir ağızda yer!” O kadar dehşete düşmüştü ki, zavallı çocuğa sadece onu biraz rahatlatacak birkaç kelimeden başka bir şey söyleyemedim, en büyük tüfeğimizi alarak, içine en iyi barutumuzdan doldurarak, iki kurşun yerleştirdim. Sonra başka bir tüfeği alarak ona da iki kurşun yükledim ve üçüncüsüne de (zaten üç tüfeğimiz vardı) beş küçük mermi doldurarak bir kenara koydum. Ne kadar iyi bir nişancı olduğumu gösterebilmek için büyük tüfeği elime alarak aslanın başına nişan aldım, ancak pençesini burnunun üzerine tuhaf bir şekilde yerleştirmiş olduğundan, kurşunlar bacağının kenarından dizine çarparak kemiğinin kırılmasına neden oldu. İlk olarak homurdanarak yerinden doğrulmaya çalıştı, ancak kırık olan ayakları yüzünden yeniden yere devrildi; sonrasında üç ayağının üzerinden yükselerek hayatım boyunca belki de duyabileceğim en korkunç kükremeyle, yürümeye çalıştı. Onu başından vuramamış olduğumdan dolayı şaşkındım; bununla birlikte hemen ikinci tüfeği elime aldım ve o daha tam olarak harekete geçemeden tekrar ateş ettim, bu sefer başından vurmayı başardım; yere düştüğünü, kükremesinin yavaşladığını ve can çekiştiğini görmekten dolayı çok mutluydum. Kıvranan hayvanın ölmek üzere olduğunu gören Xury, cesaretini toplamış ve kıyıya gitmek için benden izin istiyordu. “Eh, git.” dedim ona. Çocuk hızla suya atladı, bir eliyle küçük tüfeğini tutarken, diğer eliyle kıyıya doğru yüzmeye çalışıyordu, bir süre sonra kıyıya çıktı, yaratığa iyice yaklaşarak tüfeğinin namlusunu hayvanın kulağına dayayıp, bir el ateş etti ve böylece yaratığı oracıkta öldürüverdi.
Bu bizim açımızdan güzel bir avcılık oyunu olmuştu ancak hiçbir işimize yaramayacak, yiyemeyeceğiz bir hayvan için üç kurşunumuzu kaybetmiş olduğumuzdan dolayı üzgündüm. Ancak, Xury yine de aslandan bir parça koparmak istiyordu; yeniden tekneye geri gelerek, benden baltayı vermemi istedi. “Ne için istiyorsun Xury?” diye sordum. “Ben başından kesmek.” dedi çocuk bana. Ancak yine de aslanın başını kesmeyi beceremedi, bu yüzden çok büyük bir canavar ayağına sahip olan aslanın sadece bir patisini keserek, tekneye geri döndü.
Her neyse, ben de belki ileride ihtiyaç olabilir düşüncesiyle, bir şekilde hayvanın derisini yüzmeye karar verdim. Böylece, Xury ile birlikte hayvanın üzerinde çalışmaya başladık; ancak Xury bu konuda benden çok daha becerikliydi, bense bu işi nasıl yapacağıma dair hiçbir bilgiye sahip değildim. Bu işlem neredeyse tam bir günümüzü almıştı, nihayet işimizi bitirdikten sonra postu kuruması için kamaranın üzerine serdik, hayvanın derisi ancak iki gün içinde tam olarak kuruyabilmişti, ilerleyen zamanda bu postu üzerinde yatmak için kullanmıştım.
О проекте
О подписке
Другие проекты
