Читать книгу «Okuma sanatı» онлайн полностью📖 — Damon Young — MyBook.

Deneyim hayatidir, sözün tam anlamıyla hayatla ilgilidir. Bir filozof olarak John Dewey, benim bedensel varlığım bir deneyim, varlıktan ortama doğru bir gidiş geliştir fikrini öne atmıştır. Ben bir şeylere göre davranırım, onlar da bana göre. Bazı izlenimler edinirim ama onlara birer renk, şekil ve değer biçen aklımdır. Tüm bunlar, dünyadan bir cevap bekleyen biraz refleks, huy ve seçime gerek duyar. Falan filan… “Yaşayan bir canlının kariyeri ve kaderi,” diye yazar Dewey, “onun çevresiyle en samimi şekilde gerçekleştirdiği alışverişlere bağlıdır.” Kendim ve kâinat arasındaki tüm bu etkileşim ne kaostur ne de mükemmel ahenktir, ama belirli ritimler halinde gözler önüne serilir. Bu evrenin ne olduğunu kesin bir şekilde bilemeyiz ve felsefi şüphenin defterini düren naif bir gerçekçiliği de kabul edemeyiz. Ancak burada bile deneyimin üstünlüğü açıkça bellidir: O, kişinin birbirlerinin sınırları hakkında kafa karışıklığı yaşayan kendisi ve diğerleri arasındaki yaradılışsal bir oyundur.

Okumak, deneyimlere yön verir. Bunu, beni Baker Street’te gerçekleşen bir suçu çözmem için atayarak ya da Romalı komutanları yumruklamak için gaza getirerek yapmaz, yalnızca duyularımı yönlendirir. Edebiyat, günlük hayattan bir şeyler alır ve yenilikçi bir dünya ve benlik görüşüne dönüştürür. Sartre’ın sıradan hissiyatta gördüğü “loş küçük anlam”a yeni bir değer verilmiş olur. Fikirler şaşırtıcı biçimlerde bir araya getirilir, duygular hafızadan hayale taşınır, algılar diriltilir ya da gözden geçirilir. Okuma, her uzuv ve organı kullanmasa da hayatın tümünden faydalanır; ona berraklık, canlılık ve dayanıklılık kazandırır. “Her sanat türü tümden bir deneyim kalıbını ve tasarımını takip eder,” diye yazar Dewey, “sonra onu daha kuvvetli hale getirir ve hissiyatını yoğunlaştırır.”

Bu sanat türünün edebi kurgu ya da şiir olmasına da gerek yoktur. En iyi romanlar ve şiirler dönüştürücü etkiye sahip olsa da felsefe gibi disiplinler de çeşitli deneyimler sunar. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik kitabının tınısı Homeros’un İlyada’sından çok farklı olsa da Aristoteles yine de kâinatın duygusal bir portresini çıkarmayı başarmıştır. Başımızdan geçenler ve yaptıklarımız tek bir edebi türün tekelinde değildir. Sosyal medyadaki bir nükteli sözden İncil parşömenlerine kadar edebiyat, dünyayla daha büyük bir birlikteliğe uzanır. Yazılı sembollerin ötesindeki bir evrene. Okumanın tüm faydaları yalnızca okuma deneyimiyle kazanılacak türden şeylerdir ve bunlar, geri kalan her şeyle daha fazla iç içe olmanın getirileridir.

Okuyucular genelde bu deneyime kendi içinde değer biçerler. Öncelikle verilen emekten doğan bir keyif hissi vardır. David Hume’un İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme’sinde değindiği üzere zihinsel çaba memnuniyet vericidir. Doğrunun peşinden, “onun keşfi ve icadından sorumlu olan deha ve kapasite yüzünden koşarız,” der. Bu durum kurgu okumakta da felsefe okumakta olduğu kadar geçerlidir: Her durumda psikolojik kaslarımızı çalıştırırız.

Ama sözü geçen emek kadar okumanın sunduğu dünya da önemlidir. Okurum, çünkü okumaktan, dünyanın arınmış ve onarılmış görüntüsüyle karşılaşmaktan keyif alırım. Bu demek değildir ki kitabın içinde bir cevher vardır ve ben istediğim zaman onu mürekkep ve kuru selülozun içinden çıkarıp kullanabilirim. Söylediklerimin anlamı şudur ki bu deneyimi sırf yaşamış olmak için yaşarım ve işin içinde fazlası yoktur. Belki bunun sebebi benim tartışılabilir zekâmın, Alfred North Whitehead ya da Deborah Levy’nin ifadelerinin kısa güzelliğini okurken hızlanıyor olmasıdır. Belki de sebebi, Holmes’un tetiklediği özlemdir ya da kendimi, utanç verici biçimde George Orwell’in Aspidistra kitabında bulmamdır. Belki de sebep Uzay Yolu’nun akıcı dili sayesinde yaşamın acılarından kaçabilmemdir. Bu nedenle Virginia Woolf, Kitap Nasıl Okunmalı?’da Tanrı’yı, edebi ruhları biraz kıskanan biri olarak betimlemiştir. Cennette Aziz Peter’a “Dinle beni, bunların ödüle ihtiyacı yok,” demiştir. “Onlara burada verebileceğimiz hiçbir şey yok. Onlar okumayı severdi.” Okumak kendine has bir iştir ve birine zarar vermediği sürece özür dilemeyi asla gerektirmez.

Dans

Okumanın gerekçeleri kolaylıkla sıralanabilir ama okuma eylemini gerçekleştirmek o kadar da kolay değildir. Edebi değer, süreç içerisinde keşfedilir; aktiftir, pasif değil. Evet, okumak Dewey’nin dediği gibi metne karşı bir çeşit “teslimiyet” gerektirir. Bu işte aynı zamanda dikkatli bir çaba da gereklidir. Özgür olmak yeterli değildir, özgürlüğün kıymetini bilmek de gerekir. Sanatsal okumalar; düşünce ve hisler, içten gelme ve alışkanlık, bağlılık ve ayrılık arasında hassas bir dengeyi gerektirir.

Örneğin Frank Miller’ın klasik çizgi romanı Kara Şövalye Dönüyor’u ele alalım. Burada Batman korkunç bir çete liderini dövüşte yener. (“Anlamıyorsun oğlum. Burası bir lağım çukuru… Bu bir ameliyat masası ve ben de cerrahım.”) Stilize edilmiş şiddet keyif vericidir ama kavganın amacı adalettir. O yüzden sonuç idam yerine hapis olduğunda surat asmak yerine tatmin olurum. Benim arzularım hikâyeyle ve ardındaki mitosla tamamen uyum halindedir. Miller’ın hikâyesi aynı zamanda analize de teşvik eder. Örneğin liberal siyaset ya da çocukları sivil örgütlenme konusunda eğitmek hakkında analizlere. Yine de bu romanın keyfine varmam, eleştiriyi minimum düzeyde tutmamı gerektirir. Yani uzun, kaslı ve maskeli bir milyonerin kimse tarafından tanınmayacağına ve suçlularla birbiri ardına karşı karşıya gelmenin iyi niyetli bir suç önleme projesi olduğuna inanmış gibi davranmam gerekir. Bu dikkat, benim değişen mizah anlayışıma rağmen devam etmelidir. Eğer yorgun ya da gergin olduğum için Kara Şövalye Dönüyor’daki siyasi ya da etik ayrıntıları kaçırırsam Miller’ı suçlayamam. Kendi duygu değişimlerime, sonuçlarına esir olmadan sahip çıkmam gerekir. Tepki ve keyif, gözlem ve bönlük, içselleştirme ve uzaklaştırma arasındaki gergin denge, türün diğer örnekleri için de geçerlidir. Ron Marz’ın Yeşil Fener’inin 54. sayısında bir kadının basit kahramanvari bir nedenle korkunç bir cinayete kurban gitmesi tiksinti yaratırken, Miller’ın maço dövüşleri aynı hissi yaratmaz. Bir okuyucu olarak benim tepkilerim, eğilimlerin sürekli kontrol edildiği ve dürtüldüğü bir pazarlıktır.

Bu dengeye verilen isim “erdem”dir. Bu tabirde dantel örtü tipinde bir tutuculuk vardır: Sinir bozucu kıssadan hisseler ya da bir aile reisinin işaret parmağını sallamasına benzer şeyler. Aristoteles’in erdem anlayışında bazı tutucu kısımlar mevcuttur; hatta filozof Alasdair MacIntyre onu “kibirli bilgiç” diye tanımlamıştır. Ama bu tavrın sebebi Atinalı bilginin aristokrat kibridir; teorilerinin bütünüyle kendini beğenmiş ya da küçümseyici olması değildir.

Klasik Yunancada erdem için kullanılan sözcük “aretē” mükemmeliyet anlamına gelir. Aristoteles, mükemmeliyet bir zihin durumu değildir demiştir. Çünkü zihin durumları değişebilir. Mükemmeliyet bir ömür boyu adanmayı gerektirir, tek bir anı değil. Yalnızca kavramsal da değildir, aynı zamanda rasyoneldir de. Erdem, duygu içerse de yalnızca duygudan ibaret değildir. Bir âdet olsa da refleks değildir. Her mükemmeliyet Aristoteles’in hexis dediği şeydir: eğilim, yaradılış, yatkınlıktır. Hazır ve hazırlıklı olmayı gerektirir. Değişen durumlara düzenli olarak, bilerek ve isteyerek iyi tepkiler verirsem erdemliyimdir. O nedenle gerçek anlamda aretē ne doğuştandır ne de yapmacıktır. İyi bir hexis, doğarken sahip olduğumuz potansiyeldir; ancak düzenli olarak emek sarf etmemizi de gerektirir.

Aristoteles için her bir erdem, iki uç nokta olan eksiklik ve fazlalık arasındaki araçtır. Fyodor Dostoyevsky’nin Suç ve Ceza’sından sırf sinir bozucu olduğu için vazgeçmek korkaklıktır ama ev sahibimi deli gibi sopalamama neden olacaksa da okumaya devam etmek gözükaralıktır. Cesaret araçtır: Burjuva denge durumuma karşı olan tehdidin farkındayımdır; yine de okumaya devam ederim çünkü roman bana psikolojik anlamda zengin bir deneyim vaat eder. Aristoteles’in üç kısımlı yöntemi her zaman ikna edici değildir, ölçülülük ve adalet gibi kimi erdemler şablona tam anlamıyla uymaz. Ancak genel anlamda, bu mükemmeliyet anlayışı yazılı sözcüklerin ihtiyacı olan dengeyi daha anlamlı kılar. Virginia Woolf bu yüzdendir ki James Joyce notlarında okumakla ilgili olarak erdemin gelişmesi için fırsat yayan “neredeyse bir kişilik okulu” diye yazmıştır.

Burada bir kanun yoktur; çünkü erdem, bağlam ve metne göre değişiklik gösterir. Bu, Aristoteles’in bakış açısındaki güçlü taraflardan biridir: Bir kural koymayı reddeder. “Eğitim insanı,” diye yazar, “varlığın doğasının izin verdiği boyutta, her şeyde bir benzerlik arayacaktır.” Aretē yalnızca deneyimle geliştirilebilir, bir ustalık, bir bilirkişiliktir; genelgeçer bir yargı değildir. İyi okumak için önce okumam gerekir: Kapsamlı ve dikkatli, kendi gücümün ve sorumluluklarımın farkında olarak okumak.

Bu, kendimi sanki ikiye bölünmüş (bir tarafı anlatım tarzlarına bakan diğeri de bu bakışı inceleyen) gibi gözlemlemem anlamına gelmez. Filozof Gilbert Ryle’ın sözünü ettiği gibi “ben” inceleme konusunda her zaman biraz geride kalır. Kendi davranışlarımıza başkalarının davranışlarına gösterdiğimiz tepkileri veririz. Sanki yaptıklarımız incelenmesi, eleştirilmesi, takdir edilmesi ya da görmezden gelinmesi gereken şeylermiş gibi. Ancak ortada bir tek bilinç vardır ve o da kendine odaklanamaz, kulak verdiği tek şey “mantıksal anlamda sonsuza kadar ikincilliğe hapsedilmiş olan” anılardır. Okumanın erdemi, şizofren bir teslimiyet demek değildir, aksine dürüst bir hatırlama ve geçmişe dönmedir.

Yine de önyargıdan tamamıyla kurtulmam mümkün değil. Aristoteles’in değindiği noktalardan biri benim önyargının ta kendisi olduğumdur. Birbirini tamamlayan ve işbirliği içinde olan bir yönelimler düğümü. Bunlar üzerinde düşünebilirim, ama Aristoteles’in sözünü ettiği gibi ruhumun mantıksız tarafından asla kurtulamam. Tefekkür bükülmenin hasıdır, sarf edilen çabayla güçlenir ya da zayıflar. Bugün özgürce okuyarak yarının önyargılarını oluştururum, ama önemli olan önyargılarımın vicdani olmasıdır. Friedrich Nietzsche, en iyi bilgeliğin ve düzyazının “kıvraklık ve güç” arasındaki dans olduğunu söylemişti. Ancak unutmamak gerekir ki okuma işi, çok yorucu olsa da çeviklik de gerektirir.

...
5