Читать книгу «David Copperfield» онлайн полностью📖 — Чарльза Диккенса — MyBook.

III

Arabanın atı, başını önüne eğmiş ağır ağır gidiyordu. Kim bilir belki de arabada yığılı olan hediyelere muntazır9 olanları bekletmekten müstehziyane bir zevk duyuyordu. Atın sahibi tedavisi kabil olmayan bir öksürüğe tutulmuş olduğunu söylediği hâlde onun, bunu düşünerek eğlendiğine insanın yemin edeceği geliyordu. Zaten arabacı da beygiri gibi uyukluyordu. Beygir kendiliğinden yürüyordu. Yarmouth’a da yalnız başına varacaktı.

Şehre vardık. Bahriyelilerle dolu sokakları; katran, balık ve çam tahtası kokuyordu. Ben bu kalabalığı görünce daha şimdiden büyük bir zevk duyuyordum. Benim düşüncelerimi güler yüzle dinleyen Peggotty bana “Yarmouth dünyanın en güzel şehridir.” dedi.

Hizmetçimin yeğeni Ham bizi bir kahvehanede bekliyordu. Eski bir dost gibi karşıladı. Elimi sıktı. Evine götürmek için beni omzunun üstüne oturttu.

Bu, iri ve kuvvetli bir yiğitti. Yelken bezinden bir ceket giymişti. Pantolonu o kadar katı idi ki yalnız başına dimdik durabilirdi. Başında eski kalelerin üzerini örten katran renginde bir çatı vardı.

Şehirden çıkıp da sahilin kumluğu önümüzde yayıldığı zaman bana dedi ki:

“Mister David, işte evimiz!”

Etrafıma göz gezdirdim, bir gemi karinesi gördüm. Tersine çevrilmiş, üstüne bir baca takılmıştı. Bacadan deniz kokan havaya sakin sakin duman çıkıyordu. Tereddütle dedim ki:

“Bu değil ya?”

“Evet burası… Mister David.”

Biraz daha bakınca geminin hurdasında bir kapı ile minimini iki pencere gördüm. Lakin bu geminin içine girdiğim zaman hayretimin hududu yoktu. Şüphesiz gemi karaya çekilip ev hâline konulmadan önce uzun seneler denizde dolaşmıştı.

Uzaktan, bir kadının reverans yaptığını gördüm. Bizi, yerlere kadar eğilerek karşıladı. Yanında gayet güzel, küçük bir kız duruyordu. Ondan yanaklarını öpmek müsaadesini istediğim zaman koşup saklandı.

Peggotty beni bize tahsis edilen odaya götürdü. Oda vapurun arka tarafında idi. Vaktiyle dümen mihverinin geçtiği delikten hasıl olan küçücük penceresiyle bu oda benim çok hoşuma gitti. İstiridye kabuklarından bir çerçeve ile çevrilmiş aynası, minimini yatağı vardı. Duvarları beyazlıktan parlıyordu.

Bu garip meskende nefis bir balık kokusu hüküm sürüyordu. Bu, o kadar sinici bir koku idi ki burnuma götürdüğüm mendilime bir ıstakoz sarılmış zannediyordum. Peggotty’ye bundan bahsettim, bana kardeşinin ıstakoz ve yengeç avladığını haber verdi. Biraz sonra bizim meskene dayanmış bir küçük bina keşfettim, burada birçok kabuklu hayvan vardı. Bu ıstakozlar yanlarına gelenleri kıskaçlamak için fırsat bekliyorlardı.

Büyük bir iştaha ile pisi balığı ve tereyağıyla pişmiş patatesten ibaret olan yemeğimizi yedik, buna benim için bir de kotlet ilave edilmişti. Yemeğimizi bitirdiğimiz sırada sağlam yapılı, beşuş10 simalı bir adamın içeri girdiğini gördük; bu, Peggotty’nin erkek kardeşi ve evin efendisi idi.

Kız kardeşini kucakladıktan sonra bana dedi ki:

“Sizi gördüğümden dolayı çok memnunum mösyö! Siz burada kaba saba adamların evindesiniz. Lakin onların kalpleri iyidir.”

Sonra kız kardeşinin yüzüne bakarak ilave etti:

“Bizim mütevazı misafirperverliğimizle kanaat ederseniz Ham, küçük Emily ve ben çok müftehir oluruz.”

Teşekkür etmek için bana vakit bırakmadı. Sıcak su dolu büyük bir kapla dışarı çıktı, yıkandı, geldi.

Yüzü o kadar kızarmıştı ki o dakikada aklıma ıstakozlar, yengeçler geldi. Bunlar da kaynar suya atılmadan evvel simsiyah, sonra kıpkırmızı olurlar.

Her taraf kapalı, sisten, soğuktan mahfuz olan bu oda gece bana çok tatlı geldi. İki kardeş konuşurken Ham iskambil falına bakıyor ve elinin dokunduğu yerde parmaklarının izi kalıyor, Emily dikiş dikiyordu.

Aklıma bir sual geldi, dayanamadım, sordum. Çekingen bir tavırla dedim ki:

“Mösyö Peggotty! Siz Nuh’un gemisine benzer bir yerde oturduğunuz için mi oğlunuza Ham ismini verdiniz?”

“Ona bu ismi koyan ben değilim mösyö! Bu ismi ona pederim ve denizde boğulan erkek kardeşim Joe verdiler.”

Biraz şaşkın bir hâlde tekrar dedim ki:

“O hâlde küçük Emily sizin kızınızdır.”

“Hayır, onun babası kayınbiraderim Tom’dur; denizde boğuldu.”

Daha ziyade sormanın güç olduğuna karar verdim. Fakat bazı şeyler daha öğrenmek istiyordum. Yine Mösyö Peggotty’ye çocuğu olup olmadığını sordum. Hafifçe gülümseyerek cevap verdi:

“Hayır, Mister David. Ben bekârım.”

“Bekâr mı?! O hâlde bu iş işleyen hanım kim?”

“O, Madam Gummidge’dir.”

Dadım bu anda benim susmamın daha iyi olacağına hükmetti ve bana o kadar manidar bir bakışla baktı ki odama gidinceye kadar ağzımı açmadım. Dadım odaya kadar bana refakat etti. Anlattı ki erkek kardeşi, Ham’la Emily’yi evlatlığa kabul etmiş. Madam Gum-midge de Mösyö Peggotty’nin sefaletten ölen bir arkadaşının zevcesi imiş. Ev sahibinin alicenaplığı beni pek mütehassis etti. Denizin, rüzgârın gürültüsü içinde uyudum. Gemiyi dalgaların alıp götürmesinden korktum, fakat gemide Mösyö Peggotty’nin bulunması bana emniyet verdi.

İstiridye kabuklarıyla çerçeveli aynayı güneş parlatır parlatmaz kalktım, küçük Emily ile beraber deniz kenarında çakıl taşı toplamak için dışarı çıktım. Küçük Emily’ye “Siz hakiki bir küçük denizcisiniz.” dedim.

Şiddetle cevap verdi:

“Hayır! Ben denizden korkarım.”

Bitmez tükenmez dalgalara cesurane bakarak tafrafuruşça11 cevap verdim:

“Ben korkmam!”

Emily mukabele etti:

“O çok fenadır. Bir gün onun ev kadar büyük bir gemiyi parçaladığını gördüm ki…”

“Belki içinde pederiniz bulunuyordu…”

“O pederimin bulunduğu gemi değildi. Zaten ben pek küçüktüm. Babamı hatırlayamıyorum.”

Bir taraftan hayvanat kabukları arıyor, bir taraftan onun benden talihsiz olduğunu düşünüyordum; çünkü o, hem annesini hem babasını kaybetmişti.

Biraz zaman sonra dedim ki:

“Amcanız Mösyö Peggotty bana iyi bir adam gibi görünüyor.”

O, haykırdı:

“Evet iyidir! Onun için isterim ki bir leydi olayım ve ona elmas düğmeli, havai mavi renkli bir elbise, nankin12 bir pantolon, kırmızı kadife bir yelek, üç köşeli bir şapka, bir altın saat, bir gümüş pipo ve altınla dolu bir kese vereyim.”

Her ne kadar nimetşinas yeğeninin kendisi için temenni ettiği elbise içinde Mösyö Peggotty’nin rahatsız olacağına kani idiysem de derhâl onun bütün bu hazinelere layık olduğunu söyledim.

Çakıl taşı ve hayvan kabuğu toplamakta devam ettik. Bir saat sonra eve geldiğimiz zaman Madam Gummidge’in ağladığını görerek şaşırdık. Mösyö Peggotty sükût içinde derin bir şefkatle ona bakıyordu. Kadın küçük odasına çekildiği sırada başını sallayarak “Eskisini düşünüyor!” dedi.

Kimi murat ettiğini anlamadım. Ta ki gece yatacağımız zaman Peggotty bana Madam Gummidge ne vakit kocasını düşünerek ağlarsa biraderinin müteessir olduğunu anlattı.

On beş gün, arzumun hilafına, pek çabuk geçti. Ham bize gemileri gezdirdi. Hatta bizi denizde dolaştırdı. Küçük Emily yanımdan ayrılmıyordu. Avdet zamanın geldiğini görünce hakikaten keder ettim.

IV

Gaybubetim13 esnasında evimi pek az düşünmüştüm. Lakin eve dönmek üzere yola çıkar çıkmaz, orasının, beni himaye eden, bana dost olan annemi bulacağım bir yuva olduğunu hissettim.

Sevincime Peggotty’yi de iştirak ettirmeye çalışıyor, lakin onun beni can sıkıntısıyla dinlediğini görerek hayrette kalıyordum.

Nihayet beni Yarmouth şehrine götüren posta arabasını çeken beygirin ağır adımlarıyla evimize vasıl olduk. Tanımadığımız bir hizmetçi kapıyı açtı. Peggotty’ye endişe ile “Annem daha gelmedi mi?” dedim.

Tereddütle cevap verdi:

“Evet, Mister David geldi. Lakin… Size bir şey söyleyeceğim”

Beni mutfağa sürükledi. Kapısını kapadı. Beni büyük bir korku almıştı.

“Niçin annem bizi karşılamadı. Acaba hasta mı?”

Sevgili Peggotty beni kolları arasına aldı. Gözleri yaşla doldu. Ona haykırdım:

“Ölmedi ya?”

“Hayır.” dedi ve nefes nefese oturdu, endişe içinde onun yüzüne bakıyordum.

“Sevgili yavrum! Size daha evvel söylemeliydim. Lakin cesaret edemedim. Sizin yeni bir babanız var.”

Rengim uçtu, titreyerek kekeledim:

“Yeni bir baba mı?.. Ben onu görmek istemem!”

“Ya annenizi?”

Büyük salona gitmeye razı oldum. Orada annemi gördüm. Evvelce kendinden bahsettiğim erkekle yan yana ateşin karşısında oturmuşlardı. Annem yerinden fırladı. Bu esnada arkadaşı ona dedi ki:

“Ne oluyorsunuz Clara’cığım, biraz kendinize hâkim olunuz.”

Sonra Mösyö Murdstone (Sonradan öğrendiğime göre ismi Murdstone imiş.) bana dönerek elimi sıktı, sıhhatimi sordu. Ben annemin muhabbetle boynuna sarıldım. O da beni şefkatle bağrına bastı ve hemen içeri girdiğim zaman meşgul olduğu işini eline aldı; çünkü biliyordum ki o erkek her ikimizi tetkik ediyordu.

Buradan kurtulur kurtulmaz merdivene koştum; odama çıktım; odada her şey değişmişti. Ben daha ötede yatacaktım. Mahzun mahzun avluya indim. Avluda o zamana kadar boş duran köpek yuvasında vahşi bakışlı, “onun” saçları gibi siyah tüylü bir köpek vardı. Eğer kalın bir zincirle bağlı olmasaydı bana saldırırdı.

Yatağımın nakledilmiş olduğu odaya döndüm. Mahzun mahzun içeri girdim, arkamdan köpek havlayıp duruyordu. Yatağımın üzerine oturdum, uyuyuncaya kadar düşüncelerime daldım. Beni annemle Peggotty uyandırdılar.

Annem “David.” dedi. “Nen var aziz çocuğum?”

Gözyaşlarımı göstermemek için başımı çevirdim.

Annem Peggotty’ye bakarak haykırdı:

“Fena kız! Bu senin kabahatindir. Siz oğlumu benim ve sevdiklerimin aleyhine çevirdiniz; çıldıracağım!”

“Söylediğiniz sözlere pişman olursunuz inşallah Madam Copperfield!”

Birdenbire Mösyö Murdstone’un sesi duyuldu:

“Ne oluyor? Clara, bana metin olacağınıza söz vermiştiniz.”

“Teessüf ederim Edward, itidalle hareket etmek istiyordum. Fakat o kadar azap içindeyim ki!..”

Annemi kendine çekti. Bir şeyler mırıldandı. Annem başını onun omzuna dayadı ve ben anladım ki bundan sonra bu adam annemin uysal tabiatını istediği tarafa çekip götürecek.

“Clara, aşağı ininiz.” dedi. “Ben de David’le gelirim.”

Sonra Peggotty’ye dönerek ilave etti:

“Matmazel! Merdivenden çıkarken işittim; zevceme bir isim veriyordunuz ki o, artık onun ismi değildir. Lütfen onun benim ismimi taşıdığını unutmayınız!”

Peggotty bana müteessir bir nazarla baktı; bir reverans yaptı; çıktı.

Mösyö Murdstone karşıma oturdu. Beni manyetize edecekmiş gibi gözlerini dikti. Kalbim çatlayacakmış gibi çarpıyordu. Dudaklarını kısarak dedi ki:

“David, bir beygir veya bir köpek itaat etmek istemezse ne yaparım bilir misiniz?”

“Bilmem mösyö.”

“Ben onu döverim! Bu dayak onun kanına bile girse onu itaat ettiririm; nedir o yüzünüzde gördüğüm lekeler?”

“Çamur.”

O da benim kadar biliyordu ki yüzümdeki lekeler gözyaşı izleri idi. Yüzünde kendine has bir tebessüm belirdi.

“Küçük bir çocuk olduğunuz hâlde zekânız yerinde. Yüzünüzü yıkayınız mösyö. Ve arkamdan geliniz.”

Salona girdiğimiz zaman anneme dedi ki:

“Sevgili Clara, ümit ederim ki az zamanda artık azap çekmeyeceksiniz çünkü küçük yaramazı uslandıracağız.”

Kendi evimde olduğumu bana gösterecek cesaret verici bir söz, müşfikane bir kelime söylemiş olsaydı daha şimdiden hâkimiyetini takınan bu yeni geleni belki sever ve ona hürmet ederdim.

Yemek neşeli olmadı. Annem sanki kocasını gücendirmemek istiyormuş gibi bana gizli gizli bakıyordu. Ben onların bu akşam eve gelip beraber oturacak olan Mösyö Murdstone’un hemşiresinden14 bahsettiklerini işittim.

O akşam evin önünde bir arabanın durduğu işitildi. Mösyö Murdstone kız kardeşini karşılamaya gittiği sırada annem karanlıktan istifade etti. Beni eskisi gibi kollarının arasına aldı, yeni babamı sevmemi söyledi, elimi kuvvetle sıktı ve kocasının yanına gitti.

Miss Murdstone annemi resmî bir tavırla selamladı. Parmağıyla beni göstererek “Bu oğlunuz mu görümcem? Ben umumiyetle erkek çocukları sevmem. Nasılsınız, oğlancık?” dedi.

Bu hatır kırıcı sözler haşin ve madenî bir sesle söylendi. Ben de sert cevap verdim.

Miss Murdstone beni tepeden tırnağa kadar süzdü. Soğuk bir tavırla şu hükmü verdi:

“Fena tavırlar!”

Odasını görmek istedi ve ertesi günden itibaren anneme yardım etmek bahanesiyle her şeyi karıştırmaya, eski tertibe ehemmiyet vermeyerek her şeyin yerini değiştirmeye başladı. Gidiyor, geliyor, iniyor, çıkıyor; şüphesiz hizmetçiler evde bir adam gizlemişlerdi de onun yerini keşfetmeye çalışıyordu. Kırlangıçlarla, o zarif kuşlarla hiç münasebeti olmadığı hâlde onlar kadar erken kalkıyor ve Peggotty’nin iddiasınca tek gözüyle uyuyordu. Fakat ben kendi nefsimde tecrübeye kalkıştım ve bunun mümkün olmadığına karar verdim.

Eve geldiğinin ertesi günü annem sabah yemeğine inerken Miss Murdstone ona dedi ki:

“Muazzez Clara! Sizi her sıkıntıdan kurtarmak isterim. Siz bu güzellik ve bu gençlikle (Bu sözlerden annemin yüzü kızardı.) ev idare edemezsiniz. Eğer anahtarlarınızı bana verirseniz ben her işle uğraşırım.”

Bu günden itibaren anahtarlar Miss Murdstone’da kaldı. Akşamları onları yastığının altına koyuyor; annem de hususi işlerinden başka bir şeyle meşgul olmuyordu.

Bir akşam Miss Murdstone bir tertibat projesi anlatıyor ve Mösyö Murdstone onu tasdik ediyordu. Annem göze çarpan bir cebrinefis15 ile sözü kesti, dedi ki:

“Bana da danışılabilirdi zannederim, çok gücüme gidiyor ki benim evimde…”

Mösyö Murdstone atıldı:

“Benim evimde mi?..”

Annem dehşet içinde kekeledi:

“Evimizde demek istiyordum. Evimizde ev işlerine dair bir kelime söyleyememek gücüme gidiyor. Ben evlenmeden evvel pekâlâ evimin işini görüyordum.”

Miss Murdstone dedi ki:

“Bu bahsi keselim Edward. Ben yarın gidiyorum.”

“Susunuz Jane! Beni daha iyi tanıyorsunuz zannediyordum.”

Annem ağlayarak tekrar söze karıştı:

“Ben kimsenin gitmesini istemiyorum. Yalnız istiyorum ki arada sırada hiç olmazsa şekil itibarıyla benim de reyim16 sorulsun. Şüphesiz bana yardım edenlere karşı pek minnettarım. Lakin bu kadarcık bir şey istemek haksızlık değildir.”

“Edward, artık elverir, ben yarın gidiyorum!”

Mösyö Murdstone haykırdı:

“Jane! Nasıl cesaret ediyorsunuz? Clara! Beni çok hayrette bırakıyorsunuz, ben sizi seciyeli yapmak, metanet, azim sahibi etmek istiyordum. Hemşirem lütufkârlıkta bulundu. Bana olan muhabbeti sebebiyle sizin yanınızda kâhya kadın vazifesini görmeyi kabul etti. Şimdi siz de ona nankörlükle mukabele ediyorsunuz!”

“Oh, hayır, Edward! Ben nankör değilim; kimse beni nankörlükle ittiham edemez.”

“Hemşiremin fedakârlığını takdir etmediğinizi gördükçe size karşı içime soğukluk geliyor.”

Annem yalvardı:

“Bana böyle söylemeyiniz! Kusurlarıma rağmen ben samimi ve minnettarım!”

Annemi çok hiddetli görerek sert sert “Clara, sükûnet bulunuz!” dedi.

Mösyö Murdstone alicenabane bir tavırla sözünü şöyle bitirdi:

“Jane Murdstone, bu türlü münakaşalar aramızda nadiren olur; bunda ne sizin ne de benim kabahatim var. Bu akşam böyle garip bir şey oldu, bunu ikimiz de unutmaya çalışalım. Bir de bir çocuğun böyle şeyleri görmesi münasip değildir. David! Haydi siz gidin, yatın!”

Ertesi sabah annemin Miss Murdstone’dan af dilediğini işittim. Tamamıyla barıştılar. O zamandan beri annem görümcesine danışmadan hiçbir şey hakkında fikir beyan etmez oldu.

...
5