Pazartesi sabahı erkenden kalktım. Bakkalın çırağı gazetemi getirmemişti, kahvemi pencerede yolunu gözleyerek içtim. Nisan ayının son haftasında şehre yerleşmeye karar verememiş bir bahar İstanbul’u vardı dışarıda. Servisi kaçıran bir ilkokul çocuğunu annesi telaşla bindirdi otomobiline. Kahvemi bitirdiğimde gazetem hâlâ gelmemişti. Çırağın aynı zamanda babası olan patronuna bir uyarıda daha bulunmak için not aldım kafamda. Cumartesi çalışmasının yorgunluğunu hafif tertip üstümde duyduğum için aikido ısınma çalışmasına girmeden attım kendimi duşun altına. Çıkınca bir kahve daha içtim.
Reklamcı arkadaşımın ajansı Levent’teydi, o yüzden yürüyerek gitmeye karar verdim. Şişli Terakki’nin önündeki kavşakta birbirine girmiş otomobillerin içinde bekleyenlerin yanından ağır ağır geçtim. Servis kaçırmış kız ile annesi de bekliyordu yolun açılmasını oflaya puflaya.
Ajans, pazartesi sabah mahmurluğunu daha üstünden atamamıştı gördüğüm kadarıyla. Yeni açılmış pencereler, bütün hafta sonu kapalı kalan alanların havasını tazelemeye daha yeni başlamıştı. Resepsiyondaki kız dudaklarının boyasını yeni bitirmişti, ruj ve aynası hâlâ masanın üstündeydi.
Hürriyet gazetesindeki küçük ilanlarım için birkaç kere gidip geldiğimden beni tanıyordu. Hemen telefonu kaldırdı.
“Remzi Bey geldi efendim,” dedi öksürüp genzini temizledikten sonra. Ardında bana döndü. “Sizi bekliyor.”
Odasını biliyordum. Kıza bir gülücük atıp yürüdüm. Merdiven sahanlığındaki küçük nişlerde sıra sıra duran Kristal Elma’lara baka baka merdivenlerden çıktım.
Reklamcı arkadaşım önünde kalın bir tomar halinde yarısı okunmuş gazeteler, elinde hayatta gördüğüm en büyük kahve fincanı, masasında oturuyordu.
“Kahve içer misin?” dedi yerinden kalkmadan.
“İki tane içtim,” dedim karşısındaki koltuğa oturarak.
“İlanı kap gel, gecikiyoruz,” dedi telefona. “Hep gecikiriz,” diye açıkladı bana. Sonra gazetesine döndü.
Ona karşılık vermedim. Uzanıp, okuduğu gazete tomarından, sabah elime geçiremediğim gazetemi bulup aldım.
Politika haberlerini okumadan geçtim. Ne yaparlarsa yapsınlar benim hayatımı değiştiremiyorlardı. Üçüncü sayfadan anladığıma göre, evimde kapalı geçirdiğim pazar boyunca İstanbul’da birileri birilerini dört kez öldürmüştü, ikisi bilinen, ikisi bilinmeyen nedenlerden. Polis ikisini yakalamıştı. Diğer ikisini de yakalaması an meselesiydi. Ölenlerin fotoğrafı ehliyet ya da kimliklerinden alınmaydı küçük çerçeveler içinde. Yakalananların ceketleri başlarına geçirilmişti flaşlar patlarken. Olay yeri tatbikatına getirilen birini mahalleli linç etmeye kalkmıştı. Olağan şeylerdi hepsi. Ben evimde otursam da oturmasam da birileri birilerini öldürüyordu hep.
Sonra hızla spor sayfasına geçtim. Birinci ligde dün oynanan maçların haberlerine başlıklardan öte bakmadan, üçüncü ligin sonuçlarını aradım. Devam sayfasında bir köşeye sıkışmış sonuçları zorla buldum. Karasu Güneşspor berabere kalmıştı. Sondan üçüncüydü. Sondan ikinciyle arasında bir puan vardı.
Karasu Tekstil’in reklam filmindeki kadınlar gibi giyinmiş, elinde kocaman bir dosya çantası olan biri kafasını kapıdan uzattığında Karasu Güneşspor’a teknik direktör olmayı istemeyeceğimi düşünüyordum.
“Hazırız patron,” dedi genç kadın kapının pervazını hafifçe tıkırdatarak.
Reklamcı arkadaşım gazetesini bırakıp ayağa kalktı. Koltuğunun arkasına astığı ceketini giydi, eli kravatına gitti otomatik olarak.
“Hadi,” dedi bana.
Sevgili İstanbul’un günlük suç topografyasını ve muhtemel müşterimin içini fena edeceği kesin olan sonuçları içeren gazeteyi katlayıp bıraktım aldığım yere. Yakalanmayan katiller yakalanacak, iki takım kümeden düşecekti nasıl olsa. Ayağa kalktım. Reklamcı arkadaşım kapının önünde çıkmamızı bekleyen genç kadınla tanıştırmadı beni. Daha fazla gecikmek istemeyen birilerinin adımlarıyla indik merdivenlerden. Resepsiyondaki kıza bir iki saat içinde döneceğimiz söylendi. Ajansın önünde kapısı açık bir Jaguar bekliyordu bizi.
Benim öne, emekli bir diplomat gibi giyinmiş şoförün yanına oturmam uygun düştü. Arkadakiler oturur oturmaz çanta açıldı, içinden çıkanları incelemeye başladılar.
Diplomat kılıklı şoför nereye gideceğimizi biliyordu anlaşılan, hiç ağzını açmadan otomatik vitesli koca Jaguar’ı, 4. Levent üstünden TEM’e yöneltti. Sessizce gidiyorduk. Sırtımı iyice arkaya yaslayıp kaykıldım. Ellerim emniyet kemerinin üzerinde yola bakmaya başladım.
Havaalanına giden yolun üstündeki bir iki gazete ve televizyon binasını geçtikten sonra yan yollardan içerilere girdik. Her dönemeci, her kavşağı hafiften kapanmaya çalışan gözkapaklarımın arasından aklıma kaydetmeye çalıştım. Sabah sabah öylesine sessiz ve yağ gibi gidiyordu ki lanet Jaguar.
Otomobil sonunda rayların üstünde kayan cinsten uzun bir demir kapının önünde yavaşladı. Kılıksız bir bekçi, Jaguar’ın görkeminden etkilenmiş bir biçimde, çekinerek yaklaştı cama. Arkadaşımın sihirli sözcüklerinden hemen sonra şakırdayarak kenara kaydı demir kapı. Karasu Güneşspor’un renklerine boyanmıştı kapı, kahverengi-sarı.
Kocaman bir avlu bir sürü otomobil, kamyonet ve servis aracı tarafından otopark olarak kullanılıyordu. Sürgülü demir kapının tam karşısındaki, işverenini etkilemeye çalışan bir mimarın tasarladığı görgüsüz devasalıkta merdivenli bir giriş geride kalan dikdörtgen prizma binanın, mimar eli değmiş tek parçasıydı. Girişin tepesindeki alınlıkta yol boyunca geçtiğimiz binalarda gördüğüm en büyük harflerle Karasu Tekstil yazıyordu. Reklamcı arkadaşım önde, dosya çantasını taşıyan genç kadın arkasında, en arkada ben hızlı adamlarla girişe yürüdük.
Kapının arkasındaki başvuru masasındaki özel güvenlik üniforması taşıyan delikanlıya aynı sihirli sözleri tekrarladı arkadaşım. Bir kapıdan daha içeri buyur edildik.
Binanın dış görünüşündeki sakillikle en ufak bir ilgisi olmayan geniş bir salondaydık şimdi. Beni bile etkileyen sade, arı duru bir dekorasyonu vardı içerisinin. Tıpkı bir resim galerisi gibi ışıklandırılmış duvarlardaki pencere büyüklüğünde fotoğraflarda gazetelerin hafta sonu eklerinden tanıdığım yerli yabancı mankenler, Karasu Tekstil’in olduğu kolaylıkla anlaşılan giysilerle görülüyordu. Salonun açıldığı büyük koridorun iki tarafında bir sürü kapı vardı. Ortalıkta görünmeyen birtakım hoparlörlerden hafif bir caz yükseliyordu.
Bizim reklamcılar kuşkusuz nereye yöneleceklerini biliyorlardı ama sanki karşılama heyeti bekliyormuş gibi küçük bir tereddüt geçirdiler. Kravat yoklandı, etek düzeltildi.
Çok beklememize gerek kalmadı. Tek kişilik bir karşılama heyeti büyük koridorun dibindeki bir kapıdan çıktı, bize doğru ilerlemeye başladı.
Ama ne karşılama heyeti!
Ortadoğu ve Balkanların en güzel, en çekici, en çarpıcı genç kadını bize doğru yürüyordu. Dudaklarında insanı eritmeye eğilimli bir gülümseme, gözlerinde masum ama yakalayan bakışlar, baş dik, sırt düzgün, bir podyum yürüyüşü gibi hesaplanmış, ama çok daha insanca ve kendine güvenli adımlarla…
Hani filmlerde olur ya, hızlı çekilmiş filmi normal gösterirler, tıpkı öyle, her ayrıntısını içime sindirerek seyrettim bize doğru ilerleyişini. Üzerinde kolsuz, beyaz, ipek gibi titreşen bir kumaştan ince bir bluz vardı. Bluzun altında son zamanlarda benimle aynı mekânlarda giyildiğini gördüğüm en kısa etek. Siyah eteğin altında, siyah çoraplarla sergilenen bacaklar, duvarlardaki yabancı mankenlerin gösterdiklerinden çok daha dolgun ve bir o kadar da gerçekti. Yüzünde ya çok makyaj yoktu ya da yapılanlar ustaca yapılmış, çakılmıyordu. Boynunda kocaman parlak metal parçalardan bir kolye vardı. Her adımında bluzun görkemli açıklığından içeri girmek istiyormuş gibi titreşiyordu metal yuvarlaklar.
Bizim heyet kıpırdandı, ilerledi. El sıkışma mesafesine koridordaki ilk kapının hizasında geldik. Gözlerimi bize doğru gelenden ayıramadığım için kapıdan içeri doğru göz atamadım.
“Hoş geldiniz,” dedi görüntüsüne uymayan hışırtılı bir sesle, elini önce reklamcı arkadaşıma uzatırken. “Neler getirdiniz bize?” Reklamcı kadının elini sıkarken yüzüme bakmadı. Çünkü, “Bu da kim?” der gibi beni inceliyordu.
“Remzi Ünal,” diye tanıştırıldım reklamcı arkadaşım tarafından. Adımdan sonra herhangi bir sıfat, görev tanımı gelmedi. Yapabildiğimce gülümsedim.
“Dilek,” dedi elimi hafif ama kararlı sıkarak. “Dilek Aytar.”
“Dilek Hanım, Karasu Tekstil’in reklam ve halkla ilişkiler müdiresidir,” diye açıkladı reklamcı arkadaşım.
Dilek Aytar benim üzerimde çok fazla durmadı. Reklamcılara döndü.
“İlhan Bey daha gelmedi,” dedi. “Trafiğe takıldı herhalde. Benim odamda bekleyelim. Hem getirdiklerinize bakarız.”
Koridorun sonundaki odayı hedefleyerek yürüdük. Artık önünden geçtiğimiz diğer odaların içinde neler olup bittiğine bakabiliyordum. Bilgisayarlarının önünde sabah mahmurluğunu henüz atmış genç kadın ve erkeklerle dolu normal büro manzaralarından başka bir şey göremedim.
Dilek Aytar’ın odasına en son ben girdim. Kocaman bir çalışma masası ve daha da kocaman bir toplantı masasından başka, bir erkek bir kadın iki çıplak manken vardı odada göze ilk çarpan. Canlı değildi canım çıplak mankenler. Dışarıdan içerinin görülmemesinden çok, içeriden dışarıyı görmemek için konulmuş jaluzili pencerelere doğru bakıyorlardı donuk donuk. Kadın olanın boynunda bir fular vardı yalnızca.
Çalışma masasının önünde oturacak yer yoktu, toplantı masasını çevreleyen yönetmen koltuklarına oturduk. Dilek Aytar masanın üstündeki birtakım kâğıtları, broşürleri toparladı.
“Ne içersiniz?”
Kahve istedik.
Kahvelerimiz telefona değil, telefonun yanındaki diyafonun düğmesine basılarak söylendi. İkisi sütlü, üç neskafeyi içerilerde bir yerlerdeki Nimet Hanım’ın mahir ellerine emanet ettik.
Reklamcı arkadaşımın karşısına oturdu sonra Dilek Aytar.
“Akşamın telaşı şimdiden üstüme çöktü,” dedi. Oysa hiç telaşlı bir hali yoktu.
“Her şey yolunda gider canım,” dedi reklamcı arkadaşım. “Endişelenmeyin.”
“Biliyorum ama yine de…” dedi Dilek Aytar. “Hep çıkar bir sürü aksilik. Bakalım bu akşam neler olacak? İlhan Bey de sağ olsun üstüme yıktı her şeyi. Dün de futbol takımını çıkardı başıma. PR olurmuş. Yok bir de podyuma çıksalardı. Sonra da onu beğenmedim bunu beğenmedim diye söylenir durur.”
“O kadar kapris yapacak canım patron,” dedi reklamcı arkadaşım.
“Yok, sağ olsun iyi yapılan işi de takdir etmeyi bilir,” dedi Dilek Aytar.
“Kuşkusuz,” diye karşılık verdi reklamcı arkadaşım. “Bakalım bizim ilana ne diyecek?”
O ana kadar hiç ağzını açmamış olan kadın reklamcı eğilip ayağının dibindeki kocaman dosya çantasını masanın üstüne koydu. İçinden üzerinde yazısı az, fotoğrafı çok yer kaplayan bir ilan taslağı çıkardı. Tam karşımda oturduğu için benim yönümden bakıldığında fotoğraftaki kadınlar düz, yazılar ters duruyordu. Çantayı yeniden aşağı indirip, taslağı Dilek Aytar’ın önüne sürdü.
“Ay çok yaratıcı!” diye denetimli bir çığlık attı Dilek Aytar.
“Bir şeyler ters gidiyorsa… Karasu… konseptine devam ediyoruz bu ilanda da,” diye açıklama getirdi reklamcı kadın.
“Zaten bu akşam mankenler de sahneye geri geri girecekler,” dedi Dilek Aytar.
“Böylece tam bir tutarlılık elde ediyoruz,” dedi reklamcı arkadaşım.
İnşallah düşmezler podyumun ortasına diye düşündüm.
“Onun adına konuşmayayım ama İlhan Bey beğenir bu ilanı,” dedi Dilek Aytar. “Zaten konseptimizle mutabık.”
“Diayı da kendisiyle birlikte seçmiştik hatırlarsanız,” diye devam etti reklamcı kadın. “Yalnız son onayı bir an önce almalıyım, renk ayrımına gidecek ilan.”
“Son teslim ne zaman?” diye sordu Dilek Aytar.
“Bu akşam altıda,” dedi reklamcı kadın. “Gece yarısı baskıya giriyor dergi.”
“Kusura bakmayın ama hep son dakikaya kalıyoruz onaylar için,” dedi Dilek Aytar, reklamcı arkadaşımdan çok yanındakine bakarak.
“Ama İlhan Bey bize zaman ayı…”
Reklamcı arkadaşım kendi personelinin sözünü kesti.
“İlhan Bey de çok meşgul Dilek Hanım da…” dedi. “Asıl tedbirli davranması gereken biziz. Sen istersen telefon et yolla ilanı renk ayrımına, İlhan Bey değişiklik isterse orda yaparız değişiklikleri.”
Reklamcı kadın çantasından cep telefonunu çıkardı, jaluzili pencereye doğru yürüdü tuşlara basarken. Dilek Aytar reklamcı arkadaşıma mutlu mutlu gülümsedi.
“Vay kimler gelmiş!” diye bağıran biri teklifsizce girdi kapıdan içeri. “Neler getirmişler bize!”
Sanki emir almış gibi ayağa kalktık üçümüz de. Anlaşılan Karasu Tekstil’in sahibi, büyük reklam veren, Karasu Güneşspor’un başkanı İlhan Karasu’yla tanışacaktım.
О проекте
О подписке
Другие проекты