Читать книгу «Hint mitolojisi» онлайн полностью📖 — Arthur Berriedale Keith — MyBook.

Birinci Bölüm
Rigveda
Gökyüzü ve Hava Tanrlar

Yaklaşık olarak MÖ 500 yıllarında yazılmış mevcut en eski Vedik tefsiri olan Niruktada Yāska, bizlere Ṛigveda mitolojisinin ilk öğrencilerinin tüm ilahları gökyüzünde, atmosferde ya da yeryüzündeki konumlarına göre üç sınıfa ayırdıklarını anlatmaktadır. Daha sonra her bir sınıfın tüm farklı üyelerini üç büyük tanrı olan yeryüzündeki Agni (Ateş), atmosferdeki İndra (Fırtına) ya da Vāyu ve gökyüzündeki Sūrya’nın çeşitli suretleri olarak tanımlamaktadır. Evrenin bu biçimde tahsis edilmesi aslında Ṛigveda’da yaygın olarak kabul görür. Burada üç katlı bir tanzim kural olarak üzerinde görünen her şeyiyle birlikte yeryüzünü mukayese eden görece daha basit görüşe tercih edilmektedir. Yeryüzünün hemen üstündeki bölüm ile rüzgârın, yağmurun ve şimşeğin dışavurumları ilişkilendirilmiş. Diğer yandan güneşle ilgili olaylar tahsis edilen üç bölümün en üstündekine ayrılmış. Bu üç grup da üçe bölünebilir: Böylece “babaların” (şefkatli ölüler), tanrıların ve Soma’nın ikamet ettiği yer en üstteki aydınlık boşluk ya da gökyüzüdür. Atmosferde üç boşluk ya da çoğunlukla biri semavi diğeri dünyevi olmak üzere iki boşluk daha vardır. İki durumda da en üstte bulunan, bazen cennetin ya da gökyüzünün kendisiymiş gibi görülür. Tıpkı yeryüzü gibi onun da kayalıkları ve dağları vardır. Akarsular (bulutlar) içinden akar ve su damlatan bulutlar sürekli ineklerle özdeşleştirilir. Açıkça görünüyor ki atmosferin semavi kesimi kadar dünyevi kesimi de yeryüzünün altında değil üstündedir. Bu yüzden güneş batıdan doğuya yeryüzünün altından geçerek geri dönmez. Aksine aydınlık tarafını gökyüzüne döner ve böylece yeryüzünü karanlıkta bırakarak geldiği yoldan geri döner. Geniş ve sınırsız olarak algılanan yeryüzü şekil itibarıyla bir tekerleğe benzetilir fakat önce Yunan daha sonra Hint mitolojisinde karşımıza çıktığı gibi, etrafını herhangi bir okyanus çevrelememiştir. Yeryüzünün dört, ya da kişinin bulunduğu yeri de dahil edecek olursak beş, köşesi bulunmaktadır.

Görece daha eski bir inanışa göre yeryüzü ile gökyüzü tek başlarına evreni oluşturur. Bu durumda gökyüzüyle birleştiği için yeryüzünün biçimine dair düşünceler çeşitlilik göstermektedir. Birbirlerine doğru çevrilmiş iki büyük kâseye benzetilmektedir. Diğer yandan başka bir görüş, yeryüzü ile gökyüzünü bir aksın uçlarındaki tekerleklere benzetmektedir. İkili öyle birleşmiştir ki ilah olarak Dyāvāpṛthivī’ye (Gökyüzü ve Yeryüzü) ya Dyaus’tan (Gökyüzü) ya da Pṛthivī’den (Yeryüzü) çok daha fazla ibadet edilir. Müşterek ilah Ṛigveda’da altı ilahiye, Tanrı Yeryüzü sadece bir taneye sahip olabilirken Tanrı Gökyüzü’nün hiç ilahisi yoktur. Hatta tek ilahisinde bile Yeryüzü’ne bulutundan yağmur gönderdiği için şükredilir ki bu aslında kocasının işlevidir. Bu ikili tüm yaratıkları yaratıp onlara güç veren kadim ebeveynler olarak adlandırılır ve tanrıların kendileri de çocuklarıdır. Biṛhaspati’nin (Duanın Efendisi) ebeveynleridirler. Ayrıca sular ve Tvasṭṛi (Sanatçı) ile Agni’yi doğurmuşlardır. Yine de belirgin bir tarafsızlıkla kendi kendilerini yarattıkları söylenir. Çünkü yaratılışlarındaki beceri, bir şairi hayrete düşürecek derecededir. Diğerleri ise yaratılışlarını İndra, Vişvakarman (Her Şeyi Yaratan) ya da Tvasṭṛi’ye dayandırmaktadır. Uzaklara kadar yayılmışlardır, hiç yaşlanmazlar, bol bol süt, arınmış yağ ve bal üretirler. Birisi bereketli bir boğa diğeriyse alaca bir inek olup her ikisi de zürriyet konusunda zengindir. Ayrıca zekidirler ve erdemliliği yüceltirler. Kendilerine ibadet edenleri koruyup onlara yardım ederler.

Dünyanın yaratılmasına dair daimi sorun farklı biçimlerde ifade edilmektedir. Varuṇa dünyayı güneşlerle ölçer. İndra altı bölgeyi ölçtükten sonra yeryüzünün genişliğiyle gökyüzünün yüksek kubbesini yaratmıştır. Ya da yine yeryüzünün Agni, İndra, Marutlar (Fırtına Tanrıları) ve diğer tanrılar tarafından serildiği söylenmektedir. Yeryüzünün eve benzetilmesi hangi ahşaptan yapıldığı sorusuna yöneltir. Bu evin kapıları, içinden sabah ışığının geldiği doğunun geçitleridir. Hem gökyüzü hem de yeryüzünün çoğunlukla bir destek üzerinde durduğu anlatılmaktadır. Ancak gökyüzünün kirişsiz olduğu bildirilmektedir ve desteksiz durmasındaki mucize dikkate değerdir. Yeryüzü hızlı bir şekilde Savitṛi (Güneşin bir formu) tarafından kuşaklardan yapılmış ve Vişṇu tarafından kancalarla sabitlenmiş. Bununla birlikte Ṛigveda’nın sonuncu ve en yeni kitabında, bu temel kavramların yerine mitolojinin felsefenin içine girdiği yorumlar geçmektedir. Bu kuramlaştırmaların en önemlisi başlangıçta hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin boşluktan ibaret olduğunu bildiren x.129’dakidir. Karanlık ve boşluk farklılaştırılmamış suları sarmalamış. Isıyla birlikte ilk var olan şey meydana geldikten sonra, varlık ile yokluk arasındaki bağı kurmak için aklın ilk tohumu olan arzu var olmuştur. Böylece tanrıların kökeni ortaya çıkmıştır ancak bu noktada yorumlar bir şüpheyle sonlanır. İlahinin kendisi Muir’in metrik ölçüdeki yorumuyla şu şekilde ilerler (Not 1):

 
İşte o zaman ne Zerre ne de Madde vardı, hatta gökyüzü ile hava bile yoktu,
Her şeyi ne kaplamıştı? Her şeyin altında ne vardı? Suyla dolu körfez miydi?
Ne ölüm var artık ne de ölümsüzlük. Ne gece ne de gündüz dönüyor.
Bir tek o, kendisine yeterek sakince nefes alıyor, onun ötesinde başka hiçbiri olmuyor.
İlkin karanlıkta gizlenen karanlık var oldu, bir derya, görüntü sıyrılıp gitti.
Kaosun içini bir boşluk kapladı, işte o içeri doğru coşkuyla büyüdü.
Onun içinde ilkin tutku doğdu, zihnin ilk tohumu.
Varlığın hiçbir şeyle bağlanmadığı, ermişlerin merakla bulduğu.
Karanlık ve kasvetli boşluktan fırlayan öyle alevli ışık ki,
Altından mı çıktı? Yoksa en üstünden mi? Hangi ozan yanıtlayabilir ki?
Bereketli güçler işte oradaydı ve kudretli güçler çarpışıyordu,
Altında kendi kendini destekleyen bir kütle ve enerjisi de üstündeydi.
Bu engin yaradılışın doğduğu yeri kim bilebilir, kim söyleyebilirdi?
Daha hiçbir tanrı doğmamışken, kim bu ebedi gerçeği açığa çıkarabilirdi?
Bu dünya nereden doğdu? Kutsal bir elden mi çıktı yoksa –
Hayır, göklerdeki bir başına efendimiz söyleyebilir, gösterebilecek bile olsa.
 

Bu ilahide tanrıların, evrenin yaratılışından sonra doğdukları anlatılmaktadır. Öyle ki diğer felsefi ilahilerde tanrıların sulardan yaratıldıkları anlatılır ve bir yerde Aditi’den (Sınırsız) doğmuş gruplara sular ve yeryüzü olarak bölünmüşlerdir. Özellikle Ādityalar sürekli olarak Aditi’den türemiştir. Ancak bu yorumlamaya açıktır ve kolayca değişkenlik gösterebilir: Şafak, güneşin annesidir ve zamansal silsile gereği Gece’den doğar. Diğer yandan bölgesel nedenlerle, Gökyüzü ile Yeryüzü her şeyin ebeveynidir. Ya da sınıfının en büyüğü olarak Rudraların fırtına tanrısı Rudra (Kükreyen), fırtına tanrılarının rüzgârı, nehirlerin Sarasvatī’si ve bitkilerin Soma’sı gibi geriye kalanların ebeveynidir. Belirli bir mistisizmle paradoks aşkı İndra’nın ebeveynleri Gökyüzü ile Yeryüzü’nü doğurduğunun ya da Dakşa’nın (yaratıcı tanrı) bir zamanlar Aditi’nin babası ve oğlu olduğunun bildirilmesine yol açmıştır. Gökyüzü ile Yeryüzü’nün ebeveynliğine dahil edilmeleri gerekirdi ancak keşiş Aṅgirasalar ailesi doğrudan Agni’den doğmuştur. Ermiş Vasişṭa ise bir Apsaraslardan ya da cennetten bir peri olan Urvaşī’den Mitra ile Varuṇa’nın çocuğudur. Oysaki Vivasvant’ın oğlu, Manu ya da Manu’nun kardeşi Yama ile kız kardeşi Yamī’nin soyundan gelir. Bu çiftin Gandharva (gökyüzü ozanı) ve su perisiyle akraba olduğu iddia edilmektedir.

İşin şaşırtıcı yanı, tanrıların da bir zamanlar salt ölümlü oldukları ya da görece daha yeni tanrılar kadar antik tanrıların var olduğunu düşünecek olursak, tanrılarla insanlar arasında aslında çok da büyük bir fark yoktur. Nasıl ölümsüzlüğe ulaşmayı başardıkları belirsizdir. Bunu onlara Savitṛ ya da Agni bahşetmiş olabilir. Belki de soma içerek elde etmişlerdir. Oysa İndra ölümsüzlüğü sofu amelleriyle kazanmıştır. Yine de görünen o ki sonunda ölümsüzlüğü elde etmişlerdir ve yaşlanmadıklarından bahsedildiğinde destanların mitolojisindeki gibi sadece kozmik bir çağ boyunca dayandıkları anlamına gelmez. Bu ikinci kavram dünyada ilerlemeyen bir felsefeye bağlı olduğu için bütün varlıkları ebedi biçimde büyüyen ve sonunda ölen diziye dönüştürür.

Çoğu tanrıların isimlerinde olmak üzere bu kadar çok ilahi suretin arasında ortak noktalar vardır. Öyle ki bizlere sunulan bir şiirde, aralarında temel bir birliğin olduğunu fark edebiiriz. “Kuş, yani güneş ki tektir, rahipler ve ozanlar onu sözcükleriyle çoğaltmışlardır,” diye anlatılmaktadır. Ayrıca “Rahipler tek olandan çok çeşitli biçimlerde bahsetmektedir: Ona Agni, Yama, Mātarişvan ismini vermektedirler.” Yine de bu panteizm kadar tektanrıcılık değildir çünkü Aditi’nin her şey, tanrılar ve insanlar dahil, şimdiye dek var olan ve olacak olanların hepsi olduğunu ve Pracāpati’nin (Yaratıkların Efendisi) her şeyi kendi vücudunda bulundurduğunu öğreniyoruz. Bu görüşten, zaman zaman tek bir tanrının en üst derecedeki tanrı olarak nitelendirildiğini ya da yine tek bir tanrının diğerlerinin tümüyle özdeşleştirildiğini ve diğer hepsinin de onun etrafında toplandıklarından bahsedildiğini anlamak mümkündür (Not 2). “Agni, tıpkı Varuṇa gibi varlığın efendisidir,” gibi bir yorumda gerçek anlamda tektanrıcılıkla ilgili bir ifade yoktur. Benzer bir kümelenme tapınanların tanrı gruplarına sürekli seslenişlerinde, tanrılarına ikişerli olarak yakarışlarındaki klişeleşmede ve sayılarını otuz üç olarak hesaplamalarında görülmektedir: Her biri gökyüzünde, havanın sularında ve yeryüzünde olacak biçimde on birer tanrıdan oluşan üç grup.

Bazı istisnaları da hesaba katacak olursak normalde tanrılar insan biçiminde tasarlanmışlardır. Elbise giyerler, silah taşırlar ve araba sürerler. Yine de kişilikleri bazı durumlarda oldukça farklı gelişmiştir. Mesela İndra; dili, kolları ve bacaklarıyla alevleri simgeleyen Agni’den daha fazla insan biçimindedir. Tanrıların ikametgâhı gökyüzünün en yüksek diyarındadır. Ve insanların adakları oraya onlara ya Agni tarafından taşınır ya da muhtemelen çok daha eski bir inanışa göre tapınan dindar kişinin hediyelerini üstüne serdiği samanlarla geldikleri sanılmaktadır. Yedikleri yiyecekler insanların yediğiyle aynıdır – süt, arpa, tereyağı, sığır ve keçiler. Ancak arada sırada formda kalmak için özel olarak -İndra’nın canının sık sık bir boğa çektiğinde olduğu gibi- yüzlerce boğanın katliamına neden olurlar. İçecekleri ise somadır.

Tanrılar arasındaki kan davasından ya çok az bahsedilir ya da hiç bahsedilmez. İndra uygunsuz ameller sergilemektedir. Muhtemelen somayla sarhoş olmasıyla övünen biri için pek de tuhaf olmasa gerek. Bir defasında tüm tanrılarla savaşmış, ilah Şafak’ın arabasını parçalamış hatta kendi babasını bile katletmiştir. Sadık yandaşı olan Marutlarla da münakaşa etmiştir. Tanrılar tapınanlarına karşı iyi ve naziktirler. Ayrıca onlar adına sıradan olsa bile galip geldikleri bir savaş sonunda iblisleri katlederler. Onurlarına kurban edenleri bolca kutsarlar ve cimrileri cezalandırırlar. Hedefe giden her yol mubah olmasa da İndra birtakım hileler kullanarak saygınlık ölçütlerinden sapar fakat tanrılar genelde esaslıdırlar ve aldatmazlar. Manevi ihtişam gerçekte Varuṇa’ya özgüdür. Tanrıların büyüklüğü ve kudreti çoğu zaman iyiliklerinden daha çok methedilir. İnsanlar üzerindeki güçleri sınırsızdır. Hiç kimse alınyazısına karşı koyamaz ya da kendisine ayrılan süreden daha uzun yaşayamaz. Bazen Mitra ile Varuṇa’nın ahlaki düzenine karşı gelemedikleri söylendiğinden, onları hizaya getirecek hiçbir şey yoktur.

Ṛigveda’nın ortaya koyduğu panteon, özünde yapaydır çünkü koleksiyonun büyük bir kısmı Soma ayininde kullanılan ilahiler içermektedir. Bu yüzden tanrılar hakkında eksik bir görüş sunabilir. Böylece Yama (ilkel insan ve ölülerin kralı) adına bir nevi koleksiyon teşkil eden kısa ilahi grubunu (14-18) içeren onuncu kitabı hariç tutarsak ölüler hakkında hiçbir şey öğrenemediğimiz gibi, cinler hakkında çok az bilgi sahibi olabiliyoruz. Dahası dinin daha ailevi yönü ya da büyücülük ve sihirbazlığın gündelik hayatın ihtiyaçlarını karşılamada uygulandığına dair inanış karşımıza güçlü bir şekilde çıkmıyor. Buna bağlı olarak, Ṛigveda’daki önemli konumlarından anlaşılabildiği ölçüde tanrıların görece saygınlığının Vedik halkların hiçbirinin hayatındaki asıl konumlarına dair bir ölçüt sunduğunu görmüyoruz. Ancak gelenekleri bizlere Ṛigveda’da bir bütün olarak sunulan bir grup papaz ailesinin gözünde ne denli yüksek bir makama sahip olduklarını yansıtır. Metne göre İndra, Agni ve Soma tanrıları arasında tartışmasız en büyük olanlardır. Onların ardından Aşvinler (Göksel Tanrılar, İkiz At Adamlar), Marutlar ve Varuṇa daha sonra ise Uşas (Şafak Tanrıçası), Savitṛi, Bṛihaspati, Sūrya, Pūşan (Refah Veren) ve Vāyu, Dyāvā-Pṛithivī, Vişṇu ile Rudra ve son olarak da Yama ile Parcanya (Yağmur Tanrısı) gelmektedir. Sayısal değerlendirmelere dayanan bu liste bile tartışmaya açıktır çünkü Varuṇa gibi bazı ilahlar kurban edilme törenleriyle görece daha az ilişkilendirilseler de doğrusu daha büyüktürler. Öyle ki asıl saygınlık derecelerine rağmen isimleri, kurban etme törenlerinde daha çok tapınılan Aşvinler gibi diğer tanrılardan daha az anılır.

Gökyüzü tanrılarından Dyaus (Gökyüzü) isim olarak Zeus’a karşılık gelmektedir ve Zeus gibi o da bir baba tanrıdır. Aslında bu durum Zeus’un Ṛigveda’daki mevkidaşının en önemli özelliğidir. Uşas (Şafak) en çok bahsedilen çocuğudur ancak Aşvinler, Agni, Parcanya, Sūrya, Ādityalar, Marutlar, İndra ile Aṅgirasalar onun soyundan gelmektedir ve kendisi Agni’nin babasıdır. Aslında bileşik ismi Dyāvā-Pṛithivī’deYeryüzü’nden bahsedilmektedir ve kendisine Dyaus Pitar ismiyle seslenildiği tek bir durumda ise aynı zamanda (Yunanca Zєû πάτєρ ve Latince Iuppiter’in tam karşılığı olan Gök Baba) “Toprak Ana” olarak hitap edilmektedir. Adına neredeyse başka hiçbir özellik yakıştırılmamıştır. Sadece gökyüzünden aşağı doğru böğüren bir boğa ya da incilerle süslenmiş (yıldızlarla kaplı karanlık gökyüzü gibi) siyah bir savaş atı olduğu ve bulutların arasından sırıtıp elinde yıldırım taşıdığı belirtilmektedir. Bu yüzden tek başına isimlendirildiğinde ya da yeryüzüyle ilişkilendirildiğinde bile neredeyse hiçbir zaman insan biçimine bürünmemiştir. Kendisine tapınma da canlı bir varlık olarak gökyüzüne doğrudan ibadetten biraz uzaklaştırılmıştır. Ne kendisine ait herhangi bir manevi simgesi ne de yeryüzü ile diğer tanrılar üzerinde üstünlük kurduğunun işareti bulunmaktadır. Yunan mitolojisinin Zeus’a atfettiği güçlü ve yüce konum tam anlamıyla hiçbir Vedik tanrısında karşımıza çıkmaz. Ancak Zeus’un bir benzeri olduğundan bu uzlaşım Dyaus’ta değil de Varuṇa’dadır.

İDOL ARABASI (Levha II)

Çoğu ilaha ibadette önemli bir gün diğer ilahları ziyaret törenidir ve taşınmaları için gösterişli araçlar gerekir. Tekerlekleri taştan olan bu araba Hint ahşap oymacılığının inceliğini göstermek üzere seçilmiştir.


Dyaus’la karşılaştırıldığında Varuṇa’nın daha fazla insansı özelliği vardır. Altından bir gömlek ve parlak bir sabahlık giyer. Mitra ile parıldayan arabasına biner. Göğün tepesinde bin sütunu ve bin kapısı olan altından bir konakta yaşar. Her şeyi gören Güneş, meskeninden yükselip insanların yaptıklarını anlatmak üzere Mitra ile Varuṇa’nın evine gider. Mitra ile Varuṇa’nın gözü güneştir ve Varuṇa’nın bin gözü vardır. Her iki tanrının da adil elleri vardır ve Varuṇa tüm düzenleri ayaklarının altında çiğner. Yine de hakkında hiçbir mit anlatılmamaktadır ve adına atfedilen tüm ameller bir hükümdar olarak gücünü gösterme amacını taşır. Hem tanrıların hem de insanların, yani herkesin efendisidir. Daha çok İndra için kullanılan bir terim olan salt bağımsız bir hükümdar değil aynı zamanda evrensel bir hükümdardır. Bilhassa Varuṇa’ya yapılan bu yakıştırma İndra için de kullanılır. Dahası Kşatriya (Hükümdar) ve Asura (İlah) terimlerinin ilki neredeyse özellikle ve ikincisi ağırlıklı olarak ona aittir. Asura ismiyle Mitra ile māyā ya da gizemli güce sahiptir. Bununla günün ilk ışıklarını gönderirler, güneşin gökyüzünü bir uçtan diğerine geçmesini sağlarlar, bulut ya da yağmurlar onu gizlerler ya da göklerden yağmur yağdırırlar. Dünyalar Varuṇa ve Mitra’yla desteklenir. Varuṇa altın sarısı sarkacın (güneş) göklerde parlamasını sağlamış ve sulara ateşi salmıştır. Rüzgâr da onun nefesidir. Sabah ile geceyi o tesis eder. Sayesinde ay hareket eder ve yıldızlar geceleyin parlar. Yılın aylarını da o düzenler. Yalnızca nadiren denizle ilişkilendirilir çünkü Ṛigveda okyanus hakkında pek bilgi sahibi değildir. Ancak gizemli gücü sürekli akan nehirlerin okyanusu doldurmasını engeller. Buna rağmen Varuṇa ve Mitra atmosferin sularıyla oldukça yakından ilgilidir ve yağmurun düşmesini sağlarlar. Serinletici içecekler veren inekleri ve bal akan dereleri vardır.

Varuṇa o kadar yücedir ki ne uçan kuşlar ne de akan nehirler onun hâkimiyetinin, gücünün ve gazabının sınırlarına erişebilir. Üç gökler ve benzer biçimde üç yeryüzü ona emanet edilmiştir. Gökyüzündeki kuşların menzilini, gemilerin rotasını, rüzgârın izini ve tüm gizli şeyleri bilir. Her yerde bulunmasının ötesinde Varuṇa’nın her şeyi bilmesi ve her şeye kadirliği bir ilahide hayranlık uyandıran bir şekilde ifade edilmektedir. Bu ilahi ise tesadüfen de olsa salt bir büyüye kısaltılmış olarak Atharvaveda’da (iv. 16) korunmuş olup Muir tarafından şu şekilde tercüme edilmiştir: (Not 3)

 
Yüce Efendimiz yükseklerden bakıp sanki yanındaymışız gibi amellerimizi izler:
Her ne kadar insanlar amellerini gizlemek istese de tanrılar hepsinin yaptıklarını fark eder.
Kim ayakta duruyor, kim yürüyor ya da kim bir yerden çalıp başka yere götürüyor,
Ya da kendisini gizli odasına saklıyor – tanrılar hareketlerini izliyor.
Nerede iki kişi bir araya gelip komplo kurup yalnızmış gibi davransalar,
Kral Varuṇa, üçüncü olarak oradadır ve bütün komploları açığa çıkar.
Bu yeryüzü onundur ve uçsuz bucaksız gökler ona aittir; İçinde her iki denizi barındırır ve o yine de küçük gölde dinlenir.
Her kim göklerin ötesine çıksa kanat açacağı yolu düşünmesi gerekir,
Orada kaçamayacağı şey Kral Varuṇa’nın elleridir.
Gökten inen casusları dünyanın her yerine süzülür,
Her şeyi tarayan bin gözleri yeryüzünün en uzak yerlerini süpürür.
Gökte ve yerde her ne var, bu göklerin ötesinde ne olup biterse, Serilir bütün yalanlar Kral Varuṇa’nın gözleri önüne.
Her ölümlünün gözlerinin aralıksız kırpılmasını sayar:





 





...
7