Читать книгу «Sessiz Göç» онлайн полностью📖 — Анонимного автора — MyBook.
image

BAŞKIRTİSTAN
GÜN ORTASINDAKİ RÜYA
Gülsire Gizzetulina
Aktaran: Ahat Salihov

Doğal olun: Hep çiçek açarsınız.

Çcuan-Tszı

Çıplak ayakları ile ahşap zemine basınca bir rahatlık hissetti. Birden çocukluğunu, kaygısız ve rahat geçen üniversite yıllarını ve annesinin evini hatırladı. Rüzgâr, hüzünlü bir özlem dalgası gibi yüzüne çarpıp geçti.

Sıcak bir duş aldı, sonra bir parça ekmeğe biraz bal sürüp yedi ve yatağa uzandı. Az sonra içi geçti, bebekler gibi mışıl mışıl uyudu. Sabahleyin geç kalktığı için biraz mahcup oldu, telaşlandı; ancak zemini yemyeşil çimenlerle örtülü avluda, imece hazırlıklarının devam ettiğini görünce sakinleşti. Makineler köylülerin işini çok kolaylaştırmıştı, köylüler artık eskisi gibi fazla yorulmuyorlardı. Dünürü az ileride, avlunun ortasında, tüm maharetini göstererek ot biçme zamanı için ayırdığı koyunu kesiyordu. İmeceye davet edilen komşu kadınlar, işkembeyi temizlemek için hazırlanıyorlardı. O kadınlardan, şehirdeki gibi beyaz pantolon giymiş biri, merdivenlerde dikilen Safuan’а baktı. Kadın, kendisinden daha büyük olan yengesinin omzuna dokunarak yerdeki işkembe leğenini alalım diye işaret etti. İşkembe leğenini almak için eğildiğinde, elbisesinin açık yerinden göğüsleri göründü. Safuan ile ilgilendiğini saklayamayan bu genç kadın, kapıdan çıkarken dönüp bir kez daha baktı.

Köylüler için Safuan’ın yaşamı mucizeden de öte bir şeydi.

Dün, biri diğerlerine anlatıyordu:

“Onun bir şoförü var, pazar günü gelip onu alacakmış. Çok rahat bir yaşantısı var. Arabayla getiriyorlar, arabayla götürüyorlar. Öyle güzel bir arabası var ki, o arabaya binmeye gerek yok, seyretmek yeter.”

Safuan’ın dünürünün hanımı, bunları, gülümseyerek ve memnuniyetle dinlemişti. Çünkü o, bu arabaya binmişti. Büyük oğlu Sibirya’dan arabasıyla getirmişti onu.

Yıllardan beri dünyanın yükünü tek başına omuzlayan, bir zamanlar ağabey, sonra baba, şimdi ise büyükbaba olan Safuan, bir günlüğüne de olsa kendisinin aziz bir misafir olarak ağırlanmasından çok memnundu. Dünürünün karısı, avludaki yazlık evden koşarak çıkıp kendisini büyük bir saygı ile kahvaltıya davet edince, yeniden annesini hatırladı.

Etrafa, taze kaymak ve az önce kesilen koyunun ciğerinden yapılan kavurmanın nefis kokusu yayıldı.

Safuan, dün aniden yolunu değiştirerek bu köye uğradığına bir kez daha sevindi. O, bu iyi aileyi çoktan beri tanıyordu. Safuan, eşi ve çocukları ile de gelmişti buraya, tek başına da… Bu aileyi de defalarca kendi evinde ağırlamıştı. Ev sahipleri, işlerin en yoğun zamanı, ot biçme zamanı olmasına rağmen onu en iyi şekilde ağırlamak istiyorlardı. Ev sahipleri, ona gösterdikleri hürmetin on katını Safuan’ın da kendilerine göstereceğinden emindiler. Ancak Safuan, bu saygı ve hürmetin, kendisinin önemli bir görevde olduğu için ya da bu aileye yaptığı ve yapacağı yardımlar karşılığında olmadığını da çok iyi biliyordu… Bu aile, Safuan’ı bir insan olarak seviyor; samimi, yakın kabul ediyordu ki, bu da Safuan için çok önemliydi.

Evet, dün yaban kazları gibi arka arkaya dizilip Başkırdistan yollarından süzüle süzüle hızla geçen pahalı arabalar arasındaki bir araba, Safuan’ın Toyota’sı, Höyöndök Köyü’ne ayrılan toprak yola sapmıştı. Safuan bu yola aniden sapmıştı, çünkü yola devam edecek takati kalmamıştı. Bu uzun yolculuktan iyice bıkmış, canı burnuna gelmişti. Sıkılmış, boğulmuştu… Safuan, son zamanlarda sık sık böyle oluyor, endişeleniyor, bunalıyordu. Bu, onun artık tüm insanlarla çok haşır neşir olmasından kaynaklanıyordu belki. Safuan, sadece insanlardan değil, hayattan da doymuş gibiydi…

Birçok insana göre her şey güzeldi, onların işleri iyi gidiyordu, hiçbir sıkıntıları yoktu belki; ancak o, hayattan hiç de memnun değildi. Bu düşünce, bulaşıcı bir hastalık gibi sarmıştı bedenini ve hayatın bütün güzelliği de kaybolmuştu. Belki de bu dünyada, onun ilgisini çekecek hiçbir şey yoktu. Her şeyi öğrenmişti o, her şeyi biliyordu. Herhangi bir olay başladığında, o olayın nasıl sona ereceğini; insanlar konuşmak için ağzını açtığında ise onların neler söyleyeceğini, hatta gizli niyetlerini de biliyordu. Safuan son zamanlarda, zihnindeki, “Bu hayatın anlamı nedir?” sorusuyla dolaşıyordu… “Neden?”, “Niçin?” gibi sorular boşu boşuna ortaya çıkmazdı, hayat insanın istediği gibi akıp giderken, zihninde böyle sorular olmazdı elbette…

Önceleri, “Yaşlanıyorum; ihtiyarlık kendini hissettiriyor artık” diye düşünmüştü. Bu düşüncesinden kurtulmak için önceleri bir sevginin arkasına gizlenmek; yeni bir sevgili bulmak istemişti. Yeni bir sevgili bulmak çare miydi? Daha önce aşk yaşamamış mıydı? Aşk başlangıçta büyülüydü tabii… Fakat bir zaman sonra, bala konmuş yaban arısı gibi oluyordu insan, kanatlarını güçlükle taşımaya başlıyor ve bundan kurtulmanın yolunu da bulamıyordu… Kadınlar ona kene gibi yapışırdı üstelik; ama o hiç ilgilenmezdi.

Hayatta onun ilgisini çekecek, hayatı anlamlı kılacak başka şeyler var mıydı? Eskiden yüksek makamlara ulaşmak isterdi. Yüksek mevkilerde çalıştı, hatta milletvekili de oldu…

Aslında, her şey yolundaydı. Onun hiçbir şikâyeti yoktu, şikâyet edecek bir şeyi de… “Hayata karşı ilgim azaldı, zevk almıyorum,” diye başkalarına nasıl anlatacaktı? Hayatının sonuna kadar var gücüyle çalışıp çabalayan ama buna rağmen zar zor geçinen birçok yaşlı: “Ne oldu kardeşim, buldun da bunaldın mı?” demezler miydi?

“Bu güzel yaz gününde bu düşüncelerle kafa yormamak gerek, bu düşünceler insanı yoruyor, bunaltıyor,” diye düşündü. Rüzgâr hafifçe esiyordu. Safuan, bu düşüncelerinden sıyrılmayı denedi. İmece hazırlıklarını izledi bir müddet. Kadınlar, telaşla at arabalarına yiyecekleri taşıyordu, sanki ot biçmek için değil, bir düğün için hazırlanıyorlardı. Dünürünün iki oğlu ve kızı da bahçedeydiler, onlar kırlara gitmeyi, temiz hava almayı ne kadar istiyorlardı kim bilir. Dünürünün karısı seslendi:

“Bu kımızı nereye koyalım, oğlum? Biriniz elinizde tutsanız iyi olur, dökülüp ziyan olmasın.”

“Anne, kımız eklemleri gevşetir, ayran daha iyi olurdu, kefir yok mu anne?

“Kefir de koydum; kımızı da alın, siz taşımayacaksınız ya, araba var…”

Bu arada kapının önüne bir at arabası daha durdu. Avluda toplananlar, kapıdan içeri giren adam ve kadını pek de umursamadılar, Safuan da onların gelişini fark etmemişti önce.

İkisi de yaşlıydı, elbiseleri de çok eski… Adam ucuz bir kot pantolon ve eski bir gömlek giymişti. Kadının zayıf yüzü, güneşten iyice kavrulmuş, “simsiyah” olmuştu. “Simsiyah!” Safuan’ın aklına, çoktan unutulmuş bu kelime geldi. Bu kadın, öylesine giyinmek için eski, koyu renk bir elbise giymişti. Sadece başörtüsü beyazdı. Avludakilerin hepsi onlara baktı, onlar gülümsediler. Gülümsediklerinde ağızlarında dişlerinin kalmadığı da anlaşılıyordu.

Adam, onları karşılayan dünürünün Moskova’dan gelen ve doktor unvanını kazanan kızı Mestüre’ye “Gözümüz aydın kardeş,” diye seslendi. “Zabihulla ağabeyin büyükbaba oldu! Erkek torunum oldu, üç kilo yedi yüz gram…”

Adamın yanında duran ve kendisi gibi neşeli olan karısı, Safuan’ın şaşkın bakışlarını hissedip başörtüsünün ucu ile ağzını kapattı hemen.

“Dilenci artışına da bu kadar sevinir mi insan!”

Safuan, ansızın zihnine takılan bu düşünceye kendisi de şaşırdı. Ancak bu neşeli halleri ile kötü kıyafetleri uyuşmayan bu insanlardan niçin hoşlanmadığını da pek anlayamadı. Daha ziyade adamın o “simsiyah,” çirkin hanımını beğenmemişti.

Dünürü, onun düşündüklerini anlamış gibi elindeki tırpan ve tırmıkla Safuan’ın yanından geçerken:

“Çok fakirdir bunlar,” dedi. “Altı tane oğulları var. En büyüğü geçen sene evlendi ve bunlardan ayrı yaşıyor. İşte bugün bir torunları olmuş. İkinci oğullarını da bu sene evlendirdiler. Üçüncü oğulları askerde, ikizleri de askerliğe hazırlanıyorlar. En küçük oğulları okula gidiyor. Çocuklarının hiçbiri kendi ayakları üzerinde durabilecek durumda değil…”

“Bunlar da ‘Bu dünyada yaşıyoruz’ diyorlar,” herhalde diye düşündü Safuan. Kendisinden bir az genç olan bu çifte bakıp anlaşılmaz bir duygu geçti içinden, söylendi: “Hiç rahat yüzü görmemiştir bu zavallılar?”

Kendisi de bir köy çocuğuydu Safuan. Azıcık da olsa onların durumunu anlıyordu. Yaz-kış lastik ayakkabılarla hayvan otlatırlar, hastalanmaya bile zamanları olmazdı. Hayvanları doysun, sığırları zamanında sağılsın yeter… Hayatları boyunca bir köle gibi hayvanlara bakarlar, kışın karda, ilkbahar ve sonbaharda ise çamurda çalışırlardı. Ancak üç ay devam eden yaz mevsimini beklerler hep ve yazın da ot biçip odun hazırlamakla uğraşırlardı. Yaz mevsimi çok kısadır ve üstelik de sinek, sivrisinek, atsineği ve sığırkuyruğu…

Köylülerin hayatını küçümsemesi, gönlünün bir ağaç gövdesi gibi kuruduğu için miydi? Safuan bunu anlayamadı. Birden bir fıkra geldi aklına.

“… Tüm liderler ölmüş. Öbür dünyada hepsi de çamur içindeymiş. Stalin boynuna kadar çamura batmış. Lenin beline kadar, Andropov da diz kapağına kadar çamur içindeymiş. Sadece Brejnev topuğuna kadar çamura batmış. Diğerleri Brejnev’i böyle görünce: ‘Vay, sen de en az bizim kadar günahkârsın ama çamura batmamışsın,’ diye şaşırmışlar. Brejnev: ‘Susun,’ demiş, ben Kruşçev’ in kafasına basıyorum.’ ”

Safuan, “Ben de gönül bataklığımdan kurtulmak için bu köylü kadının kafasında durmaya çalışıyorum galiba,” diye düşündü.

Nihayet, bütün hazırlıklar tamamlandı. Yiyecekleri, tırpanları, dirgenleri at arabalarına yerleştirdiler.

“Ağabey, hangi arabaya oturacaksın?” diyen gençlere Safuan:

“Ben eskiden iyi at arabası sürerdim…” diye takıldı ve dünürünün arabasına bindi. Safuan babasız büyümüştü. Küçükken odun kesmeye ve ot biçmeye, arkadaşları gibi at ile gitmek istediğini hatırladı birden.

“Samiga yenge, haydi, arabaya bin, ” diye çirkin yaşlı kadını çağırdılar. Kadın önce Safuan’ın bindiği arabaya binmek istedi, sonra da diğer arabaya tırmıkları koyan eşine bakıp vazgeçti:

“Ben öbür arabaya bineceğim, siz devam edin,” dedi.

“Yoksa bu zavallı eşim beni kıskanır diye mi düşünüyor?” diye geçirdi içinden, gülümsedi Safuan.

Yaşlı kadın onun bu düşüncelerini anlamış gibi:

“Sağol, kardeş, bensiz ağabeyin canı sıkılacak ama, ben diğer arabaya bineyim,” dedi.

Avludakiler arabalara binerken Safuan, “simsiyah” kadının baldırlarına baktı. Teni simsiyahtı ve damarları da morarıp kalmışlardı. Bacakları korkunç görünüyordu. Dünürü Safuan’ın kadına baktığını farketti ve:

“Evet,” dedi, başını salladı. “Bazıları da ‘Güzelim’ diye bunu seviyor…”

Atları sürüp yola düştüler. Dünürünün arabası önde, Zabihulla’nın arabası arkadaydı. Safuan, tıkır tıkır giden at arabasında etrafı seyretmeye başladı. En son ne zaman böyle çiçekli ovalardan geçtiğini unutmuştu. Oysa araba camlarının arkasından dünya tamamen farklı görünüyordu, hoş kokuları kayboluyordu dünyanın.

Dünürü köydeki sorunlardan bahsetti:

“İl kaygısı, halk menfaati denen şey yok artık, bitti…”

Safuan, dünürüne baktı: “Bu sözler çoktan beri kendi cebini düşünenlerin bayrağına dönüştü, değeri kayboldu artık?” dedi. Sonra kimin arabasına oturduğunu düşündü. “İl kaygısı, halk menfaati!” Demek bu düşüncelerin hâlâ geçerli olduğu yerler var diye düşündü.

“İş için gidiyorsun küçük bir mevki sahibi rüşvet bekliyor senden, yoruyor seni. Göreve gelenler hırsızlığa başlıyorlar.”

“Memlekette benim gibi adamların olduğunu bilse ne diyecekti acaba?” diye içinden düşündü Safuan. “Ama işin diğer tarafı da var,” diye kendi kendine tartışmaya başladı. “Yüksek makamlarda tutunmak pek de kolay değildi.”

Safuan, yüksek makamlarda göreve gelmek için başarılı olmak ve her işi yapabilmek gerekmediğini anlayıp, taa Brejnev devrinde bilimsel çalışmaları bırakıp kamu dairelerine geçmek istediğini söylediğinde, annesi ona:

“Bilemiyorum, oğlum. Müdür olmak için koyunlar arasında kurt, kurtlar arasında koyun olabilmek gerekir,” diye şüphesini bildirmişti. Ancak annesi bilmiyordu ki, kurtlar arasında, kuyruğunu ayakları arasına sıkıştıran bir kurt değil, dişlerini kullanıp diğerlerini böğürtmeye hazır olabilmek önemliydi. Aksi halde Rusların: “Bu sefer kime karşı birleşiyoruz?” dedikleri duruma düşerdi insan. Kurban seçilen birini yeyip bitirdikten sonra, herkes kendi yoluna devam eder, başka bir zaman, bu kurbanın kendin olabileceği fikri de hep kafanda olur, her zaman bu korku ile yaşarsın…

İktidar, mal, mevki hırsı; bunlar ölümcül hastalıklar… Bu hastalığa yakalandı mı iflah olmaz insan. İktidarını ve mevkini ne zaman kaybedeceği belli olmadığı için en azından biraz kendi, çocukları, torunları için mal toplamak ister…

Safuan artık bunlara kafa yormuyordu. Zamanında her şeyi düşünmüş, kendi işlerini yoluna koymuştu. Tabii ki, işlerini kanunlara, nizama göre kurmuştu. Şimdi ise her şey saat gibi, tık tık çalışıyordu.

“Nasıl görmezler, hırsızlığı, yolsuzluğu nasıl görmezler?” diye devam etti dünürü. “Neden görmüyorlar? Herkesin cebindeki kuruşa kadar biliyorlar oysa. Ama haddini aşmazsan, toparlanıp kendine çeki düzen verirsen, gerekli kişilere yalakalalık edersen, en önemlisi de çaldığını paylaşabilirsen, elbette bir az da vazifeni yaparsan, görev süreni uzattırabilirsin…”

Büyük bir dikkatle, çiçekler, güller dolu ovayı seyrederek giden Safuan:

“Baksana dünür,” dedi. “Şu bitki sarına değil mi?”.

“Evet,” diye başını salladı dünürü. “Savaş yıllarında bizi açlıktan kurtaran sarına. Savaş yıllarında çok az rastlanıyordu, nerdeyse kaybolmak üzere idi, son senelerde yine çoğalmaya başladı.”

Dünürü, öfkeyle buraların tabiat harikası denebilecek doğal güzelliklerini, yabancı zenginlere satmak isteyen başkanlar hakkında söylenmeye başladı.

İlgisizliğinin sebebini, dünürünün yanlış anlamasını istemeyen Safuan, nihayet:

...
9