Читать книгу «Ali Akbaş Armağanı» онлайн полностью📖 — Анонимного автора — MyBook.


 





























 





 











Mısralarınızı okurken eski günlere dalıp gidiyorum. Elbistan’a, Afşin’e… İlk defa Afşin’de tanışmıştık, hatırlarsınız herhâlde. Bir şiir-folklor şölenine davetli idiniz. Üzerimdeki ağabey haklarını daima hayır ile yâd ettiğim Hamza Ağabeyimle daha önceden olan tanışıklığım ve onun bize olan şefkat ve samimiyetinden aldığım cesaretle size yaklaşmış ve sormuştum. Sonra Elbistan, doyumsuz sohbetleriniz… Söğütlü çayının kenarında samimi bir hava içerisinde geçen bir pazar… Bilmiyorum şimdi “piknik” dedikleri, “sağlıklı yaşam” için düzenledikleri. Suni gezilerde o samimiyeti, o lezzeti bulabilmek mümkün mü? Gelecekten ümitli, heyecanlı gençliğimiz sizin samimi, fedakâr, olgun tavırlarınızla bir başka mana kazanıyordu. Akşamları evinize kadar yürüyüşler, saygıdeğer teyzemizin hangi saatte gidersek gidelim bir ana şefkati ile hazırladığı sofra, sıcacık süt…

Bozkırlı Ozan duruşuyla kopuzu seslendirmeye çalışmanız… Hepsi hepsi hafızamda bütün tazeliğiyle yaşıyor. Sonra ayrılık işte… Biz içeride… Siz dışarıda… Anlıyor ve inanıyorum ki sizlerin çektikleriniz bizimki ile kıyas kabul etmeyecek kadar büyük, muhteşem, mukaddes… Boşuna mı diyor şair;

 
“…Gördüm ki ateşte, cımbızda yokmuş.
Fikir çilesinden büyük işkence…”
 

Duyan, düşünen, hisseden insanın ruhunda kopan fırtınaları hissetmemek mümkün mü ağabey?


Can Ağabey,

Bu tabirimi hoş görünüz. Gönlümden öyle geldi. Allah rızası için seven insanlar birbirlerine gönüllerinden geldiğince hitap etmeli değil mi?

“Doğuş” çok güzel ağabey, çok güzel… Emeği geçenlerden, sizlerden, Alper Bey’den Allah razı olsun.

İnanır mısınız Doğuş’u burada herkes yıllardır beklenen bir sevgiliye duyulan hasretle bekliyor. Tel örgülerin arkasından yıllardır görmediğiniz bir sevdiğinizin zor seçilen simasını gördüğünüz anda içinizi kaplayan bir sevinç olur, bilir misiniz? Nefesiniz tıkanır, konuşamazsınız. Sanki konuşursanız bitmesini istemediğiniz zaman bitecek, gelmesini istemediğiniz an gelecektir.

Bu bir dosttur, ağabeydir, arkadaştır. Sohbetine hasret kaldığınız hocanızdır, öğretmeninizdir. Bir simidi paylaştığımız, sevinç ve gözyaşlarını paylaştığımız can arkadaşınızdır veya diyelim ki yıllar önce gencecik körpe bir dimağ iken tanıştığınız gönlünüzdeki aşkı, imanı, heyecanı yüreğine sabırla işlediğiniz hayallerinizin bir Alperenidir. Ve hakikaten emeklerinizi ve ümitlerinizi boşa çıkarmamıştır. Veya gözü yaşlı anadır, sabır ve tevekkül abidesi babadır. İşte bunlara kavuşur gibiyiz “Doğuş”a kavuştukça…

Dışarıdayken kitapçı vitrinlerinde, bayilerde sergilenen rengârenk dergiler, gazeteler arasında mazrufuda zarfı da güzel ve bizi anlatan, iyiyi, doğruyu, güzeli, anlatan, her şeyi ile bizden olan, temsil ettiği fikrin ihtişamına layık bir estetiğe de sahip -bizim olan- dergilerimizi arar, hayal ederdik. O hayallerin bugün hakikat olması daha nice ümitlerin yeşereceğinin de kutlu müjdeleri olması bakımından bir başka hayırlı işarettir.

Şekildeki güzelliğini ifadeden şahsen aciz olduğum gibi muhtevası hakkında fikir beyan etmek de çapımızın üstündeki bir mesele. Mazinin derinliklerinden beslenen asırlık çınarlar misali Türk tefekkürünün heybetli fikir adamları ile asırlık çınar olmaya namzet fidanların Doğuş’un sanat-edebiyat iman vadisi diyebileceğimiz sahifelerinde yan yana gelmesi her dem yeniden doğuşumuzun güzel bir örneğini teşkil etmektedir. İnanıyor ve temenni ediyorum ki “Doğuş” yeni kutlu doğuşların müjdesi olsun.

Aziz ağabeyim, Son iki aydır dönüp dönüp Doğuş’un arka sayfasındaki şiirinizi okuyorum. Yüreğimizi sıcacık duygularla birlikte hüzün kuşatıyor.

 
“Şarıl şarıl çimdiğim çay
Çiğdem topladığım tarla
Artık rüyama girmeyin,
Etmeyin, etmeyin böyle.”
 

Mısraları, her şeyi birbirinden güzel gördüğümüz yıllara götürüyor bizi. Bizim çocukluğumuz öyleydi işte. Ne konuşan bebekler, ne oyuncak trenler, ne çarpışan otolar, ne lunaparklar… Hiçbiri yoktu. Ama daha güzelleri vardı. Sunilikten uzak tabii. Oyuncaklarımız çamurdandı. Kendimiz yapardık. Sapan lastiğimizin çatalını kemik saplı çakımızla kendimiz yontar, yaylalarda ardıç ağaçlarından yapılmış tahterevallide kanatlanırdık. Oyukların içinden cardınları tutar, sonra karpuz kabuğunu iple bağlardık. Onlar bizim arabalarımızdı. Yaz gecelerinin “millehara”ları kızgın taşları Ay dedemin tebessümle seyrettiği oyunlarımızdı.

O zaman yeşil çayırlarda körpe yayarken oynadığımız oyunlar ise bir başka güzellikteydi. Topladığımız çiğdemlerden taçlar örerdik. Nevruzların güzelliğini şimdi hangi ruhta bulmak mümkün? O menekşe ve mavi sümbülleri ise ilk fırsatta öğretmenimize sunacağımız için heyecanlanırdık. Her şey tabii idi. Samimi idi. Topraktan gelmişti. Safiyane idi.

 
“Beni unutmayın sakın
Seven demez uzak yakın
Yitirdim köyün yolunu
Yamaçlara ateş yakın.”
 

Artık o bir kaptan yemek yemenin doyumsuz lezzetini, baba ocağının sıcaklığını hiçbir şeyde bulabilmek mümkün değil. Artık taş duvarların gerisinde bizi kaloriferler değil, sadece dostların sıcak alakası kutlu çerağı taşıyan “Doğuş”ların kıvılcımlarını gönülden gönülde taşıyan sıcaklığı ile ısınıyorum.

Doğuşlar: Bir gün döneceğimiz köyümüzü bulabilmemiz için yamaçlara yakılan ateştir bizim için. Doğru ağabey,

 
“Hiç sormayın nerde kaldım,
Her yıl bir diyarda kaldım,
Bir ifrit ağına düştüm
Bir kuş gibi darda kaldım…”
 

Gönülleri birleşenlerin duyguları da, hüzünleri de, ümitleri de müşterek oluyor; bunu mısralarınızı tekrar tekrar okudukça daha iyi anlıyorum. Müşterek sevinçlerimiz mi? Onu da konuşacağız ağabey. Ne demiştiniz “Doğuş”un ilk çıkışında “Söğüt ve Serçe” başlıklı yazınızda: “…Gün olur serçe bir kartal olur, söğütler bir ulu çınar. Allah kerim.”

En kalbi duygularımla şahsınıza, dostlarımıza hürmet ve selamlar ediyorum. Yanılmıyorsam dokuz-on yaşına gelen Taşer büyüğümüze de sevgi ve selamlarımı iletir misiniz ağabey?

Allah’a emanet olunuz.

Kardeşiniz Efendi Barutçu
Özel Tip Cezaevi A-2
Bartın

Ali Ağabeyimden Mektup;

6.IV.1983
ANKARA

Küçük Şehzadem

Efendim,

Sevimli mektubunda unutulmaktan söz ediyorsun. Ama bir kere seni tanıyıp da unutmak ne mümkün kardeş. Yalnız ben değil yengen bile hatırlıyor misafirliğinizi. Araya giren mesafe ve zaman sevenleri gönül ehlini etkiler mi hiç. Demek on yıl geçmiş Söğütlüdeki sohbetin üstünden. Öyle ya, yeğenin küçük Taşer on yaşına basmış. Ama daha dün gibi geliyor bana. Güldükçe beliren göz kapakların, al al yüzün ve gamzenle canlanıyorsun gözümde. Biz öz kardeş muhabbeti ile anarız seni hep. İnşallah yirmi sekiz ay sonra yiğitliği, sabrı ve çilesiyle bir olgun simayı kucaklayacağız. ”Dut-Biber” çekişmesine kaldığımız yerden devam edeceğiz. Afşin’e gidip biber, Elbistan’a gidip dut yiyeceğiz.

Neylersin; felek, şeleğini atmak için güçlü omuzlar seçiyor. Nadan değil ehli okusun diye olmalı, her satırı bir düz çizgiyi andıran mektubunu hasretle muhabbetle tekrar tekrar okuduk. Yengen, ben ve Aslan (Biliyorsun biz evde Hamza’ya aslan deriz.) daldık gittik hatıralara. Yani o gece aramızdaydın. Mektubunu okudukça zihnimdeki çocukluk hatıraları, köy duyumları tekrar canlandı; sana olan özlem arttı. Ne samimi üslup o.

Naçizane karalamalarımdan dolayı iltifat ediyorsun. Teşekkür ederim. Ama hiç yaşayanlarla yazanlar bir olur mu can… Asıl şiir, asıl destan arayış içindeki bir neslin dramıdır, çilesidir. Yazdıklarımla bir tek senin, bir saniyeni hoş geçirtebilir ise bahtiyarım Efendim. Yengen ve ben sana ve şahsında bütün arkadaşlarına selam eder, sağlık ve afiyet dileriz.

Yeğenleriniz ;

Taşer, Emre ve Elif ellerinizden öperler ve ben tekrar tekrar gözlerinizden öperim Efendim. Tez elden kavuşma dileklerimde. Allaha emanet olunuz.

Ali Akbaş

Bu gençler , sanki yıllarca cepheden cepheye koşup, haritada yeri bulunamayan esir kamplarında ömür tükettikten sonra ‘ana ben ölmedim!’ deyip çıkıvererek baba ocağına dönen seferberlik gazileri gibiydiler. Mahbeslerden salıverildiklerinde veya vatanlarına döndüklerinde bazılarının ana babaları ahiret yurduna göçtüğü için sığınacakları bir baba evi, aile ocağı bulamayanlar oldu. Bizi baba ocağına döndüğümüzde de Ali Ağabeyim yine ağabeyliğini göstermiş bizi armağanların en güzeli ile bir şiirle karşılamıştı:

Karşılama- Ali AKBAŞ
 
“Kademinle coşsun ulu dereler
Dağlar çiçek açsın ilkbahar gelsin
Obadan obaya yayılsın haber
Göğümüze telli turnalar gelsin
 
 
Hasret kara saplı Yarpız bıçağı
Yolunu bekliyor baba ocağı
Bu yıl sürülerin döl döküm çağı
Ardınca sürmeli kuzular gelsin
 
 
Dağlara çık göğsünü ver rüzgâra
Billur pınarlarda saçını tara
Yayla yollarında geçmişi ara
Ovalar, yaylalar sana dar gelsin
 
 
Baba ocağına geldiğin hafta
Kurbanlar keselim Eshâbülkef’te
Özetlensin dertler uzun bir âhta
Bu davete Üçler, Yediler gelsin
 
 
Yamaçlar yeşerdi ekinler göcek
Avşar eli yaylalara göçecek
Yol boyunca kılavuz ol başı çek
Ayşeler, Mineler, Sunalar gelsin
 
 
Halaya dizilsin emmi kızları
Kızların cemâli sulardan arı
Yıllar var ki gözetliyor yolları
Sevinçle ağlayan analar gelsin
 
 
Gel Efendi’m Binboğa’ya çıkalım
Çıkalım da dağda ateş yakalım
Ufukları sarsın kırmızı yalım “
Sönen paslı yüreklere fer gelsin
 

Zaman değişmiş, ölçüler değişmiş, değer hükümleri değişmiş, öz yurtlarında garip hallere düşmüşlerdi. Ama “ülkü denilen nazlı gelin”e sevdalarında bir azalma olmamıştı. Tıpkı Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibiydiler.

“Beli artık genç değiller, kırışmış alın çizgileri, ağaran şakakları, dökülen saçları, bedenlerini şuradan buradan yoklamaya başlayan romatizma ağrıları ile bir nüfus sayımında Türkiye’nin gençlik ortalamasında yer almaktan çoktan vazgeçtiler.” Şimdi çoğunun saçlarına karlar yağmış durumda; ev, ocak, yurt, yuva, evlat, torun sahibi olmuşlar ve o gençlik yıllarının ölçüsüz kardeşlik ve ülküdaşlık hukukunu hasretle anarak o günleri her hatırlayışlarında derinden bir tahassürle “aaaaah” demektedirler.

Ali ağabey, can ağabey ad gününüz kutlu olsun, evlatlarınızla , torunlarınızla siz çok yaşayasınız.

Çok şükür on kara günler kısmende olsa geride kaldı. Kerkük’te kurşunlar ansızın bizi vurup başsız cesetlerimiz sokaklarda sürüklense de fırsat oraya da gelecektir. Türkistan’ın bereketli ovalarında soydaşlarımız “Pakhta Kölesi” olmaktan kurtulmuş kızıl yılanın 7 başı kurumuştur. Bebeklerin bile beşiklerinde vurularak kana bulanan Doğu Türkistan’da yeni Osman Batur Hanların esarete baş kaldırışı beklenmektedir.

“Yurdunu kaybeden adam” ın aziz naaşı “Huzruf” toprağında, ruhu kırım semalarında sonsuzluğu beklemektedir. Ve gün gelecek Kırım Türkünün öldüren feryadı da diğerleri gibi dinecektir.

Can Azerbaycan’da çiğnenen Karakalpaklar, Temiz duvaklar artık teselliyi azatlık türkülerinde değil zafer marşlarıyla yeni bir dirilişi muştulamaktadır. Çok şükür ki “Bir kere Yükselen Bayrak Bir Daha Düşmemiştir”.

Birleşmiş Milletlerde yıllardır yalnız dalgalanan ay yıldızlı bayrağımız 6 kardeş bayrakla gururla dalgalanmakta siz ve bizlerde bunlara şahit olmanın bahtiyarlığını yaşamaktayız. Öyleyse yeniden haykıralım:

 
“Yine bir dağ gibi, bir dev gibi doğrulacağız
Yeni bir ruh doğacak toprağımızdan
Tanıyacak bizi dünya yeniden heyecanla
Burma bıyığımızdan, kalpağımızdan.”
 
2.12.2022, Ankara
1
...
...
18