Читать книгу «Ali Akbaş Armağanı» онлайн полностью📖 — Анонимного автора — MyBook.

SÖNMEZ KOR
Tahir KAHHAR

O kendine özgü şairdir, başkalarından farklı olarak geleneksel yönlerden kaçar ve değişiklik sağlamaya çalışır, şiirlerinde belli bir şekil endişesi gözetmez.


AY ve GÖK

-Türkiyeli şair Ali Akbaş’a-


 
Çay akarken Ay bakar… Ay ve Gök, göksudadır
Ay – Yiğit Gök göğsünde. Ay ile Gök, sudadır
Yâr benim göğsümdedir. Ben de Yâr göğsündeyim
İkimiz Yer göğsünde, Yer de Gök göğsündedir…
 
28. 10. 2011 Ankara

Sonbaharda turna kuşunun göçmesi doğal fenomendir. Dolayısıyla bu olay mevsimin sonlandığını anlatıyor. Oysa onların yaşadıkları güzel hayatın geride kalması çok üzücü bir şeydir aslında. Şair bu çizgiyi şiirlerinde yansıtırken, kendisine çağdaş olan uzak- yakın kişiler gözünün önünden göçmen kuşlar gibi geçer, onların yüzü, ruhu, gönül dertlerini düşünür ve hisseder…

Ali Akbaş tüm güzel şairler gibi vatan, yurt sevdalısı! O bütün Türk milletinin, topraklarının, medeniyetinin, geçmiş tarihi ve fedakâr insanlarının aşığıdır! O yüzden okuyucu Ali Akbaş’ın şiirlerini okurken, Türkiye’nin bugünü ve geçmişi hakkında bilgiye sahip olmakla beraber Türk milletinin tefekkürü ve ruhunu da hissedecektir.

Şairin eserlerinde konu çoğunlukla Türk Dünyası ile ilgilidir. Özellikle Azerbaycan, Tatar, Kazak, Özbek, Türkmen, Kırgız, Saha, Kırım-Tatar, Kerkük vb. ülkelerinin güzel tabiatı ve fedakâr insanları hakkında yazdıkları övgüyü hak ediyor. Şair bu çizgileri okuduğu kitaplardan esinlenerek değil, aksine gezilerinden, gördüklerinden kaynaklanarak kendi şiirlerine “döktü”. Mesela, Özbekistan seyahatinden kaynaklanan Aral ve Çolpan gibi şiirleri Türk Dünyası’nın geçmişi ve bugününü köprü gibi bağlamışsa, Azerbaycan gezileri esnasında yazdığı Göygöl, Şehriyar gibi şiirlerinde vatan ve millet kaygısı öne çıkıyor. Kazan Tatarları ve Yakutistanlı kardeşleri ziyaret ettikten sonra doğan Tokay şiiri, Oyunskiy Sagusu, Kuzey Kıbrıslı ve Fuzuli’yi yetiştiren Bağdat-Kerküklü okuyucularla buluştuktan sonra onların duygularını yansıtan Bağdat Ateş İçinde, Kerkük, Bir Türkmen, Fuzuli gibi şiirleri dünya yüzünü gördü.

Kutlu Taş şiiri okuyucuyu Orhun-Yenisey abideleri, eski Türk yazıları ve medeniyeti beşiği olan kutsal yerlere hayalen götürüyor. Onun, Kırıldı Altın Kalemim şiiri Türk Dünyası’nın büyük yazarı Cengiz Aytmatov hakkındaki duygu ve düşüncelerini ifade ediyor, Bizim şarkılar, Armağan, Serdengeçti adlı şiirlerinde ise okuyucuya çağdaş Türk sanatçıları hakkında söylüyor. Kazak Bozkırlarında şiirini okurken, kalbimizin eski Türkistan sınırları gibi genişlediğini hissetmiş oluruz.

Kısacası, Ali Akbaş şiirleri okuyucunun gözünün önünde Türk Dünyası haritasını, Türk insanının duygularını, ruhunu çizmekle zevk sunar.

Bu özelliğiyle Ali Akbaş’ı iyice takip etmek gerekir: o hem hece hem de serbest hareket edebilen bir şairdir. Gazelleri, tuyuğu da vardır. Öyle bir özelliği taşıyan şiirleri de var ki, şair mısraları ipliğe dizerken hiç bir yerde noktalama işaretleri kullanmıyor. Dolayısıyla bu durum daha derin anlamlar verir, okuyucuyu daha ince düşünmeye davet eder. Ali Akbaş’ı izlerken, aynı şiirde hatta karışık hecelerle de karşılaşırsınız. Yeri gelmişken şunu belirtmek gerekir ki, o kendine özgü şairdir, başkalarından farklı olarak geleneksel yönlerden kaçar ve değişiklik sağlamaya çalışır, şiirlerinde belli bir şekil endişesi gözetmez. Yalnız hangi tarzda yazılmış olursa olsun bu şiirlerin ortak özelliği müzikal ve sade oluşlarıdır.

“Kuş Sofrası” adlı şiir kitabı Makedonyada Mariya Leontiç çevirisiyle 2000 yılında, Özbekistanda Miraziz Azam çevirisiyle 2013 yılında yayınlanmıştır. Ramiz Esker tarafından Azerbaycan Türkçesinde “Seçilmiş şiirler”i 2011 yılında Bakü’de neşredilmiş. III. Türk Dünyası Edebî Dergileri Kurultayında “Yılın Şairi” olarak seçildikten sonra, şiirleri birkaç Türk dilli ülkeler basınlarında yayımlandı. Özbekistan’da yayımlanmakta olan Cihan Edebiyatı ve Gülistan dergilerinde ve birçok gazetelerde okuyuculara armağan edildi.

Yeri geldiğinde Ali Akbaş’ın özellikle Özbek edebiyatının Türk Dünyası’nda ve Türkiye’de tanınmasında hizmet verdiğini söylemek gerekir.

Yetmiş yaşını aşmış, hâlen dünya derdi ile yanıp ateşlenmekte ve hizmet peşinde koşmaktadır. Bence şairin her güzel şiiri, koru sönmez bir ateştir. Şair Ali Akbaş yaratıcılığının ateşi de sönmezdir.

USTALIĞI GİBİ İTİBARI VAR, İTİBARI GİBİ USTALIĞI
Todur ZANET

Onu ilk gördüğünde bir kere bile o bir şair ya da literatür adamı demeyeceksin. O, milyonlarca insan gibi, sıradan bir insan.


Bu dünyaya zaman zaman milyonlarca şair gelir. Onların kimileri, su gibi akıp gider. Kimileri, kuvvete hizmet edip ceplerini altınla doldurup, sonunda dibe batar. Kimileri, durmaksızın “ban! ban!” bağırıp, hep üstte olmaya çalışırlar ama içleri, eserleri boş olduğu için, şamandıra gibi, su üstünde oynarlar, sonunda ise öldüklerinde kaybolurlar. Bu sırayı daha çok uzatabiliriz ama Allah’a şükrederiz ki, o boşların arasında ara sıra dünyaya halis, usta ve millî şairleri de yolluyor. Onların eserleri binlerce yıl insanların aklında, kalbinde, fikirlerinde kalıyor. Öyle şairlerden biri de Ali Akbaş. O bugünkü Türkiye’nin, Türk Dünyası’nın en büyük şairleri arasında bulunuyor.

Bu laflardan hiç korkmuyorum zira onun şiirlerini okudum, biliyorum. Onun şiirleri halkının derin köklerinden, onun çalışkan ellerinden, tarlanın toprak kokusundan, ananın pak ekmeğinden gelir. O sıcaklıktan seni seven yakınlarından, milletinden gelir. Ana sütünden ve ana dilini, millî kültürünü kalbine almaktan, kanına girmekten gelir. Bunların hepsini sen milletinden borç, ödünç alırsın sonra, vakit geldiğinde, uğraşırsın bunları şiirlerinde anlatmaya milletine borcunu ödemeye, ödüncünü geri vermeye. Her seferinde bunu yapmayı başarırsın onları öyle temiz, öyle duygulu, geri çevirirsin, seni Millî Şair olarak tanırlar, öyle kabul ederler.

Bu lafların, cümlelerin hepsi büyük şaire, Ali Akbaş’a, uyar. Onların hepsini zamanla aldı, şiirlerinde halkına geri çevirdi, çeviriyor. Karınca gibi, durmadan çalıştı, ustalığını inceledi, ustalığıyla ağırlaştı, ağırlaştıkça usta oldu, Ali Akbaş bununla Türk halkı, Türk Dünyası tarafından tanındı, millî şair oldu.

Onu ilk gördüğünde, bir kere bile o bir şair ya da literatür adamı demeyeceksin. O, milyonlarca insan gibi, sıradan bir insan, çiftçi de olsun, doktor da, mühendis de. Bunu düşünerek ya da hiç düşünmeyerek, onun yanından habersizce nicesi geçer, bu geçişte o insanla tanışmamak en büyük kayıplardan birisi olacaktır. Ama kısmetinde varsa o insanın sana bir bakışından anlayacaksın ne derinlik var onun gözlerinde, ne keskin akıl sahipliği oradan yayılıyor. En büyük kısmet düşecek o zaman, usta sana laf atacak, onun yavaş, yağ gibi sesinden, tatlı-şıralı hem ince laflarından, anlayacaksın ne geniş ne verimli bir sanat dünyası var onda. Anlayacaksın, ne kadar sonsuz ince onun iç dünyası, insana insanlığı, ne kadar açık canlı, olgun onun duyguları. Zira bunların hepsi tatlı meyveler olmuş, onun şairlik ağacının dallarında.

Bana bu büyük şairle tanışmak kısmet oldu. O meyvelerinden tatmak… Allah’a şükrederim. Avrasya Yazarlar Birliğinde, Ali Akbaş Genel Kurul Başkan yardımcısı olarak bütün Türk Dünyası’yla, “Kardeş Kalemler” dergisi baş redaktörü olarak, literatür tarlasına da hizmet eder.

Can abimin şiirlerini Gagavuz diline çevirirken, daha doğrusu onları Gagavuzcaya uygunlaştırırken dilimize ne kadar yakın olduğuna şaşırdım. Can özünden sızan, duygularımıza uyuyor. Şükür sana, büyük Usta Ali Akbaş!

Bugün kendimin “Ana Sözü” gazetesinin adından can abimin bu güzel 75. doğum gününde sağlık, uzun ömür, yaşamında, yaratmak yolunda, aile sıcaklığında, Allah sana sağlık versin!

Saygılarımla.

BUĞULU GÖYGÖL
Yasin MORTAŞ

Gözyaşımız köz olur uzaklara bakınca.

O, vefa yüzlü şair. Türk-İslam coğrafyasında kanayan yaraları görür de onu durdurmanın rahatsızlığıyla kâğıtlara tutar közlü kalemini.

Kalemi ağrır, kâğıdı ağrır da tarihimizi, kültürümüzü, dilimizi, bayrağımızı, töremizi içli sagularla anlatır.

Onun için cümlemiz sağanak yağmurlarız ve deniz olmalıyız olukları maveraya akan.

Ata ocaklarının tütmesi için kaleminin ucunda çıngılar taşır.

Eyeri hiç soğumayan doludizgin bir neferdir o ve atını dehler Ural Dağları’na.

Şiirinin şavkı vurur ufuklara ve o şavktan ışıklar yontar umutlara.

Bir çınar gölgesinin altına toplar kardeşlerini; ay ve yıldızların altında birliğe, öze dönmeye çağırır.

İçindeki sükûneti deniz yapar ve Van Gölü’nden Isık Gölü kıyılarına aşk yakamozları serper şiirleriyle.

İçinde oluşan buğulu Göygöl’den, kuşlar, ceylanlar su içer.

Yüreğiyle ısıttığı kelimeleri doru bir atın terkisine yükleyip azık yapar ve gittiği “bizden” coğrafyaların yüreğine koyar.

Selçuklu ve Osmanlı motifli minderlere oturup türküler okur kardeşlerine.

Bombalara karşı mısraları ateşli mızraktır onun ve onlarla karşı koyar küffara.

Yeryüzü aynasına baktıkça, hüzne yüzünü kaptıran toprağı ve yüzümüze yansıtan acıyı yazan bir Yemen Türküsü ’dür Ali ağabeyin ruhu.

Şehitlerine Fatihaları ve Yasinleri göğsünde taşıyan bir Osmanlı beyefendisidir.

Yağmura bakarken ıslanan kuşları – kanadı kınalı bir ak güvercini yüreğiyle karşılayan ve içten tebessümüyle onlara uçmayı hatırlatan bir telli turna türküsü söyler:

 
“Yıldız güzel ay güzel
Elif’le Umay güzel.”
 

Ve özlemenin tarihini uçurtmalara takıp yağmurlu sokaklarda ruhu üşüyen çocuklara Anadolu sofraları kurar.

Doğa, içinde renklerini bulmuş bir resim gibi durur. Çiğdemle, sümbülle, nergisle konuşur.

Varoluşun -bir oluşun derinliklerini bir derviş edasıyla anlatır.

Bazen Yunus, Karacaoğlan ve Köroğlu olur.

Ve toprak ana onun kavruk, yağmur toplayan yüzüne baktıkça şiir olur. O şiir gelip otağı kurar kalbimizin çöllerine ve çöl mümbit bir ova olur, kişneyen taylar gelip su içer şiir teknelerinden.

O kardeş dünyaların vefa yüzlü şairidir. Ki o kardeşlerinden bulutlarla, kuşlarla, ırmaklarla selam gönderilmesini bekler de elveda kor olmuş bir türkü gibi yakar kalbini.

Ağlayan anaların gözlerinden renk alan güllerin bitimsiz ağıtları bülbüllere yara olur. O bu yaraları Tuna boylarında yıkayıp temizler.

Hüzünleri anaların tülbentlerinden süzer ve acının tortularını kendi yüreğinde saklar.

O, şiirleriyle avutur elleri kınalı gelinleri ve şiirinin aynalarına bakıp taranmaları için mahnılar söyler.

Yüreğindeki masal dağına çağırır o annelerini sayıklayan, yanaklarında dolunay büyüyen ve yaralı ceylan gibi seken çocukları. Ve onlara Anadolu yufkası gibi açılmış günlere, umutları dürüm eder de sunar şiirlerinde.

Onu okurken; hasret yüklü trenler geçer şiirin ortasından ve bir ağıt başlar raylarca uzayan yalnızlıklara ve garlarda ezanlar bekler.

Yalnızlığı yıkayan köy çeşmelerinde abdestler tazeler.

Bir ırmak kenarında seccadesi hep açıktır ve “Maveradan gelen ney sesi şiir” lerle dua eder.

Selam olsun Ali Akbaş Ağabeyime.

1
...
...
18