Bu arada, Kayseri’de, ilk Büyük Azerbaycan Kongresi olacağını duymuştuk. Sadece “Gençlik” dergisindeki Türkçülük faaliyetlerimden dolayı da olsa benim o kongreye katılma hakkım vardı. Ama birileri hakkımı yemişti. Bizde böyle bir atasözü var, “Sen kendi hesabını yapadur, gör feleğin ne hesabı var.” Öyle de oldu… İstanbul’u gezerken, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı binasının karşısından geçerken, ilgimi çektiği için içeri girdiğimde, benden gayrı Azerbaycan’da adımını atsan yüzlercesi ile karşılaşacağın türden herkesin burada olduğunu görmüştüm. Beni Vakfın başkanı Saygıdeğer Turan Yazgan’la tanıştırdılar. Turan bey, benim ismimi çok önceden duyduğunu söylemişti. Özellikle “Gençlik” dergisindeki faaliyetlerimden bahsetti. Ve hiç tereddüt etmeden beni de kurultaya davet etti. Ama benim vizemin süresi bitmek üzereydi. Sovyetler Birliğinin İstanbul Başkonsolosluğuna bir dilekçe yazdırdı ve vize sorunumu anında çözdüler, Ali Akbaş ile daha bir süre daha birlikte kalmak şansı elde etmiştim. Trenle evvelce Ankara’ya gidecek, Ali Akbaş’ın mübarek ailesi ve dostları ile tanış olacaktım. Sonrasında Ali Akbaş beni kurultayın gerçekleştirileceği Kayseri’ye götürecekti. Ali Akbaş’ın uğurlu kademi sayesinde, yıllar yılı arzusunda olduğum Türkiye seferim, öyle başarılı olmuştu ki, kısa sürede birçok tanış ve dost edinmiştim.
Ve önce de dediğim gibi başka topluluklardan farklı olarak, sadece benim memleketim kendi özgürlüğünü kanı pahasına kazandı ve yeni bir özgürlük dönemi başladı. Çok geçmeden Elçibey’in önderliğinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinde değişimler başladı. Beni “Gençlik” dergisi genel yayın yönetmenliğinden, Azerbaycan radyo ve televizyon kurumu başkanlığına getirmişlerdi. Görevim süresince Türkiye ile Azerbaycan arasındaki iyi ilişkiler kurulmasına çok çaba harcıyor, büyük gayret gösteriyordum. Azerbaycan’ın demokrasi yolunda hızla ilerlediğini gören dış güçler ve onların yurt içindeki uzantıları bu süreci baltalamak için darbe girişiminde bulundular ve bizler görevimizi bırakmak zorunda kaldık.
Üstat Necip Fazıl Kısakürek, ölümsüz mısralarında böyle diyor:
“Kader beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı
Elindeyse beyazdan, gel de ayır beyazı.”
Kader, bana öyle bir ağ örmüştü ki, artık Türkiye’de yaşamak ve çalışmaktan başka çıkar yol kalmamıştı. Azerbaycan’da üç sene boyunca işsiz, parasız, pulsuz kaldıktan sonra, Türkiye’ye yüz tutmaktan başka çarem yoktu. Türkiye’de tanıdıklarım çok olsa da, “dost” olarak bildiğim bir tek Ali Akbaş vardı. Yıllar önce Ali Akbaş’ı karşıma çıkaran kaderin, ervah-ı ezelde yazıldığına artık emindim. O günden bu yana, Türkiye’de yaşadığım yirmi altı sene boyunca, Ali Akbaş’ın kardeş kaygısını, her zaman yanımda hissettim.
Hayatımın en zor dönemlerinde onun evinin ve gönlünün kapısı, bana hep açık oldu. Bizde diyorlar ki: “Her babayiğidin arkasında mutlaka yiğit bir kadın durur.” Ali Akbaş’ın eşi Ayten Hanım, işte bu tip kadınların başında gelir. Ayten Hanım’ın gayretleri sayesinde Ali Akbaş’ın yuvası, Türk Dünyası’nın her köşesinden gelenler için tam bir sığınaktır.
Bazen aylarca görüşmüyor, haberleşmiyoruz. Ama Ankara ile Çanakkale arasındaki zaman ve mekân mesafesi, bizim ruhlarımızı birbirinden ayıramıyor. Galiba ben, sırf bu yüzden Çanakkale’de gurbet hayatı yaşamıyorum. Biliyorum ki, soluduğum havada onun dost ve şair nefesi var. Yalnız kendi sorunlarımı değil, birçok Azerbaycanlı dostumun problemlerini de çoğu zaman onun zayıf omuzlarına yüklediğim olmuştur. Benimle ilgili çabalarını burada birer birer sayıp sözü uzatmak istemezdim. Ama bir ikisini de hatırlamadan geçemiyorum.
2004 yılında altmış beş yaşımı doldurduğumda, benim jübile meselemi Azerbaycan’da hiç kimsenin düşünmediği bir zamanda, Ali Akbaş ve onun yiğit dostları (O zaman dostumuz Yakup Ömeroğlu; Türkiye Yazarlar Birliğinin başkanı, Ali Akbaş ise sekreteriydi) Ankara’da Millî kütüphane salonunda, Türkiye’de ilk defa, yaşayan bir şaire, yani bana, şahane bir jübile tertiplediler. O gecenin coşkusu hâlâ benim içimdedir.
2006 yılında Rusya’nın önemli şairlerinden olan dostum Mihail Sinelnikov Türkiye’ye gelmek isteğini iletti. O zaman, Ali Akbaş ve Yakup Ömeroğlu, yine Türkiye Yazarlar Birliğinde görevliydiler. Mihail Sinelnikov Ankara’ya geldi ve dostlarımız onu çok büyük bir içtenlikle karşıladılar. Ama o zaman biz, bir kez bile olsun Türkiye Yazarlar Birliğinin binasına uğramadık. Mihail Sinelnikov’un Türkiye’ye geldiğinde, meğer dostlarım Türkiye Yazarlar Birliğinden ayrılmışlar; ama bunu, M.Sinelnikov’un Türkiye seferi gerçekleşsin diye bana bildirmemişler ve hatta misafirin tüm masraflarını da kendi ceplerinden karşılamışlar. Ben bütün bunları sonradan öğrenecektim.
Ali Akbaş’ın şiirleri ile tanıştıktan sonra Mihail Sinelnikov bana bir itirafta bulundu, dedi ki: “Türk edebiyatına, Nazım Hikmet’ten sonra böyle farklı bir şairin geleceğini hiç düşünmemiştim. Mihail Sinelnikov, Ali Akbaş’ın şiirlerini büyük bir içtenlikle Rusçaya çevirdi sonra, onun hakkında bir makale yazıp Moskova’daki dergilerde yayımladı.
Çok geçmeden, Ali Akbaş ve Yakup Ömeroğlu bu kez Avrasya Yazarlar Birliğini kurdular ve “Kardeş Kalemler” dergisini yayımlamaya başladılar. Galiba Ali Akbaş şiirde yarım kalan işlerini, genel yayın yönetmenliğini yaptığı bu dergi ile tamamlamaya başlayacaktı:
Ne zaman ki Kerkük gelir aklıma,
Boğazlanan bir Türk gelir aklıma.
Fuzuli bağını viran edenin
Alnı için tükrük gelir aklıma.
Aristo şairi kastederek şöyle diyor: “Söz açık olmalıdır, zayıf değil…” Ali Akbaş’ın şiirlerine baştanbaşa yüce ve açık, anlaşılır duygular yüklenmiştir. Onun kitaplarında bir tane de olsa zayıf şiire rastlamak mümkün değildir. Hakiki eser bitip tükenmez bir enerjiye sahip olur. Ali Akbaş’ın şiirleri de öyledir. Defalarca okusanız da hep yeniden okumak istersiniz ve bu şiirleri her okuyuşunuzda, olağanüstü bir sanatkâr ilhamının, yeni özelliklerini bulursunuz. Birbiri ile ilişkisi kesilmiş iki ışık kaynağını, o dünyayı ve bu dünyayı kendinde birleştirebilmek başarısı, her büyük sanatkâr gibi, Ali Akbaş’a da yabancı değil.
Bir Norveçli şairin dediği gibi “Ne zamansa, kumsalda oynadığımız gibi yıldızlarla oynayacağız.” Sonsuzluk kokusu gelen bu mısraların benzerlerini, Ali Akbaş’ın, çocuklukla hikmetin haşir neşir olduğu mısralarında da görebiliriz.
Nobel ödüllü şair Bunin diyordu ki, “Sadece çocukluk çağlarını yürekten hissediyorum, ömrümün yerde kalanları benim değil.” Bu anlamda Ali Akbaş’ın şiirlerine bir çocuk hayreti, bir çocuk coşkusu ve alçakgönüllülüğü hâkimdir. Nağmeye dönmüş bir Fransız şiirinde denildiği gibi: Keşke gençlik bilseydi, keşke ihtiyarlık başarsaydı.” Ali Akbaş’ın ilk gençlik yıllarında yazdığı şiirler ile ihtiyarlık döneminin şiirlerini kıyaslarsak, coşku ve mükemmellik bakımından hiçbir farkın olmadığını görürüz, bu zaten böyle de olmalıdır. Başka bir deyişle deha çok şeyi kendinde birleştiriyor, yetenek ait olduğu edebî ekolle yetiniyor. Sıradan birisi ise hocasının öğrettiklerinin dışına çıkamıyor. Yani Ali Akbaş daha ilk gençlik yıllarında kendini bulan ve bu buluşuyla da edebî kaderini ve üslubunu belirleyen bir sanatkârdır. Büyük sanatkâr, kendi hakkında yazarken de konuşurken de insanlık adına konuşur, çünkü insanlığa ait olan ne varsa onun varlığında mevcuttur. Bu manada Ali Akbaş’ın şiir coğrafyası Türkiye ve Türk Dünyası ile yetinmeyip tüm dünyayı kucaklıyor.
Bizde böyle bir deyim var: “Niyetin nereye ise menzilin orasıdır.” Ali Akbaş’ın içindeki büyük Türklük sevdasıyla, sonunda bütün imkânlarını zorladı ve kısa sürede tüm Avrasya’da ün kazanan “Kardeş Kalemler” gibi soylu bir derginin genel yayın yönetmeni oldu. Şimdi, şiirlerinde dile getiremediği bazı şeyleri bu dergi aracılığı ile dünyaya ulaştırıyor. Hiç çekinmeden diyebilirim ki, Kardeş Kalemler ’in Azerbaycan ve diğer Türk yurtlarında, en az Türkiye’deki kadar okuyucusu var.
Ali Akbaş Türkiye sınırlarını çoktan aşmış bir şairdir. Makedonya’da kitabının yayınlanmasını, birbirinden değerli çocuk şiirlerinin, ders kitaplarına alınması, okullarda okutulması, dediklerimizin bir kanıtı olsa gerek. Ali Akbaş şiirlerine yüklediği enerji ile bütün zamanlarda yaşama hakkı kazanmış, bahtiyar bir sanatçıdır. Büyük bir şiir dehasının bu kadar mütevazı olması eşine az rastlanan bir özelliktir. Ama bu ilk bakışta böyledir, haksızlığın boy gösterdiği dönemlerdeki yılmak bilmeyen bir eda ile haykırışları ise ona bir başka özellik kazandırıyor.
Onun dostluğundan söz açsak, “adam gibi adam olduğu” sözleri gönlümüzden dilimize çıkacak. Şairliğinden söz açsak, tarife sığmaz sözler sarf etmek gerekecek. Şiirine, onun kadar titiz davranan birine rastlamazsınız. Nasıl söyleyelim kelimeleri kendine, kendini kelimelerine sevdirene kadar uğraşır, onda bir gizli arı çalışkanlığı ve işine sadakat söz konusudur. Ali Akbaş, doğanın bir parçası olduğuna inandığından, kaleminden çıkanları da doğanın bir parçasına benzetmeye özen gösteren ve en sonunda buna nail olan ve bunu bir alışkanlık hâline getiren, bahtiyar sanatçımızdır.
O bir tevazu timsalidir. Bu yönü ile Azerbaycan’ın çok büyük ama hakkı teslim edilmemiş şairi, adaşı Ali Kerim ile aynı karakteri paylaşıyor. Belki de tevazu, büyük şairlerin hepsi için geçerli bir özelliktir, bilemiyorum. “Derinlik ne kadar fazlaysa o kadar sakindir,” diyorlar. Bu sözü sanki Ali Akbaş’a söylemişler. Şiir festivallerinde defalarca birlikte olduk. Fikir, düşünce ve hüzün dolu şiirlerinin her isteği karşılayacağından emin olduğu için başka şairler gibi salonları coşturmak için asla çaba göstermez.
Ona sözün sihirbazı desek yanlış olmaz. Çiçekten balözü çeken arı misali sözün usaresini çekerek, tüm vezinlerde aynı düzeyde eserler verir. O belki az yazıyor ama “öz” yazdığına şüphe yok. O: “Güzellik gibi, ahlak gibi, metafizik kavramlar gibi, anlatılması zor olan bir şeydir şiir” diyor. Şiiri böyle bir yaklaşımı ile tanımlayan şairden başka ne beklenmeli ki?
Türk Dünyası’nın dertleri, acıları, onun şiirlerinden bin bir feryat ve yürek dağlayan sızılarla, kızıl bir hat gibi geçiyor.
O, daha ilk şiirlerinden itibaren hakikatin farkına varmış bir şairdir, şiirin derinliklerine inip, bir arı gibi öyle ince damarlardan şiir şırası çekiyor ki, onun yazdığı konularda eser verebilirsiniz ama onu taklit etmek imkânsız gözüküyor. O, hangi konuya el atmışsa, o konuya ebedi mührünü de vurmuştur. İşin ilginç yanı odur ki, Ali Akbaş şiirin bütün vezinlerinde kalemini sınava çekmiş ve her defasında da bu sınavdan alnının akı ile çıkmıştır Ali Akbaş’ta hikmetli Doğu şiiri ile modern arayışlı Batı şiirinin öncül sentezi, ilahi bir biçimde buluşur. Klasik Doğu şiiri ile modern Batı şiirinin zengin tecrübesinden yararlanan şair, gazel yazarken de, koşma yazarken de ya da serbest şiirlerinde de aynı zirveyi yakalayabilmiştir. “Fuzuli”, ”Bizim Türküler” , “Erenler Divanı” ve daha onlarca birbirinden farklı biçim, ritim ve farklı ruh hâliyle yazılmış şiirleri bu düşüncemizi kanıtlamak için yeterli olacaktır. Bu eserler seslerin, renklerin, vahilerin, sırlı fısıltıların, bazen çılgın bazen aheste armonisini oluşturmaktadır. Ama ben bu yazımda daha çok hatıralarıma yer ayırdığımdan Ali Akbaş’ın şiirlerini incelemeden, sadece “Göygöl” şiirine değineceğim. Güzel sudan bir damla da içsen, bir derya da içsen, aynı değerdedir. “Göygöl” şiirinde bir şiir hazinesi saklıdır:
Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği…
Ne kadar özenmiş hilkatin eli,
Bir depremde doğan yayla güzeli.
Gök mavi, göl mavi, her şey semavi
Arşa çıkar ateşgahın alevi.
Yanılıp Göygöl’ü su sanmasınlar
Bismillah demeden yıkanmasınlar…
Asırlardır sevda çeken gönüller
Ateşgah’da yanar, burada serinler…
Bir sabah Göygöl’de peri kızları
Yıkanırken siper edip sazları,
Üstlerine gelmiş bir deli çoban.
Kır papaklı sırtı heybeli çoban
Bakmış ki gölbaşı peri tüneği
Atmış üstlerine ak kepeneği.
Bir anlık gafletten doğmuş Tepegöz
Oğuzu uykuda boğmuş Tepegöz.
Bir gece yarısı ay suya düşer,
Çöllerde bir ceylan pusuya düşer.
Dikkatle okunduğunda bu şiirde acılı, ağrılı, sancılı bir o kadar da şanlı, şerefli tarihimizin tüm evrelerinin, ince bir dantel gibi örüldüğünü görüyoruz.
Bu şiiri, bir de şunun için öne çıkarıyorum ki, ben bu şiirin ilk mısralarının nasıl oluştuğuna da tanıklık ettim. Yukarıda da anlattığım gibi; bir güz günün de Ali Akbaş’ı, doğada oluşum tarihi bilinen, dağların kucağında karar kılan yedi bacının en güzel gölü olan Göygöl’e götürmüştük. O, sonraları Göygöl’e bu gidişimizi kâğıda böyle dökecekti: “Yıl 1988. Mevsim son bahar. Derin bir hüzün çökmüş yaylalara. Nizami’nin yurdu Gence’yi geride bırakıp Kepez dağına tırmanıyoruz. Kepez dumanlar içinde ve eteğinde bir peri uyukluyor. Dünyanın en sihirli suyu olan Göygöl bu. Biz üç şair… Bahta lanet okuyarak suyun aynasına dalıyoruz” Ve o dalış Ali Akbaş’a “Göygöl” gibi olağanüstü bir şiiri yazdıracaktı. İşin aslı bu ki, 1141 senesinde, Gence’de büyük bir deprem olmuş ve bu deprem nedeniyle Kepez dağının bir bölümü uçup, Aksu ırmağının önünü kesmiş. Göygöl’de böylece oluşmuştur. Bu, doğanın bir mucizesiydi. O dönemde Gence’de bir mucize daha gerçekleşmiş ve sonraları dünya edebiyatı tarihinde “Hamse”nin kurucusu olarak geçmiş Nizami Gencevi dünyaya gelmiştir. Tabii konumuz bu olaylar değil. Göygöl’ün güzelliği birçok şairin kalemine ilham vermiş ve ölümsüz eserlere konu olmuştur. Hiç kuşkusuz Ahmet Cevad’ın Göygöle yazdığı şiir, bunların başında gelir. Ali Akbaş ile Göygöl’ün etrafını çevreleyen çamların yeşil renginden renk ve ad alan bu dağlar meralı gölü, sevgi ve hüzünle izlerken, onun Türkiye’ye döndükten sonra Göygöl’le ilgili böyle ölümsüz bir eser yaratacağı hiç aklımıza da gelmezdi. Üstelik Ali Akbaş, bizim yazmadığımız, yazamadığımız şeyleri de dile getirecekti. Bu şiirin ahenginde, baştanbaşa bir hüzün hâkim:
Şimdi yaylaların son baharıdır
Dağları kaplayan süt buharıdır
Yapayalnız kalmış kuğulu Göygöl
Ağlayan göz gibi buğulu Göygöl
Uzar kıyısında bir sarı kamış
Kendini seyreder sularda yaz kış
Şimal küleğiyle kar geliyor, kar
Sunamı tufandan koruyun dağlar.
Bu ölümsüz mısraları okudukça Yetik Ozan’ı ve onun “Atmaca Uçurumu” kitabını hatırlıyorum. O da zamanında Ali Akbaş gibi Türk Dünyası problemlerini şiirlerine yansıtıyor ve o yerlerin lehçesinden bazı kelimeleri de mısralarında aynen koruyordu. Eğer örnek aldığımız mısralara bakılırsa kullanılan “şimal” ve “külek” sözcüklerinin Anadolu Türkçesinde pek kullanılmadığını görürüz. Buradan yola çıkarak şairin neden “kuzey” yerine “şimal”, “rüzgâr” yerine “külek“ kelimelerini kullandığını anlıyoruz. Çünkü Azerbaycan’da “Şimal küleği” denildiğinde Rusya’dan gelecek bir bela kastediliyordu.
Aslında bakıldığında Ali Akbaş’ın şiirleri nerdeyse arı peteğine benziyor, peteklerde bir tane bile olsun, boş yüksüye rastlamak mümkün değil. Ali Akbaş da sanki her mısra ve hatta her söze özel bir anlam vermeyi, okuyucusunu simgelerle sınava çekmeyi başarıyor:
Mesnevi okuyup geçtik Gence’den
İçime bir sızı düştü inceden
Elveda bağlarda üzüm derenler
Üzümü unutup hüzün derenler
Elveda adını unutan şehir
Elveda akmayı unutan nehir
Ata yadigârı Gence elveda
Dalına kuruyan gonca elveda.
Ali Akbaş o yerlerden geçtiğinde Nizamileri, Mehsetileri büyüten, onlara adından ad veren Gence şehrinin adı değiştirilmiş, Gence adı unutturulmuştu. İşte o nedenle üzüm derenler “hüzün deriyordu” ve Ali Akbaş, o nedenle “adını unutan şehre”, “akmayı unutan nehre” “dalında kuruyan goncaya” ağıtla karışık bir veda ediyor, el sallıyordu.
“Kim diyor bir ömrün destanı bitir
Çay taşır, sel gider, sahiller kalır.
Adiler yıllara koşulup yitir,
Zamandan zamana dâhiler kalır…”
Sadece Göygöl şiiri bile, Ali Akbaş manalar şairi olduğunu söylemeye yeter. Manalar ebedi olduğu için Ali Akbaş da ebediyet şairidir.
О проекте
О подписке
Другие проекты