Читать книгу «Efruz Bey» онлайн полностью📖 — Ömer Seyfettin — MyBook.
cover

Ömer Seyfettin
Efruz Bey

GAYET BÜYÜK BİR ADAM

Birinci Kısım

Hürriyet ilan olunduğu vakit ben İzmir’de idim. El şakırtıları, allı yeşilli bayrak dalgaları, birbiri üstüne binerek “Yaşasın, yaşasın!” diye haykıran şuursuz halkın içinde beni arkadaşlarım buldular:

“Ulan, sen hâlâ burada ne arıyorsun?” dediler.

“Durmayıp da ne yapayım?” diye ağzımı açtım.

“Ne yapacaksın! İstanbul’a git!” diye haykırdılar. “Senin gibi feylesof, muharrir, şair, müverrih, mütefennin bir genç payitahtta milletine hizmet edebilir. Yoksa burada değil…”

Ve beni omuzladılar. Havaya kaldırarak el üzerinde gezdirmeye başladılar. Halk, hürriyet kahramanlarından biri sanarak beni onların elinden zorla aldı. Ayaklarımı ve pantolonumun paçalarını öperek saatlerce sokaklarda dolaştırdılar. Ben bu tezahürleri kendim için çok görmüyordum çünkü biliyordum ki Türkiye’de benden başka embriyoloji ilminde ihtisas kazanmış kimse yoktu ve halk, haberi olmadan bu meziyetim için beni yükseklere kaldırıyordu.

İlimsiz, irfansız, fensiz, felsefesiz bir vatan yaşar mıydı? Eğer uykusuz kaldığım geceler embriyoloji ile uğraşmasam bu güzel ve aydınlık saadet gününü görebilir miydik? Rıhtımdaki Paris Kahvesi’nde yapayalnız bunu düşünüyordum. Artık gece yarısı çoktan geçmişti.

Mersinli’nin üstünde, menekşe, mor ve sincabi renkte bir fecir açılıyordu. Garsonlar uyukluyorlardı ve önümden hür ve insanlık hukukuna malik Osmanlılar geçiyorlardı. Kalktım. Onların arkasına takıldım. Galiba biraz sarhoştular. “Yeni bir âleme doğan bu yeni halk ne konuşuyor?” diye merak ettim. Kendilerine yaklaştığımı duymuyorlardı. Biri diyordu ki:

“Bu eğlenmekse eğlenmemek nedir?”

“Yatıp uyumak…”

“Sabaha kadar uyanık durmanın bir şey olduğunu bileydik Abdülhamit’in devrinde de yapardık.”

Gülümsedim. Kalbim çarpıyordu. Daha hürriyetin ilanından üç gün geçmemişti. “Dün” ayrılıyor, Abdülhamit’in devri oluyordu. Onları dinledikçe yetmiş dört birahane gezdiklerini; doksan iki şişe bira içtiklerini ve daha yüzümü kızartacak birçok şeyler işitiyordum. Biraz geriledim. Arkamdan yine hür Osmanlılar geliyorlardı ve kendileri gibi lafları da kulaklarıma geliyordu:

“Sabah oluyor yahu…”

“Hürriyet bu… Gündüz uyku, gece keyif…”

“Eee, para?..”

“Allah kerim!”

Onlar da yanımdan geçtiler ve Mısır Otelinin işkembeci dükkânına girdiklerini görünce karnımın acıktığını hatırladım. Ben de girdim. Çorbayı içtikten sonra çıkarken elimi cebime soktum ancak bir çeyrek bulabildim ve işkembeci altı kuruş istiyordu. Sözde içine dört yumurta fazla kırmış…

“Ne yapayım, ne yapayım?” diye başımı kaşıdım. Pazarlık olmazdı. Hem bu millî şenlik içinde bir tatsızlık yapmak, artık vücutları görünmez olan polisleri yine meydana çıkarmak, benim gibi fazıl ve uyanık, âlim ve muharrir bir gence yakışır mıydı? Fena olduğunu bildiğim hâlde yalan söylemenin faydasını inkâr edemem. Aklımda ismi kalmayan bir feylesof, “Yalan olmasa dünya dönmez, yıkılır giderdi.” diyor. Kaşlarımı yukarı kaldırdım:

“Eyvah!” diye bağırdım. “Çantamı düşürmüşüm…”

Ve hemen ilave ettim:

“İçinde yedi İngiliz, dokuz Fransız, on bir Osmanlı, hatta bir tane de Fas lirası vardı. Mührüm altından idi.”

Tezgâh başında hesap gören hür Osmanlılardan hiç kimse hür bir kardeşinin ziyanına eseflenmedi:

“Korkma usta, şimdi paranı vereceğim.” diyor, çantamı kim bulursa Fas lirasından maadasını kendisine hediye edeceğimi söylüyordum. Herkes başını sallıyor, en dikkatli dinleyen bile gülümsüyordu. Çantamın kaybolmasından ancak işkembeci heyecana geldi:

“İnşallah bulursunuz.” dedi. “Ama şimdi üzerinizde başka para yoksa bana bir şey rehin bırakınız.”

Üzerimde beş sene evvel iki kuruşa aldığım bir cep cüzdanı vardı. Bir de kurşun kalem ile iki forma Fransızca “Essai sur l’embriologie”; bu kâğıtları uzattım.

“İşte sana bir rehin!” dedim. “Bir liradan fazla eder.”

Usta gözlerime baktı:

“Eğleniyor musun?” diye sordu ve köşede yığılmış Rumca büyük gazete yığınını göstererek ilave etti:

“Kâğıt, para etseydi biz dükkânları kapardık. İşte sana on okka kâğıt; getir beş kuruş, al hepsini git!”

Mesele çatallaştı. Çorbasını bitiren tezgâhın başına geliyordu. İçlerinden bazısı şüpheli nazarla beni süzerek “Ayıp, ayıp!” diye homurdanıyorlardı. Al aşağı ver yukarı, sanki haberim yokmuş da kazara buluyormuşum gibi cebimdeki çeyreği çıkardım, geriye kalan bir kuruş için de yeleğimi bıraktım. Kapıdan kendimi dışarı attım. İçimde bir acı duyuyordum. İzzetinefsim kırılmıştı. Hiç bir kuruş için adamın ceketi çıkartılır, yeleği arkasından alınır mıydı? Keşke tütünü bırakmasaydım! Tütünü bırakmasam bu felaket başıma gelmeyecekti çünkü fakfon tabakamı da kaybetmeyecek, müşkül bir mevkide bir kuruşa karşı rehin gibi onu kullanacaktım. Zaten adam, üzerinde kıymetli bir şey bulundurmalıydı. Bu âdeta içtimai bir mecburiyetti fakat benim gibi âlimane, say ve tetebbu içinde hayat geçirenler akıllarını öyle lüzumsuz şeylere sarf edemezler. Spencer gibi büyük bir feylesof bile üzerinde, elbette gümüşe dair bir şey taşımazdı. Büyük hakikatin herkes tarafından anlaşılması için aç açına kitaplar yazdı. On beş sene yazdıktan sonra otuz bin franktan, yani bin beş yüz liradan fazla bir para kaybetti. Yine yılmadı. Kendisine verilen mükâfatları, rütbeleri bile istemedi. 1882’de Paris Ulum-ı Maneviye ve Esasiye Akademisine aza tayin olunduğu hâlde tabii bir Genç Osmanlı vatanperverliği ile hiçbir ecnebi müesseseye giremeyeceğini söyledi. Amerika’da kendini seven dostları ve okuyucuları bu feylesofun fakirliğini, açlığını düşünerek aralarında kırk bin frank kadar para toplamışlar ve bir altın saatle göndermişler. Spencer saati aldı, paraları da geri yolladı. Sonra Kraliçe Viktorya’nın kendisine verdiği rütbe ile Almanya imparatorunun madalyasını da geri çevirdi.

Güzel ve küçük bir odasında yattığım Hacı Seymen Hanı’na giden sokaklardan geçiyordum. Kalabalık buralara bile taşmıştı. İstemeye istemeye “Doğrusu bu Spencer biraz budala imiş…” diyordum ve ne kadar büyük olursa olsun ona benzememeye karar verdim. Hayatta niçin para ve menfaatten böyle nefret etmeli? Eğer ilim için bu budalalık lazımsa ben bütün embriyolojiye ait notlarımı yırtıp, meydana atarak “Cahilim, yahu ben de cahilim!” diye haykırmaya başlardım. Hâlbuki işte hürriyet ilan edildi. Bunu şu yahut bu zat, isimlerini bütün dünyaya telgrafların aksettirdiği Niyazi ve Enver yapmadı. Halk yaptı. Ahali uyandı. Uyanan Osmanlılar yaptılar. Tabii şimdi bunlar gençliğe, ilme, fenne, hususiyle embriyolojiye büyük bir kıymet verecekler ve bizim gibi âlimleri bu akşam bana yaptıkları gibi hep el üstünde gezdirecekler; mükâfatlar, paralar, maaşlar bahşedeceklerdi ve akademi açılacaktı… Embriyoloji mütehassısı ben, mutlaka ilk azalardan olacaktım. Yarın nereden para bulabileceğimi hep bunlarla beraber düşünüyordum. Artık son parasızlık günlerimiz bugünlerdi! Yarın Meşrutiyet ve hürriyet sayesinde şöhret cennetine girince gamlı bir mazi olan sefalet ve züğürtlüğümü nasıl hatırlayacak, hatıratımı yazarken bir saat evvelki yelek vakasını nasıl ballandıracaktım!

Hanın kapısına geldim. Tuhaf! Hancı Mesut beni bekliyordu. “Hey gidi hürriyet hey… İşte ilmin, âlimin kıymeti bilinmeye başladı!” diyerek suratımı ekşittim. Mesut, kalın, kara kaşlı, kısa boylu, ters ve mendebur bir herifti:

“Seni bekliyordum.” dedi. “Feneri nerede söndürdün?..”

“Heyhat zavallı!” diye kabardım. “Fener söndürmedim. Bilakis hezaran ve es bi eydi hisad hezaran eşia-i hürriyet ikad ettim.”

“Ne yaptın, ne yaptın?”

“Söylediğimi anlamadın mı?”

“Yooook…”

“Niçin?”

“Türkçe söylemiyorsun ki babam, boyuna lügat paralıyorsun.”

“Bu Osmanlıca, ilm-i lisandır. Sizin Türkçe ile söylenmez.”

“Öyle ise sus, hiç söyleme…”

Fena hâlde surat astı. Gözlerini öbür tarafa çevirdi. Ben sevgili vatandaşımın hatırını kırmamak için lafımı Türkçeye tercüme ettim:

“Bak ne diyorum: Fener filan söndürmedim. Bilakis binlerce fikirsiz kafada yüz binlerce hürriyet ışığı alevlendirdim.”

“Ee sonra buraya niye geldin?”

“Yatmaya…”

“Ben senin odana iki müşteri yatırdım.”

Hiddetlenecektim. Hâlbuki iki aylık borcum vardı. Şimdi Mesut, biraz akıllı ve fikri açık bir adam olsa benim gibi nam, şöhret ve sâmânın eşiğine gelmiş bir âlime böyle eşekçe muamele eder miydi? Feylesofluğa vurmak istedim:

“Neyse, zararı yok. Başka cahil bir adam olsa bu yaptığına kızardı…”

“Ben cahile kızmam ama… Parasızı bir elime geçse anasını bellerim…”

Gayriihtiyari “Yaaaa…” diye ağzım açıldı. Gündüz oluyordu. Uyku gözlerimden akıyordu. Ayaklarım titriyordu. Acaba bu kaba herif benim parasızlığımı yüzüme vurmak, taş mı atmak istiyordu? Yine pişkinliğe vurdum. Feylesofların avam ile uğraşmaları ayıptı. Gülümseyerek, “Pek uykum var, bari bana başka bir yatak göstersen de bir iki saat kestirsem.” dedim.

“Hiç boş yatağım yok.”

“Ee, ben şimdi ne yapayım?”

“Senin ne yapacağını ben ne bileyim?”

Artık herifin münasebetsizliğine dayanamadım. İki aylık borcumu vermeyeceğimi söyledim. Cevap olarak benim bütün eşyalarımı, yatağımı, kitaplarımı zapt ettiğini söylemesin mi?.. Boğazına sarılacağım geldi. Lakin artık Meşrutiyet’ti… Böyle vahşice ve barbarca bir hareketin benden çıkması, doğrusu gençliğe, Meşrutiyet’e, ilme, insaniyete leke olabilirdi. Ah, kendimi tutmak için nasıl dişlerimi sıktım. Gıcırdarken “çatt” dedi. Üst sıra dişlerimin sağdan üçüncüsü kırılmasın mı? Hiddetimin dehşetinden kendim de korktum. Tekrar caddeye doğru kaçmaya başladım. Mesut arkamdan küfürleri basıyordu.

Salepçibaşı Hanı’nın kıraathanesine girdim. Henüz kimse yoktu. Başımı, masanın mermerlerine dayadığım kollarımın üzerine bir güzel yerleştirdim. Kulaklarım uğulduyor, başım ağrıyordu.

Evet, ben İstanbul’a gitmeliydim. Şan, şöhret, sâmân beni orada bekliyordu…

-Mabadı var

HÜRRİYETE LAYIK BİR KAHRAMAN

Sevgili Efruz!

Hayatından şu birkaç levhayı yazarken ihtimal biraz mübalağacı göründüm. Ne yapayım? Bu benim mizacım… Bunun için kızma. Beni affet! Hem emin ol ki maksadım seni ne tahkir ne de maskara etmek… Hakikati görüldüğü gibi edebiyat yapmadan yazmak istedim. Muvaffak oldum mu? Bilmiyorum. Fakat okuyunca samimiyetimin derecesini herkesle beraber sen de anlayacaksın. Herkes seni -bizzat kendi kadar- tanır. Efruzcuğum, bugün hiç kimse sana yabancı değildir; çünkü sen “hepimiz” değilsen bile ‘‘hepimizden bir parça”sın…

Ö. S.

Ahmet Bey kaleme girince arkadaşlarına şöyle bir baktı. Güldü. Boyun kırdı. Başını salladı.

“Nasıl gördünüz mü?” dedi. Yirmi dört saat evvel Allah’tan ziyade Abdülhamit’ten korkan kâtiplerin henüz benizlerine kan gelememişti. Hepsi, yeni geçmiş bir fırtınanın kapalı yerlere savurduğu sonbahar yaprakları gibi solgundu. İçlerinde korkunç bir “şüphe” çarpıyor, soramadıkları bir “Acaba?” sökülmez bir hıçkırık ızdırabıyla boğazlarına tıkanıyor, dalgın dalgın birbirlerine bakıyorlardı. Ahmet Bey koltuğuna oturdu. Parlak beyaz kolluklarını yenlerinden fırlatan hususi bir hareketten sonra fesini çıkardı. Masasının üstüne koydu. Bir çelik yay gibi kuruldu, kabardı:

“Yoksa hâlâ haberiniz yok mu?” diye tekrar güldü. Bütün bir kalem ondan bir “Babıali kuşkusu”yla korkardı. Bir sene evvel iki bin beş yüz kuruş maaşla “bâ-irade-i seniyye” gelen bu beyi amirleri hafiye, madunları “Jön Türk” sanırlardı. Kendisinin Galatasaray’dan, Mülkiye’den, bazen de aşiret mektebinden birinci çıktığını, mabeynin emri üzerine diplomasıyla altın maarif madalyasının verilmediğini söylerdi. Amirlerinin itikadınca bu “altın madalyayla diploma” mabeyinde, Başkâtip Paşa Hazretleri’nin çekmecesindeydi. Eğer bu diploma Ahmet Bey’in elinde olsaydı hemen Avrupa’ya kaçacak, yedi düvelden hangisini isterse birisinin hizmetine girecek, maazallah… efendimizi rahatsız edecekti! Fakat hariciye dairesinin koridorlarında ödlekliklerine rağmen yine dedikodu yapmaktan çekinmeyen züppeler, Ahmet Bey’in Galatasaray’dan kovulduğunu anlatırlar, her tarafa yayarlar, arkasından alay ederlerdi. Pek gençti. Pek yakışıklıydı. Pek kibardı. Pek zengindi. Pek âlimdi. Pek edipti. Kimin nesi olduğunu kimse bilmiyordu. Ama herkes onun görünen şekline inanıyor, ihtiramda kusur etmiyordu. Son numara bir moda gazetesinden hayata fırlamış canlı bir resim kadar şıktı. Sağ gözüne taktığı soğan rengi tek gözlüğünü düzelterek, “Hepiniz korkuyorsunuz be!” dedi. “Yoksa haberiniz yok mu?”

Çekirdekten yetişme tam bir Babıali mahsulü olan köse mümeyyiz, sanki hiç bilmiyormuş gibi sordu:

“Neden haberimiz olacak? Ne var?”

......

Ahmet Bey en müşkül mevkilerle en tehlikeli zamanlarda yaptığı asabi bir hareketle gözlüğünü tuttu. Yavaş yavaş doğruldu. Ayağa kalktı. Mümeyyize dik dik baktı. Acaba bu bir “istibdat” taraftarı mıydı? Lakin ne cesaret!..

“Hürriyetin ilan olunduğunu daha duymadınız mı?” diye haykırdı…

......

Kalem halkı, bu zavallı, iki cami arasında kalmış beynamazlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Biraz cesurları bu korkunç Jön Türk’ün ceplerinde, boğucu gaz çıkaran küçük küçük müthiş -komprime- bombacıklar var sanıyorlardı. Bazen bıyık altından “cehennem leblebileri” dediği bu bombalardan ya kızıp bir tanesini ortaya atarsa… Bir anda Babıali dünya yüzünden silinecek, bir mezar, bir harabe olacaktı! Lakin eski buruşuk istanbulinli köse mümeyyiz, öyle denemeden kuru gürültüye pabuç bırakır takımından değildi.

İri -hem o vakte göre- şahane burnunu kaldırdı:

“Sizin gibi bu sabahki gazeteleri biz de okuduk oğlum.” dedi.

Ahmet Bey, yine hiddetle sordu:

“Hiçbir şey anlamadınız mı?”

“Ne anlayacağız?”

“Hürriyetin ilanını…”

“Hangi gazetede?”

“Hepsinde!”

......

Mümeyyiz sarı, sıska elleriyle titreyerek masanın sol gözünü çekti. İki gazete çıkardı. Tehlikeli bir şeymiş gibi yavaşça önüne koydu:

“İşte Sabah ile İkdam… İlanat taraflarını bile okudum. Öyle hürriyete dair bir şey yok.”

Hürriyetin ilanını ilanat sayfasında aramasında ne nükte olduğunu anlamayan Ahmet Bey, bunu mümeyyizin hakaret etmek istemesine yordu. Çöllerin payansız sükûnuna haykıran erkek bir aslan gibi kükredi:

“Siz artık bu devre layık adamlar değilsiniz! İlanat sütunlarında hürriyet ilanı arıyorsunuz. Hayır, hayır, hayır… En başa bakınız. Orada bir tebliğ var. İşte bu tebliğ hürriyeti ilan ediyor.”

......

Kâtipler önlerine bakıyorlar, her ihtimale karşı bu tehlikeli münakaşayı hiç işitmiyor gibi davranıyorlardı. Mümeyyiz, kırmızı çuha kılıfından gümüş gözlüğünü çıkardı. Taktı. Sabah’ı açtı. Tebliği buldu. Okudu. Sonra Ahmet Bey’e döndü.

“Kanun-ı Esasi hakkındaki tebliği mi söylemek istiyorsunuz?”

“Evet.”

“Fakat bu tebliğde hürriyete dair bir şey yok.”

“Siz hürriyeti ne sanıyorsunuz? İşte Kanun-ı Esasi… Kanun-ı Esasi hürriyet demektir.”

“…”

Köse mümeyyiz geniş bir nefes aldı. Astarı parçalanmış kalın, kahverengi perdeli büyük pencerelerden sıcak bir yaz havası, müseddes şeklinde ince uzun bir kibrit kutusunu andıran karanlık kaleme giriyor; sigara, kâğıt, mürekkep, nefes kokularının rutubete karışmasından hasıl olmuş ağır bir havayı, ıslak tavuk kokusuna benzeyen bu ağır havayı tebahhur ettiriyordu.

Ahmet Bey terliyor, yerinde duramıyordu.

Görüyordu ki hâlâ kalem şüphedeydi. Hâlbuki o ta yerinden, yani mabeyinden haber almıştı. Bu sahihti. Fakat nasıl olduğunu bilmiyordu. Herkesten ismini, münasebette bulunduğunu sakladığı hamisi paşaya dün gece “ubudiyet arz ederken” kendisine, “Yarın hürriyet ilan olunacak.” demişti. “Efendimiz emretti. O kadar önüne geçmek, bu Jön Türk rezillerinin zaptının kâbil olmayacağını anlatmak istedik. Kâr etmedi. Allah akıbetimizi hayreylesin…”

O ana kadar tamamıyla mabeyine mensup geçinen Ahmet Bey, velinimetinin konağından çıkarken o kadar “hürriyetperver”di ki yanında Namık Kemal’le Mithat Paşa halis istibdat taraftarı kalırlardı. Sokak tenhaydı. Evine doğru yürüdü. Nişantaşı’nın daha bir şeyden haberi yoktu. Komşu konaklarda vur patlasın, çal oynasın, saz âlemleri devam ediyor; uzak yakın piyano sesleri işitiliyordu. Ahmet Bey o gece uyuyamadı. Böyle ali, böyle mesut bir günü bu kadar hasretle, bu kadar iştiyakla beklediğinin şimdiye kadar farkına varmadığına şaşıyordu. Bu müjdeyi ilk haber alan kendisi olduğu için sonradan duyacaklara karşı ruhunda büyük bir faikiyet hissediyordu. Bütün İstanbul halkına, bütün Türkiye’ye, hasılı herkese karşı bugün faikti. Yarın hürriyeti kabul eden bütün Osmanlılar arkasından geleceklerdi. Bunları düşüne düşüne sabahı dar etti. Siyah bonjurlarını giydi. “Tam resmî olmalıyım.” dedi. Beyaz eldivenler taktı Her günkünden daha şık oldu. Gelmesi, hürriyetten daha ziyade şaşılacak bir hadiseydi. Soluğu kalemde aldı. Arabada gelirken İkdam

 





 





 





На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Efruz Bey», автора Ömer Seyfettin. Данная книга относится к жанру «Историческая литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «сатира». Книга «Efruz Bey» была издана в 2023 году. Приятного чтения!