Читать книгу «Bomba» онлайн полностью📖 — Ömer Seyfettin — MyBook.
cover

Ömer Seyfettin
Bomba

BOMBA

Yeni Lisanla Hikâye
Ali Süha Bey’e

Duvarları ve tavanı uzun bir kışın isleriyle kararmış bu yer odasında mahpus gibi duran bodur ve çirkin ocak, içindeki odunları sanki hiddetle yakıyor, bir an evvel yutmaya çalışıyordu. Hızla tutuşarak uzanan ve sönen alevler, mandolinle heyecanlı sosyalist marşını çalan genç Boris’i, karşısında ezelî ve nihayet bulmaz millî çorabını ören güzel karısı Magda’yı, hafif ve akıcı bir kırmızıya boyuyor, bütün odayı kaplayan büyük ve kötürüm gölgelerini titretiyordu. Dışarıda vahşi ve soğuk bir şubat gecesi vardı. Kudurmuş bir rüzgâr küçük pencerenin örtülmüş kepenklerine çarpıyordu. Ortadaki kaim ayaklı, kaba ve iri masanın etrafında yine kaba ve biçimsiz sandalyeler duruyor, çalınan mandolinin keskin sesini dinler gibi uyukluyorlardı. Ocağın üstündeki harap ve ihtiyar saat gece yarısının geçmiş olduğunu gösteriyordu. Boris, mandolinini duvara dayadı. Ayağa kalktı. Birden tavanı kaplayan gölgesiyle gerindi. Magda seri tığlarının ucundan güzel gözlerini kaldırdı:

“Uykun mu geldi?”

Genç ve iri Boris gerinmesine devam ederek cevap verdi:

“Hayır, hiç uykum yok…” dedi ve tekrar oturarak ilave etti:

“Bilmem niçin, bu gece içimde bir sıkıntı var.”

Magda birden durdu. Çorabını dizlerinin üzerine indirdi. Mütereddit ve şüpheli İslav gözleriyle kocasına baktı. Kaşlarını çatarak:

“Benim de içimde bir sıkıntı var!..” diye söylendi. Boris ancak yirmi beş yaşında vardı. Baba İstoyan’ın bir tanecik oğluydu. Köyünde, Sofya’dan gelen muallimden okuduktan sonra, genç papazın delaletiyle kendisi de Sofya’ya gitmiş orada tahsilini bitirmişti. Beş sene nihayetinde potursuz ve kuşaksız dönen dinç ve güzel Boris, babasının evinde, ihtiyar anasının yanında çok oturmamış, bir gün dağa çekilip gitmişti. Senede ancak birkaç defa, geceleyin gelir; anasıyla babasıyla görüşür, yine kaybolurdu. Genç Türkler hiç beklenilmeyen Meşrutiyet’i ilan edince o da bu-tün arkadaşları gibi şehre inmiş, silahını hükûmete teslim etmiş ve köyüne gelmişti fakat anası yoktu. O üç ay evvel “Ah Boris, ah Boris!” diyerek ölmüştü. Gözlerinin açık kaldığını ve papazın eliyle kapamaya çalıştığı hâlde muvaffak olamadığını komşular söylüyorlardı. Issız ormanlarda, korkunç kayalıklarda, hep kamersiz gecelerin karanlıkları içinde geçen beş seneden sonra hür ve serbest, parlak ve yeşil köyü pek hoşuna gitmişti. Artık babası pek ihtiyardı. Tarlaları ve çifti idare edemiyor, adamları onu aldatıyorlardı. İşleri eline aldı. Zaten saye karşı derin bir muhabbeti vardı. Bir gün köydeki mektebin daskaliçe’sine1 rast geldi. Tanıdı. Bu kızcağız da kendisi gibi Sofya’da okumuştu. Konuştular ve çok sürmedi; seviştiler, izdivaç ettiler. Magda, Boris’e vardıktan sonra mektebi terk etmiş; hayatını, evine, zevcine hasretmişti. Aşkları gittikçe ziyadeleşiyor, fikirlerinin tevafuku onları, daha şedit bir iştiyak ile birbirleriyle rapteyliyordu. İşte aylardan beri böyle gece yarılarını bulurlar, konuşurlar, sevişirler, uyumak istemezlerdi.

Boris tekrar mandolinini aldı. Çalmaya başladı. Magda çorabını örüyor ve düşünüyordu. Üç ay sonra çocukları olunca kim bilir ne kadar mesut olacaklardı. Tığlardan ayırdığı gözleriyle kabarmış karnına bakıyordu. Eteğinin altında, karnında, kendi içinde Boris’in yavrusu duruyordu. Dirseklerini bu şişliğe temas ettirerek saadetten titriyor ve ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizlice Boris’e bakarak kızarıyordu. Ocaktaki odunlar çatırdayarak yıkılıyor, birden alevler çoğalıyor, sanki bütün oda kırmızı gölgelerle doluyordu. Boris yine sosyalist marşını çalıyordu. Bitirdi. Mavi gözleriyle karısına baktı ve marşın nakaratını tekrar etti:

“Dajivea trada…”2

Magda çok saçlı güzel başını kaldırdı. İnce kaşları, muntazam bir burnu, pembe ve taze bir rengi vardı. Geniş omuzları, kabarık memeleri esvabının altından taşmak istiyor gibiydi. Alevlerle aydınlanan eteklerinin altındaki kaim bacaklarından sonra ayakları pek küçük ve nazik kalıyordu. Gebelik onu daha güzelleştirmiş, daha nefis ve mükemmel bir kadın yapmıştı. Genç ve iri Boris müştak gözlerle zevcesini süzüyor, ruhundaki sıkıntıyı atmaya, bu meçhul kaderi unutmaya çalışıyordu. Konuşmak istedi:

“Yaşasın say ve taab!” dedi, “Değil mi Magda’cığım, çalışan mesut olur. Acaba sosyalistlerin hayali ne vakit hakikat olacak?”

Magda başını salladı, gülümsedi:

“Hiç, hiç, hiçbir vakit… Onların hayali hep hayal kalacak! Yine insanlar fenalar elinde esir olacak, çalışmanın faziletini birçok adamlar inkâr edecek.”

Boris mandolinini kucağından bıraktı. Ellerini pantolonunun cebine soktu, ayaklarını uzattı:

“Evet ben de bu hayalin hakikat olacağına kail değilim.” dedi, “Lakin bu hayaldeki insanlık fikrine meftunum! Düşün. Muharebeler kalkacak. Cinayetler olmayacak. Hain politika unutulacak, herkes kardeş gibi… Çalışacaklar ve mesut olacaklar…”

“Heyhat!..”

Boris de tekrar etti:

“Benden de heyhat! Hele burada, bu pis ve vahşi yerde, bu zalim Makedonya’da rahatla çalışmak mümkün değil. Ah bu kanlı Makedonya!..”

Magda boynunun altında ansızın bir acı duydu. Çorabını bıraktı. Boris’in yüzüne baktı. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Rüzgârın bir küfrü andıran şiddetli gürültüsünü işitti. Ocağın üzerindeki saatin kırık bir kalp gibi vuran kuvvetsiz ve mahzun tik taklarını duydu. Ayağa kalktı. Boris’in boynuna atıldı:

“Ah, yatalım!” dedi, “Böyle acı şeylerden bahsetme…”

Boris kolunu Magda’nın beline, kalçasının üzerine koydu. Onu kucağına çekti, oturttu. Dudaklarından öptü. Bir an, bir dakika, uzun bir dakika böyle kaldılar. Boris diğer eliyle karısının kabarık memesini tuttu. Bütün avcunu dolduran bu yumuşak ve nefis kabarıklığı yavaş yavaş, dalgalandırarak sıktı. İkisinin de gözleri küçülüyor ve titriyorlardı. Magda’nın başı Boris’in kuvvetli göğsüne düştü. Boris dudaklarını bu çok ve kumral saçların arasına koydu:

“Müsterih ol Magda’cığım, artık hiç korkmayacak, mesut olacaksın!..”

Genç kadın iri ve çıplak bacaklarını kocasının kavi bacaklarına dolaştırdı. Sıktı. Bütün vücudu takallüs etti ve sordu:

“Ah mesut olacak mıyız? Nasıl? Söyle, nasıl?” Boris mesut ve mahzuz:

“Anlatayım, inan.” dedi, “Artık buradan gideceğiz.”

“Kaçacak mıyız?”

“Hayır, hicret edeceğiz.”

“Nereye?”

“Amerika’ya.”

“Amerika’ya mı?”

“Evet, Amerika’ya Magda’cığım. İşte iki aydır hazırlanıyorum. Sana haber vermedim. Tam buradan çıkacağımız gün söyleyecektim. Babama nemiz varsa sattırdım. Şimdi sekiz yüz liramız var. Sekiz yüz lira ile Amerika’da bir insan çalışırsa çok mesut olur.”

Magda kocasının bacaklarını daha ziyade sıktı ve dönerek boynuna sarıldı.

“Niçin benden sakladın?” dedi, “Oh, ne kadar mesut olacağız!..” Boris karısının dudaklarını öperek cevap verdi:

“Sebep vardı. Korkacaktın. Senden saklamaya mecburdum.”

“Söyle ne vardı? Niye korkacaktım?”

“Şimdi söylesem yine korkacaksın.”

“Söyle, korkmam.” Boris tereddütle anlattı:

“İki ay evvel, bir pazar gecesi eve geliyordum. Kapıda bir mektup buldum. Açtım. Bu, ihtilal komitesi tarafından yazılmıştı.”

“Ah…”

“Evet, ihtilal komitesi tarafından… ‘Ey dinsiz Boris!’ diye başlıyordu ve ‘Vaktiyle dağlardan neşretmek istediğin sosyalistliği burada öğretmeye başladın. Hainsin! Vatanımızın düşmanısın! Bil ki o hain kafanı balta ile vücudundan koparacak, sana uyanların, seni sevenlerin eline vereceğiz.’ ”

“Ah!”

“ ‘Yahut bize dehalet et. Bizimle beraber Balkan’a çık. Büyük vatan için çalış.’ deniyordu. O vakit anladım ki burada, seninle, senin aşkınla yaşamak benim için mümkün değil. Hemen babamı kandırdım. Her şeyi sattırdım.”

Magda tekrar Boris’i öperek sordu:

“Ah, ne vakit gideceğiz? Söyle, buradan ne vakit gideceğiz?”

“O kadar yakın bir zamanda ki… Söylesem inanmazsın.”

“Söyle.”

“Yarın!”

“Yarın mı? Aman ya Rabbi!”

Hızla kocasının kucağından kalktı. Sevincinden çırpındı. Tekrar kocasının dizlerine oturarak onu öpmeye başladı:

“Yarın, yarın!.. Demek bu son kederli gecemiz…”

Boris zevcesinin sevincinden memnun ve mahzuz, onu okşayarak, buseler içinde devam etti:

“Evet Magda’cığım. Yarın Amerika’ya gideceğiz, orada çalışacağız. Küçük, rahat, asude bir evimiz olacak. Ne komite, ne eşkıya, ne vahşet, ne cinayet! Yalnız çalışacağız. Gider gitmez çocuğumuz orada doğacak. Zavallı babam geçirdiği yetmiş senelik azabın mükâfatını orada görecek. Kalbi rahat, yatağında ölecek. Geceleri hücum ve boğazlanma korkusundan uzak, tatlı tatlı konuşacağız. Aşkı, hayatı, güzelliği, iyiliği, fazileti hissedeceğiz…” Magda titriyordu:

“Oh ne saadet!”

Boris yine buseler içinde devam etti:

“Göreceksin ki o zaman, insanlık ne tatlıymış! Güzel ve asayişli şehirler… Tiyatrolar! Geniş ve aydınlık sokaklar, cennet gibi köyler! Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar… Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük şefkat müesseseleri… Hastaneler, sanatoryumlar… Mektepler, darülfünunlar… Hasılı cennet! Mümkün değil bunları tahayyül edemezsin.”

Magda daha ziyade titreyerek dirsekleriyle şişmiş karnını, bacaklarıyla kocasının bacaklarını sıkarak:

“Oh, tahayyül ediyorum!” dedi. Boris devam etti:

“O vakit, bazı geceler; minimini evimizde, doğacak çocuğumuz yanımızda oynarken, say ve namusumuzdan emin, ansızın Makedonya’yı, bu yamyamlar memleketini hatırlayacağız. Gözümüzün önüne; pis ve dar sokaklar, sefil ve üryan adamlar; kanlarla lekelenmiş nihayetsiz karlar; kara, müstekreh ve keskin baltalar, sonra siyah, müthiş Balkanlar, Perim gelecek!.. Tüylerimiz ürperecek, sen yine böyle benim kucağıma kaçacaksın. Bu pis ve müthiş Makedonya’nın kâbuslarını buselerimle senin gözlerinden sileceğim…”

Magda memnuniyet ve saadetten tatlı bir baygınlık hissediyordu. Kocasının bacaklarını sıkan dolgun bacakları gevşedi. Kolları yanına düştü. Gözleri uzak hayallere bakıyordu. Boris yine onu kucağında sıktı. Dudaklarından öpmeye başladı:

“Görüyorsun ki burada her dakikamız elem, matem, ızdırap içinde geçiyor. Bir dakika kalbimiz rahat değil. Ufak bir gürültü bizi korkutuyor. Mesela işte seni o kadar severken, sana o kadar perestiş ederken dehşetle memlu dimağımda aşkım için müsterih bir yer kalmıyor. Dudaklarının lezzetini tamamıyla duymuyorum. Hayalimde o kadar çirkin ve kanlı levhalar var ki… Hasılı burada, daima meçhul bir tehlike karşısında tedehhüş etmiş biçare, idraksiz, şuursuz ve vahşi hayvanlar gibiyiz.”

Ocağın odunları yıkılmış ve alevler sönmüştü. Yalnız ocağın üstündeki küçük lamba sarı bir ziya neşrediyordu. Boris’le Magda yine birbirlerine bütün kuvvetleriyle sarıldılar. Öpüştüler.

Boris: “Artık aşkı duyacağım.” diyordu, “Hatta şimdiden duyuyorum. Kendimi Amerika’da farz ediyor, seninle yalnız, emin ve mutmain, odamızdayız addediyorum.”

Magda’nın dudaklarındaki buseler söndü. Birden:

“Oh, ben korkuyorum!” dedi. Boris hayretle sordu:

“Neden?”

“Bilmem. Fakat o kadar korkuyorum ki…”

Genç kadın asabi bir teheyyüce uğramıştı. Hakikaten korkudan titriyor ve ağlıyordu. Boris bu meçhul ve nagehani kederi teselli etmek istedi:

“Korkma, haydi kalk!” dedi, “Yatalım, müstakbelin pek yakın saadetini şimdiden yaşayalım. Bu pis odayı, bu pis ocağı, bu zulmet ve dehşet yuvasını görme, gözlerini kapa. Amerika’yı tahayyül et. Haydi kalk, korkma, gözlerini sil!”

“Korkuyorum Boris, korkuyorum…”

“Neden sevgilim? Sakin ol. Saadetimiz seni müteessir ediyor, haydi yatalım. Benim yanımda, kucağımda… Korkacak bir şey yok.”

İkisi de kalktılar. Boris kolunu Magda’nın boynuna attı. Magda asabi bir iştiyak ile kocasının beline sarıldı. Yürüyorlardı. Karşı karşıya duran iki kapıdan birisine girecekler ve yatacaklardı. Magda tekrar durdu:

“Korkuyorum Boris, bak köpekler havlıyor…”

Boris cevap verdi:

“Her vakit havlarlar.”

“Hayır, koşarak havlıyorlar, birisi geliyor!”

Boris mütereddit ve müteaccip, durdu. Dudaklarını büktü:

“Kim gelecek, gece yarısı çoktan geçti.” dedi. Rüzgâra karışan köpek havlamaları daha ziyade şiddetleniyor ve daha ziyade yaklaşıyordu. İkisi de ayakta dimdik kaldılar. Boris’in kolu Magda’nın omzundan düştü. Magda elini Boris’in belinden çekti. Köpekler koşuyorlar ve bir yabancıya saldırarak havlıyorlardı.

Boris: “Kimdir, pencereden bakalım.” dedi. Pencereye doğru yürüdü. Magda koştu, içerisi görünmesin diye lambayı söndürdü. Odaya kesif ve zenci bir karanlık doldu. Ocağın içindeki ateşler bir zebaninin dili ve kanlı dişleri gibi parlamaya başladı. Açılan pencereden şiddetli bir rüzgâr giriyor, bu ateş dişleri tutuşturuyor, bu siyah ağza görünmez tehditler söyletiyordu. Boris bağırdı:

“Kimdir o?..”

Uzak ve ince bir ses cevap verdi:

“Ben!”

Tekrar sordu:

“Sen kimsin?”

“Ben, Melina…”

Bu, komşunun kızıydı. Acaba şimdi niçin gelmişti? Ne arıyordu? Boris yüzünü içeri çevirdi. Magda’yı aradı. Göremiyordu Yalnız ocağın içindeki ateşler gözüne çarptı. O kadar karanlıktı ki…

Tekrar dışarıya, karanlıklara baktı:

“Ne istiyorsun?”

“Baba İstoyan’ı…”

Kız bu esnada yaklaşmış ve pencerenin dibine gelmişti. Boris Magda’ya:

“Lambayı yak!” dedi. Oda aydınlandıktan sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar Boris sordu:

“Acaba babamı ne yapacak?”

“Bilmem, şimdi anlarız.”

Ve Magda birden kapıya yürüdü. Açtı. Karanlık rüzgârla beraber genç bir kız içeri girdi. Üşümüş ve yanakları kıpkırmızı olmuştu. Ellerini futasının altına sokmuştu. Göğsü içeri çekik, bacakları içeri dönük ve biraz kamburdu. Magda bir sene ders okuttuğu bu budala kızı isticvaba başladı:

“Baba İstoyan’ı ne yapacaksın?” Melina bir cevap vermedi. Evvela:

“Dobra viçer!”3 dedi. Sonra alık alık etrafına bakındı:

“Ben bir şey yapmayacağım!”

“Ee öyleyse ne arıyorsun?”

“Ben aramıyorum.”

“Kim arıyor?”

“Komitalar…”

Magda birden sapsarı kesildi. Düşmemek için duvara dayandı. Elini kalbinin üstüne koydu:

“Komitalar mı?”

Melina, gitmek isteyerek:

“Bilmem, işte silahlı adamlar…” dedi. Magda duyulmaz ve ümitsiz bir sesle yine sordu:

“Bizim köyden mi?”

Budala kız izah etti:

“Hayır, sarı esvaplı, tüfekli adamlar! Mutlaka Baba İstoyan’ı istiyorlar. ‘Eğer gelmezse oraya gelir, hem hepsini keseriz hem evlerini yakarız.’ diyorlar.”

Magda’nın dizleri çözüldü. Elleriyle duvarı tuttu, çenesi kilitlendi. Ölü ve boş bir nazarla Boris’e baktı. O da sararmış ve mütefekkir duruyordu. Pantolonunun cebinden sağ elini çıkardı ve uzun saçlarını kaşımaya başladı. Gözleri ayaklarında idi. Kıza bakmayarak sordu:

“Bu adamlar nerede?”

“Bizim evde! Şarap içiyorlar.”

“Kaç kişi?”

“Daskal’la beraber dört kişi…” Birden gözlerini kıza kaldırdı ve:

“Haydi git söyle, ben geleceğim…” dedi, “ ‘Baba İstoyan hasta imiş!’ de.”

Kız “Sıs zdrave.”4 dedikten sonra çıktı. Kapıyı açık bırakmıştı. Şiddetli bir rüzgâr giriyor, lambanın ziyasını dalgalandırıyor, Magda’nın eteklerini kımıldatıyordu. Boris karısına baktı. Bitmişti. Sanki o bu dakika ölecekti. Sapsarıydı. Yürüdü, kuvvetli kollarıyla dayandığı duvardan onu çekti.

“Korkma!” dedi, “Ben yarım saat sonra gelirim.”

Magda ağlamaya başladı. Ta içinden gelen hıçkırıklarla sarsılıyor:

“Ah gitme, gitme, gitme Boris’çiğim!..” diye yalvarıyordu. Boris onu öperek teselli ve teskin etmeye çalıştı. Eğer gitmezse gelip mutlaka bir edepsizlik edeceklerini, Baba İstoyan gitse zavallı ihtiyardan hakaret ve işkencelerle para isteyeceklerini anlattı ve ilave etti:

“Hainler babamın her şeyi sattığını haber aldılar, hicret edeceğimizi tahmin ettiler. Şimdi bütün servetimiz olan sekiz yüz lirayı isteyecekler. Babam giderse işkence ve tahkir edecekler. Şimdi ben giderim. Onlarla konuşur; kendileriyle beraber dağa çıkmaya razı olduğumu söylerim ve paraların da henüz alınmadığını, bir hafta sonra elimize geçeceğini anlatır, kandırırım. Yarın akşam bizi burada bulamazlar…”

Magda meyus ve perişan:

“Ah inanmazlar, sana bir fenalık yaparlar!” dedi. Boris tekrar temin etti. Mutlaka kandıracağını, böyle bir hareketten başka çare olmadığını, Baba İstoyan giderse işte asıl fenalığın o vakit olacağını uzun uzadıya anlattı. Magda asabi ve derin hıçkırıklarla ağlıyor, kıvranıyor, ince parmaklarıyla kumral saçlarını sıkıyordu. Boris kalpağını başına koydu. Karısını tekrar öperek ve elini sıkarak:

“Haydi sevgilim, cesur ol!” dedi, “Yarım saat sonra gelirim, yatarız. Bu son gecenin heyecanları bize bir hatıra olur.”

Kapıya yürüdü. Magda da beraber yürüdü. Titrek bir sesle:

...
5

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Bomba», автора Ömer Seyfettin. Данная книга относится к жанру «Историческая литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «Bomba» была издана в 2023 году. Приятного чтения!