Nikolay Vasilyeviç Gogol, 1809 yılında Ukrayna’da doğdu. Annesi bir asker ailesinden geliyordu, babası ise amatör olarak şiir ve tiyatro oyunları yazan bir küçük soyluydu. Nijena’da açılan Yüksek Bilimler Askerî Lisesine başladı ve burada altı yıl okudu. Lisedeyken edebiyatın yanında tiyatro da ilgisini çekti, piyeslerde rol aldı. 1828’de bitirme sınavını geçtikten sonra kısa süreli olarak memuriyet görevinde bulundu. 1831’de Dikanka’nın ilk bölümünü, 1832’de ikinci bölümünü yayımladı. Bu eserle Rusya ve Slav dünyasında büyük ün kazandı. 1835 yılında Mirgorod ve Arabeski adlı eserlerini yayımladı. Yazdığı tek perdelik tiyatro eserleri de dâhil olmak üzere, içinde memuriyet ve askerlik geçen bazı eserleri, sansür nedeniyle yeniden kaleme alındı. Son olarak 1842’de Ölü Canlar adlı uzun romanına yönelik Petersburg Sansür Komitesi incelemesi gereğince Gogol, romanın Yüzbaşı Kopeykin’in Uzun Öyküsü bölümünü yeniden elden geçirmek durumunda kaldı. Ruhsal ve fiziksel sağlığı giderek bozulmaya başlayan ve zaman zaman maddi sorunlar da yaşayan Gogol, 21 Şubat 1852’de öldü. Bazı eserlerinde gerçekçiliğin dışına çıkan, doğa dışı fantastik tipler ve olaylar yazan Gogol, aynı zamanda Müfettiş ve Ölü Canlar gibi eserlerinde gerçekçiliğin şaheserlerini kaleme almıştır.
Eserleri: İki Soylu Kişinin Öyküsü, Masallar, Müfettiş, Palto, Ölü Canlar, Burun, Bir Delinin Hatıra Defteri, Portre, Eski Zaman Beyleri, Taras Bulba, Fayton, Kumarbazlar, Dava, Evlenme, Petersburg Hikâyeleri, Dikanka.
Ecem Kaya, 1997 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da tamamladı. 2020 yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Hâlen, çoğunlukla edebiyat alanında serbest çevirmenlik ve redaktörlük yapmaktadır.
N. vilayetinin merkezindeki bir otelin avlu kapısından içeri; bekâr yarbay emeklilerinin, kurmay yüzbaşıların, yaklaşık yüz cana sahip toprak beylerinin, kısacası yalnızca orta sınıf beyefendilerinin binebildiği oldukça güzel, küçük bir yaylı araba girdi. Arabada yakışıklı olmayan ama çirkin de gözükmeyen bir bey oturuyordu. Ne çok kilolu ne de zayıftı; yaşlı denemeyeceği gibi pek genç de sayılmazdı. Şehre gelişi hiç ses getirmedi, bununla beraber özel bir şey de olmadı. Yalnızca, otelin karşısındaki meyhanenin kapısında dikilen iki Rus köylüsü, yolcudan çok arabayla ilgilenerek birkaç söz ettiler. Biri diğerine: “Şu tekerlere bak!” dedi. “Ne dersin, bu tekerlerle Moskova’ya kadar gidilir mi gidilmez mi?” diye sordu. “Gidilir.” diyerek cevap verdi diğeri. “Ama bence Kazan’a kadar gidemez, ne dersin?” diye tekrarladı. “Kazan’a gidemez.” dedi. Konuşma böylece son buldu. Sonra araba otele yaklaşınca beyaz çizgili, oldukça dar ve kısa pantolonlu, altından tabanca şeklindeki bronz bir tula iğnesiyle tutturulmuş plastronu1 görünen, modaya uygun frakını giymiş genç bir adamla karşılaştı. Genç adam arkasına döndü, arabayı şöyle bir gözden geçirdi, rüzgârdan neredeyse uçup gidecek kasketini eliyle tuttu ve yola koyuldu.
Araba avlu kapısından içeri girince beyefendiyi, bir meyhane hizmetçisi ya da Rus meyhanelerindeki deyişiyle “polovoy” karşıladı. O denli canlı ve hareketli bir adamdı ki yüzünü bile görmek mümkün değildi. Elinde peçeteyle, üzerinde arka kısmı neredeyse ensesine kadar çıkmış, pamuktan yapılma uzun redingotuyla, saçlarını şöyle bir savurarak hızlıca koştu ve beyefendiyi, Tanrı’nın ona bu geceyi geçirsin diye verdiği odayı göstermek için yukarıdaki ahşap kata hızlıca götürdü. Oda herkesçe bilindik bir odaydı. Zira otel de öyleydi; yani tam olarak günlük iki ruble karşılığında yolcuların her köşesinden kuru erik gibi gözüken hamam böceklerinin çıktığı, sessiz sakin fakat yolcularla alakalı en ufak ayrıntıyla ilgilenen, olağanüstü meraklı birinin yerleştiği yan odanın kapısının her daim bir komodinle kapatıldığı bir odaydı. Otelin dış cephesi de tıpkı içi gibiydi: Oldukça uzun, iki katlı bir binaydı; alt katın sıvası yapılmamıştı, kötü hava koşullarından ve pislikten kararmış koyu kırmızı tuğlalarıyla kendi hâline bırakılmıştı; üst katın her yeri sarı renkle boyanmıştı. Altta hamut,2 ip ve ekmek satan küçük dükkânlar vardı. Bu dükkânlardan köşede olanında ya da daha doğrusu köşedeki dükkânın penceresinde bakırdan yapılma sbiten3 semaveri ve tıpkı semaver gibi kıpkırmızı bir yüz duruyordu. Bu yüz öyle kırmızıydı ki içlerinden birisinin katran gibi simsiyah sakalı olmasaydı pencerede iki tane semaver var sanılabilirdi. Yolcu, odasını gözden geçirdiği sırada eşyalarını getirdiler. İlk yolculuğu olmadığı belli olan biraz yıpranmış beyaz deri bavulu, üzerine gocuk giymiş, kısa boylu arabacı Selifan ve üzerinde daha önce belli ki efendisinin eskisi, bol bir redingot giymiş biraz sert bakışlı, oldukça iri dudaklı, iri burunlu, otuzlu yaşlarındaki uşak Petruşka getirdi. Bavulun ardından, Karelya huş ağacından yapılma, küçük bir maun sandık, çizme kalıbı ve mavi bir kâğıda sarılmış, kızarmış tavuk getirildi. Tüm bunlar taşınınca arabacı Selifan, arabayla ilgilenmek üzere atların yanına yöneldi. Uşak Petruşka ise daha önceden paltosunu ve kendine has kokusunun sindiği çeşitli uşak kıyafetlerinin bulunduğu çuvalı; oldukça küçük, karanlık bir köpek kulübesini andıran odaya yerleştirmeye başlamıştı. Alçak, üç ayaklı yatağını odanın duvarına dayamış; otelin sahibinden yalvar yakar almayı başardığı Rus gözlemesi gibi yassı, sert ve belki de yine Rus gözlemesi gibi yağlı, şilteye benzer küçük bir şeyi yatağın üzerine seriyordu.
Arabacı ve uşak bu işlerle uğraştığı sırada, bey ortak salona gitti. Her yolcu bu ortak salonları oldukça iyi bilir. Yağlı boyayla boyanmış, pipo dumanından üst kısımları kararmış ve alt kısımlarının ise çeşit çeşit yolcunun; daha çok da pazarların kurulduğu gün gelip ünlü “birkaç bardak çaylarını” içen yerli tüccarların sırtlarını dayayarak kirlettiği hep o aynı duvarlar, aynı isli tavan, garsonun üzerinde tıpkı deniz kıyısındaki kuşlar gibi bir yığın çay fincanının olduğu tepsiyi kıvraklıkla sallayarak yıpranmış muşambanın üstünde koşuşturduğunda kıpırdayıp şıngırdayan, her yerinden cam sarkan aynı avize, bütün duvarlarda yağlı boyayla yapılmış aynı tablolar… Kısacası bütün salonlar gibiydi burası da. Yalnızca tek bir fark vardı ki o da tablolardan birinde resmedilen perinin, sanıyorum ki okuyucunun bu dünyada asla göremeyeceği kadar büyük memeleriydi. Ne var ki doğanın buna benzer cilveleri, Rusya’ya ne zaman ve nereden getirildiği bilinmeyen çeşitli tarihî tablolarda bulunur. Bazı zamanlarda bizim sanatsever asilzadelerimiz bile tavsiye üstüne bu tabloları İtalya’dan getirtmiştir. Bey, başından kasketini çıkardı ve boynundaki capcanlı renkteki yün atkısını çözdü. Bu tarz atkıları evli beylere eşleri kendi elleriyle örerler, nasıl bağlayacaklarına dair oldukça ayrıntılı talimatlar verirler; bekârlara ise bu atkıları kim örüyor bilemem, bunu ancak Tanrı bilir; ben böyle bir atkı hiç takmadım ki. Bey, atkısını çıkardıktan sonra yemek sipariş etti. Ona meyhanelere özgü, gelip giden yolcular için saklanan birkaç haftalık börekle lahana çorbası, beyinli bezelye, sisli lahana, kızarmış tavuk, salatalık turşusu ve her daim servis edilmeye hazır tatlı ve tuzlu börek gibi çeşitli yemeklerden getirdiler. Bütün bu yiyecekler ona ısıtılmış ya da öylece soğuk bir şekilde getiriliyordu. Garsona meyhaneyi önceden kimin işlettiği, şimdi kimin işlettiği, iyi kâr yapıp yapmadığı, patronların büyük bir alçak olup olmadığı gibi yığınla saçma soru soruyordu. Garson, diğer garsonlar gibi “Ah, hem de çok büyük bir dolandırıcıdır beyim!” diye cevapladı.
Kültürlü Avrupa’da olduğu gibi kültürlü Rusya’da da garsonla konuşmadan hatta bazen onlara tuhaf şakalar yapmadan yemek yiyemeyen oldukça fazla sayıda saygın insan vardır. Ne var ki yolcu yalnızca boş sorular sormakla kalmıyordu. Olağanüstü ayrıntılı bir şekilde şehrin valisinin, meclis başkanının, savcısının kim olduğunu soruşturuyordu. Kısacası önemli tek bir devlet memurunu bile atlamamıştı ama daha da ayrıntılı olarak hatta belki de büyük bir ilgiyle, bütün önemli toprak beylerini de soruşturuyordu. Kimin kaç tane canı vardı? Şehirden ne kadar uzakta yaşıyordu hatta karakterleri nasıl ve şehre ne sıklıkla geliyorlardı? Vilayetin durumunu; ilde ateşli salgın hastalıkların, ölümcül sıtma nöbetlerinin, çiçek hastalığının ve buna benzer şeylerin olup olmadığını dikkatle soruşturuyor ve bunları basit bir meraktan çok daha öte görülecek bir titizlikle soruyordu. Bu beyin ağırbaşlı bir tavrı vardı ve büyük bir gürültüyle sümkürüyordu. Neden böyle yaptığı bilinmez ama burnundan boru sesine benzer bir ses çıkıyordu. Belli ki oldukça masum gözüken bu hareket ona meyhanedeki garsonun saygı duymasını sağlıyordu, öyle ki bu sesi her duyduğunda saçlarını savurur, daha saygılı bir şekilde doğrulur ve başını yere eğerek: “Bir şeye ihtiyacınız var mı efendim?” diye sorardı.
Bey, yemekten sonra bir fincan kahve içti ve Rus meyhanelerinde yumuşak yün yerine daha çok tuğla ve kaldırım taşına benzer bir şeylerle doldurulmuş gibi gelen yastığa sırtını vererek divana oturdu. Sonra esnemeye başladı ve kendisini uyuduğu odasına götürmelerini buyurdu, orada da kesintisiz iki saat boyunca uyudu. Uyanınca meyhanedeki garsonun ricası üzerine güzergâhını polise bildirmek amacıyla bir parça kâğıda rütbesini, adını ve soyadını yazdı. Garson merdivenlerden inerken kâğıtta yazanları heceleyerek okudu: “Müsteşar Pavel İvanoviç Çiçikov, toprak beyi, iş için geldi.” Garson henüz kâğıtta yazanları heceleyerek okuduğu sırada, Pavel İvanoviç Çiçikov şehirde gezintiye çıktı. Şehir çok hoşuna gitmiş gibi görünüyordu zira diğer vilayetlerden aşağı kalır bir yanının olmadığını fark etmişti. Taş evlerin sarı boyaları göz alıcıydı, daha mütevazı ahşap evlerse koyu griydiler. Evler bir, bir buçuk ve iki katlıydı, hepsinin vilayetteki mimarların zevklerine göre yapılmış çok güzel asma katları vardı. Bu evler yer yer tarla gibi geniş sokakların, sonu gelmeyen çitlerin arasında kaybolmuş, yer yer bir yığın hâlinde bir arada bulunuyorlardı. Burada daha çok insan ve hareketlilik vardı. Yağmurdan neredeyse boyası akmış, üzerinde çörekler ya da çizmeler olan bir başka yerde mavi pantolon resmedilmiş, Arşavlı bir terzinin adı yazan, kasket satan bir dükkânda “Yabancı Vasiliy Fedorov” ibaresi bulunan; bir başka yerdeyse kasket takmış, bizim tiyatroda sahneye en son çıkan oyuncular gibi giyinmiş iki oyuncunun bulunduğu bir bilardonun resmedildiği tabelalara rastlanılıyordu. Oyuncular istekalarıyla hedef almış, kolları ileriye doğru bükülmüş ve sanki az önce zıplamış gibi bacakları eğilmiş biçimde tasvir edilmişlerdi. Hepsinin altında da “İşte Müessesemiz” yazıyordu. Bazı yerlerde öylece sokağa konmuş, üzerinde fındık, sabun ve sabuna benzer kurabiyelerin olduğu masalar vardı. Üzerine çatalların saplandığı kocaman balık resimleri olan bir aşevi de vardı. Bunların hepsinden çok daha fazla dikkat çeken şey ise artık kararmış iki başlı devlet kartelasının yerini alan “meyhane” sözcüğüydü. Kaldırımlar berbat hâldeydi. Üçgen biçimindeki, yeşil yağlı boyayla oldukça güzel boyanmış desteklerle aşağıdan tutturulan incecik ağaçların olduğu şehir bahçesinde gezindi. Ne var ki bu ağaçlar sazlıklardan daha uzun olmamasına rağmen gazetelerde şöyle süslü bir haber yazılmıştı: “Belediye başkanımız sayesinde; kavurucu sıcakların olduğu günlerde serinlik veren, uzunca dallanıp budaklanmış gölgelikli ağaçların bulunduğu bahçemiz, şehrimize zenginlik katmıştır.” Ve şöyle devam ediyordu: “Vatandaşların kalplerinin, duyulan aşırı minnettarlıktan kaynaklanan titrek atışlarını ve sayın başkanımıza duydukları şükranın bir göstergesi olarak gözlerinden sicim gibi akan yaşları görmek çok duygulandırıcıydı.” Eğer gerekirse manastıra, devlet dairelerine ve valinin yanına en kısa yoldan nasıl gidileceğini polise sorduktan sonra, şehrin ortasından akan nehri görmek için yola koyuldu. Yoldaki direğe tutturulmuş afişi otele gittiğinde şöyle güzelce okumak için kopardı, ahşap kaldırımdaki güzel kadını büyük bir dikkatle izledi. Onun ardından askerî üniformalı bir genç elinde bohçasıyla yürüyordu. Ve hiçbir yerini unutmamak için bir kez daha çevreyi gözden geçirdikten sonra merdivenlerinde meyhanenin garsonuyla biraz oyalandığı oteldeki odasına doğru yola koyuldu. Çay içtikten sonra masanın başına geçti, mum getirilmesini buyurdu, cebinden afişi çıkardı, muma doğru tuttu ve sağ gözünü biraz kısarak okumaya başladı. Afişte ilgi çekici bir şeyler yazıyordu. Kotzebue’nun dramasının sahneleneceği, Rolla rolünü G. Paplyovin, Kora rolünü ise genç kız Zyablova’nın oynayacağı yazıyordu, diğer oyuncular pek de önemli değildi ne var ki afişteki her şeyi hatta parter4 fiyatlarını bile okudu ve afişin şehir yönetiminin basımevinde basıldığını öğrendi. Sonra, başka bir şey yazılıp yazılmadığını öğrenmek için afişin diğer tarafını çevirdi ama hiçbir şey bulamayıp gözlerini ovuşturdu, afişi düzgünce katlayıp eline geçen her şeyi içine koymayı alışkanlık edindiği sandığına koydu. Anlaşılan o ki gün; bir porsiyon soğuk dana eti, bir tas ekşi lahana çorbası ve engin Rusya’nın bazı yerlerinde de söylendiği üzere “ölü gibi” derin bir uykuyla sona erdi.
Ertesi gün tamamen ziyaretlere ayrıldı. Çiçikov, kentin bütün yüksek rütbelilerini ziyaret etmeye koyuldu. Önce tıpkı Çiçikov gibi ne kilolu ne de zayıf olan, boynunda Aziz Anna Nişanı bulunan ve hatta yıldız nişanı almasının an meselesi olduğu söylenen valiye saygılarını sunmak için gitti. Vali çok iyi bir insandı, hatta bazen tül üzerine nakış bile işlerdi. Sonra vali yardımcısına gitti, ardından savcıya, meclis başkanına, emniyet müdürüne, mültezime,5 devlet fabrikalarının müdürlerine… Ne yazık ki dünyadaki bütün nüfuzlu kişileri hatırlamak biraz zordur ancak memnuniyetle söyleyebilirim ki Çiçikov, ziyaretler konusunda olağanüstü bir titizlik gösteriyordu. Hatta sağlık işleri müfettişi ve şehir mimarını bile ziyaret etti.
Sonrasında, başka kimleri ziyaret etmesi gerektiğini düşünerek uzun süre arabasında oturdu. Artık şehirde ziyaret etmediği memur kalmamıştı. Şehrin bütün nüfuzlu kişilerini ustalıkla pohpohlamıştı. Valiye laf arasında şehre girince kendini cennete gelmiş gibi hissettiğini, yolların her yerde kadife gibi olduğunu ve böyle bilge kişileri tayin eden yöneticilerin büyük övgülere layık olduğunu ima etmişti. Emniyet müdürüne şehirdeki polislerle ilgili oldukça gurur okşayıcı laflar etmişti, henüz yalnızca beşinci dereceden devlet memurları olan vali yardımcısı ve meclis başkanına bile iki kere yanlışlıkla “ekselansları” demiş, bu da onların çok hoşuna gitmişti. Bunun sonucunda vali, tam da o, evindeki davete katılmalarını istemiş, öteki memurlardan da kimi yemeğe kimi iskambil oynamaya kimiyse çay içmeye davet etmişti.
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Ölü Canlar», автора Николая Гоголя. Данная книга относится к жанру «Современная зарубежная литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «сатира». Книга «Ölü Canlar» была издана в 2023 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
