Eski zamanlarda İran’ın İsfahan şehrinde çok adil bir hükümdar vardı. Memleketi çok güzel idare eder, kimsenin hakkını kimsede bırakmazdı. Bunun için herkes tarafından sevilirdi. Fakat bu hükümdar talihinden şikâyet eder, mesut olmadığına yanardı. Çünkü dünya yüzünde tek bir evladı yoktu.
Bir gün makamında otururken düşünceye daldı, kendi kendine; “Ben…” dedi. “Yeryüzündeki insanların en bedbahtıyım. Ölünce namım dünyadan silinecek, adımı kimse ağzına almayacak. Ne olurdu Cenabıhak bana bunca görkem ve servet yerine bir tek evlat verseydi. O vakit ben de diğer insanlar gibi hâlimden şikâyet etmezdim. Zenginlik, mevki, rütbe, şan ve şöhret insanı mesut edemez.” Saadet, ekmek parası kazanmaktan âciz bir adama gülümsüyordu, şöhreti her tarafı saran bir iktidar adamına dönüp bakmıyordu bile!..
Hükümdarın bir de Keşiş Hazinedarı vardı. Tuhaf değil midir ki, bu Keşiş’in de şimdiye kadar hiç evladı olmamıştı. O da talihinden şikâyetçiydi.
Hükümdar, kendi kendine söylenirken içeri Keşiş girdi. Efendisinin hatırını sordu. Hükümdar zaten dertleşecek bir arkadaşın gelmesini bekliyordu. Hemen içini dökmeye başladı:
“Görüyorsun, çok fena vaziyetteyim. Bir insan ne kadar çok yaşasa da bir gün muhakkak ölür, hiçbirimiz bâki değiliz. Lakin ölünce yeryüzünde bir iz bırakamadan, çabucak unutuluvermek tecellilerin en acısıdır.”
“Ah benim devletli efendim. Ben de aynı dertten mustaribim, benim de dünya yüzünde tek bir zürriyetim yok fakat gam yemiyorum. Çünkü insan ne kadar düşünürse o kadar üzüntülü olur. Senin de gece gündüz düşünmen lazım. Mal, mülk, para vs. her şeyin tamam. Yalnız bir noksanın var ki, buna sahip olsaydın baba olamamanın acısını unuturdun.”
Hükümdar merakla sordu:
“Aman Keşiş. O noksan neymiş? Söyle de hemen icabına bakalım.”
Keşiş kısaca anlattı:
“Çok basit devletlim, çok basit. Hem de çabucak yapılması mümkün! Öyle bir bahçe yaptır ki, içinde havuzlar bulunsun, renk renk çiçekler olsun. Ağaçlarında çeşit çeşit kuşlar ötsün ve muhtelif yerlerinde şırıl şırıl sular aksın. Sonra devletli efendim de bahçeye gelip gönlünü avutsun.”
Hükümdar Keşiş’e hak verdi:
“Çok doğru söylüyorsun, böyle bir bahçe yapılması için derhal emir vereceğim.”
Ertesi gün memlekette ne kadar mimar, mühendis varsa davet edildi. Onlara gerekli olan ne kadar bahçıvan varsa saraya getirtildi.
Tam bir buçuk sene süren devamlı bir çalışmadan sonra bahçe ikmal edildi. Hükümdar büyük merasim ile bahçenin açılış törenini yaparak memleketin fakir fukarasına para dağıttı, ziyafet çekti.
Bahçe hakikaten insanın acı ve kederini dağıtıyordu. Hükümdar ile Keşiş her gün bahçenin güzel bir yerine oturuyorlar, dereden tepeden konuşuyorlar, kuşların ötmelerini, suların şırıltılarını dinliyorlar, rengârenk çiçeklerin bayıltıcı kokularını içlerine çekiyorlar, kederi hatırlarına bile getirmiyorlardı.
Bir gün hükümdarın karısı Hanım Sultan’la Keşiş’in karısı bahçeye gezmeye geliyorlardı. Önlerine ağaç fidanları satan bir köylü çıktı:
“Ucuz veriyorum, birer elma fidanı alınız, bahçelerinize dikiniz. Göreceksiniz, yakın zamanda meyve verecekler.”
Hükümdarın karısı ile Keşiş’in karısı birer elma fidanı aldılar, getirip bahçeye diktiler. Artık ikisi her gün geliyorlar, fidanlarını seviyorlar, büyütmeye çalışıyorlardı. Bu iki kadın, elma fidanlarıyla uğraşırken âdeta teselli oluyorlardı. Diyorlardı ki:
“Evladımız olmadı, bari birer ağaç yetiştirelim de meyvelerini yiyelim.”
Fakat büyüyüp kocaman ağaç oldukları hâlde fidanları meyve vermedi. Hükümdarın karısı bu duruma çok üzüldü:
“Ya Rabbi, yeryüzünde bir evladım yok. Bari bir ağaç yetiştireyim dedim. Fakat bu hususta da şansım yaver gitmedi. Her ne olursa senden olur.” diye yalvardı ve bir ağacın dibinde uyuyakaldı.
Rüyasında fidanı aldığı adamı gördü.
Adam aynen:
“Merak etme kızım.” dedi. “Ağacın meyve verecek, muradın hâsıl olacak.”
Hanım Sultan rüyasını sabahleyin Keşiş’in karısına söyledi. Merak edip ikisi bahçeye girdiler, gerçekten ağaçta kırmızı bir elma gördüler.
Hükümdarın karısı elmayı kopardı; tam ortasından kesti, yarısını kendisi yedi, yarısını da Keşiş’in karısına yedirdi. Sonra dedi ki:
“Bunda bir hikmet var… Galiba Mevla bize birer evlat ihsan edecek. Gel sözleşelim; benim oğlum, senin de kızın olursa kızını oğluma verir misin?” dedi.
Kadınların niyetleri sağlam çıktı. Allah’ın izniyle o akşam hamile kaldılar ve vakit gelince birer evlat sahibi oldular. Hanım Sultan bir oğlan, Keşiş’in karısı da bir kız doğurdu. Oğlanın adını Ahmet Mirza, kızın adını da Kara Sultan koydular.
İsfahan hükümdarı bu iki bebek için memlekette günlerce şenlik yaptırdı. Hapishane kapılarını ardına kadar açtırıp bütün mahpusları salıverdi. Fakir fukaraya sadakalar verdi, memleket halkına ziyafetler çekti.
Keşiş vesveseli adamdı. Bir gün kendi kendine düşündü: “Gerçi hükümdarın gözündeyim. Beni çok seviyor. Fakat onun yolu ayrı, benim yolum ayrı; onun dini başka, benim dinim başka. Hâlbuki karım, kızımı Ahmet Mirza’ya vereceğini vadetmiş, bu nasıl olur? İmkânı yok. Galiba bu yüzden İsfahan’dan ayrılmak mecburiyetinde kalacağım.”
Bu düşüncesini gidip karısına söyledi:
“Ah karı, düşünmeden söz verirsin de insanı zor durumda bırakırsın. Ben kızımı dini ayrı bir hükümdarın oğluna hiç verir miyim? Öyle zannediyorum ki, bu kızın yüzünden başımıza işler gelecek, diyar diyar dolaşacağız.”
Karısı, kocasına seslendi:
“Gene zırvalamaya başlama. Kızımız daha üç aylık bebek. Evlenmesine on beş yirmi sene var. O zamana kadar kim bilir neler olur! Aradan bir müddet geçince kızı saklarız, hükümdarı kız öldü diye kandırırız. Yalandan bir cenaze merasimi yapıp ahalinin gözünü de boyarız. Sonra bir bahaneyle memleketi terk edip başka yere gideriz. İsfahan’dan başka memleket yok değil ya…”
Keşiş, karısını takdir etti:
“Aferim be karı. Ben öyle ince düşünememiştim, güzel fikir, dediğin gibi yaparsak hükümdarın elinden yakamızı kolayca sıyırırız.
İki sene sonra memleketi kara bir haber sardı. Keşiş’in kızı ölmüş. Bu kara haberden hükümdar çok müteessir olmuştu. Çünkü Keşiş’in kızı ölmüş demek, kendisinin müstakbel gelini ölmüş demekti.
Keşiş, bir gün hükümdarın huzuruna çıktı:
“Devletli efendim.” dedi. “Cenabıhak verdiği saadeti çok görüp geri aldı. Üzüntümden deli divane olacağım. İsfahan’ı terk ederek şöyle kısa bir seyahate çıkarsam biraz açılırım zannediyorum. Şimdiye kadar hizmetinde kusur etmedim. Bundan sonra da sağlığına dua edip diyar diyar dolaşayım. Kızımın ölümü bana çok acı geldi.”
Bu teklife karşı, hükümdar ne diyebilirdi ki! Hemen bu teklifi kabul etti.
“Senin yanımdan ayrılmanı arzu etmiyorum fakat elimden ne gelir? Yaşlı bir babanın burada kalmasına ve üzüntüsünden kahrolmasına göz yumamam. Allah selamet versin, kısmet olursa inşallah bir gün gene görüşürüz.”
Keşiş, hükümdarı bu suretle aldatarak evine geldi. Zaten yolculuk hazırlığını iki gün evvel yapmıştı. Hemen hareket etti İsfahan’dan. Üç günlük mesafede bulunan Zengi köyüne yerleşti. Kısa zamanda orada itibar ve şöhret sahibi oldu, kendisini herkese tanıttı.
Gelelim Ahmet Mirza’ya:
Küçük Mirza, beş yaşında okula başladı. Sofu adında cin fikirli bir çocukla arkadaş olmuştu. Onun yaşı da beşten fazla değildi. Okula daima beraber giderler, derslerine beraber çalışırlardı. Seneler geçtikçe büyüye büyüye on iki on üç yaşına girdiler. Bir gün Sofu dedi ki:
“Daima okul derslerine çalışıyoruz. Hâlbuki hayatta alınacak, öğrenilecek daha çok dersler var. Ata binmeyi, avcılık yapmayı bilmek çok lazımdır. Biraz da bunlara çalışalım.”
“Olur be, yarından itibaren başlayalım. Hükümdar babam ikimize de birer at verir.”
İki arkadaş hemen ertesi gün okulu asmaya, ata binmeyi, avcılık yapmayı öğrenmeye başladılar ve kısa sürede başarı gösterdiler. Hem öyle ki, kırk yıllık binicileri, avcıları yarı yolda bıraktılar.
İki sene daha geçti. Ahmet Mirza on beş yaşına girdi. Yakışıklı bir delikanlı oldu. Değil kızları, birçok yaşlı kadını bile çileden çıkaracak kadar ilgi uyandırdı. Issız bir yerde rast geldikleri vakit ilanıaşk eden dilberlerin haddi hesabı yoktu. Amma o hepsini reddediyor, birer bahaneyle başından savıyordu.
Bir gece rüyasında güzellikte emsalini görmediği bir kızın elinden şarap içti. Uyanınca kendisini değişmiş buldu, içinde ılık bir şeyin dolaştığını hissetti. Rüyasında gördüğü kızın hayali bir türlü gözlerinin önünden gitmiyordu. Bir gün Sofu’ya:
“Arkadaş.”dedi. “Bana bir hâl oldu. Rüyamda bir peri kızı gördüm, elinden şarap içtim. Şimdi ona tutuldum, aşkıyla kül olacağım. Babamdan izin alayım da seninle kısa bir seyahate çıkalım. Belki kendimi biraz toplarım. Âşık olmak ne kötü şeymiş.” dedi.
Arkadaşının razı olması üzerine gidip babasından izin aldı. Atlarına binerek, şahinlerini kollarına, tazılarını arkalarına, ok ve yaylarını omuzlarına alarak yola çıktılar. Üç saat sonra Zengi köyüne vardılar. Köyün en zengini olan Keşiş’in evine indiler. Keşiş misafirlerine çok ilgi gösterdi. Fakat iki taraf da birbirini tanımıyordu. Ahmet Mirza kendisini bir çiftlik sahibinin oğlu diye tanıtmıştı.
Bunlar Keşiş’in evinde bir haftadan fazla kaldılar. Gündüzleri ava çıkıyorlar, geceleri de gelip yıldızların altında deliksiz bir uyku çekiyorlardı. Mirza aşkı filan unutmuş, kendisini toplamıştı.
Bir gün ava çıkmışlardı, güzel bir kuş gördüler. Mirza kuşu salıverdi. Kuş da gide gide bir bahçeye indi. Şahin de arkasından onu takip etti.
Mirza atından inip:
“Aman Sofu şu atı biraz tut. Ben bahçeye girip kuş ile şahini bulayım.” dedi.
Bahçeye girip şahini ararken gördü ki, bir köşk, köşkün önünde bir havuz var… Havuzun kenarında tıpkı rüyasında gördüğü kıza benzeyen bir melek gergef işliyor.
Beyin dizleri gevşedi, gözleri karardı. Kalbindeki aşk ateşi kabardı.
Başı yastık göre mi
Gözü dilber görenin
Gözüne uyku gire mi
Zülfüne berdar olanın
diyerek üzerine atıldı. Gözlerinden, yanaklarından, dudaklarından öptü.
Kız neye uğradığını şaşırdı, kendisini gayriihtiyari meçhul delikanlının kolları arasına bıraktı. Sonra aklını başına toplayarak birdenbire silkindi. Küçücük çıplak ayaklarıyla çimenlerin üzerinden kaçmak istedi. Fakat mümkün mü! Nazik bileği, Mirza’nın çelik parmakları tarafından yakalanmıştı. Baktı ki olacak gibi değil, yalvarmaya başladı:
“Ne olur, beni üzme. İşte alacağını aldın. Daha ne istiyorsun?”
“Daha ne mi istiyorum? Bu da sorulacak şey mi? Kalbini alıp götürmek istiyorum. Ben avcıyım, bir kalp avlamadan gidersem sonra beni ayıplarlar.”
Kız bunlardan bir şey anlamadı. Hafif bir çığlık kopararak:
“Kalbimi vermem, sonra ölürüm!” diye bağırdı.
Mirza dayanamadı. Kızın yalnız güzelliğine değil, saflığına da âşık oldu. Ani bir hareketle dudaklarını dudaklarıyla birleştirdi. Onu bayıltıncaya kadar öptü.
Baygın kızı alıp bir ağacın altına götürdü. Yüzüne su serperek onu ayılttı. Kız gözlerini açıp da delikanlıyı baş ucunda görünce hafifçe gülümsedi. Demek o da memnun olmuştu. İkisi konuşmaya başladılar:
“Adın ne?”
“Kara Sultan. Ya senin?”
“Benim de Mirza. Kimin kızısın?”
“Keşiş’in kızıyım. Babam vaktiyle İsfahan hükümdarının hazinedarıymış. Bu kadar konuştuk. Şimdi kerem eyle de bizi görmesin.”
“Baban İsfahan hükümdarının hazinedarıymış, aslı nedir?”
Kız “Aslı nedir?”den bir şey anlamayıp ricasını tekrar etti:
“Kerem eyle artık ayrılalım.”
“Aslı nedir? Söyle de ayrılalım.”
“Ben de keremin ne olduğunu bilmiyorum.”
Mirza, “Aslı nedir?” diye Keşiş’in soyunu sopunu öğrenmek istiyordu. Kız, “Aslı” kelimesini şimdiye kadar hiç işitmediğinden bu sualden bir şey anlamıyordu. Delikanlı “Aslı nedir?” diye sordukça kız “Kerem eyle”den başka bir şey söylemiyordu. Bu Mirza’nın hoşuna gitti.
“Peki ayrılalım.” dedi. “Fakat bundan sonra senin adın Aslı, benim adım Kerem olsun.”
Kız kabul etti ve o dakika delikanlıya âşık oldu.
Mirza sevdiğinden ayrılıp uzaklaştı. Fakat bir türlü gitmek istemiyordu.
Oralarda dolaşmaya başladı. Bunu gören Kara Sultan şunları söyledi:
Aldı Aslı:
Ne gezersin melül melül bu yerde
Aman Kerem beni rüsva eyleme
Beni sana kısmet etmiş Yaradan
Aman Kerem beni rüsva eyleme
Hiç olur mu buralarda öyle iş
Keşiş babam duyar ederse teftiş
Durmadan öp gül yüzümden, kalk sıvış
Aman Kerem beni rüsva eyleme
Doyamadım tatlı tatlı dilinden
Gözüm kan bürüdü korkmam ölümden
Sarılma hiç ince meyatı belimden
Aman Kerem beni rüsva eyleme
Ağa Kerem, paşa Kerem, han Kerem
Ateş Kerem, tutuş Kerem, yan Kerem
Adı olsun sana kurban can Kerem
Aman Kerem beni rüsva eyleme
deyip kesti…
Mirza, kızın yalvarmasına dayanamayıp ayrıldı. Fakat bir hatıra bile almadım diye geriye döndüğü vakit, Aslı’yı bıraktığı yerde bulamadı.
Dört tarafına bakarken gergefin üstünde bir çevre gördü. Çevreyi alıp koynuna soktu.
Sofu’nun yanına gelince:
“Ey Sofu.” dedi. ”Bugün bu kadar avladığımız yeter. Haydi artık dönelim.”
“Ama elimizde bir şey yok.”
“Elimizde bir yay var mı, yok mu sonra anlarsın.”
Sofu arkadaşının hâl ve tavırlarında bir başkalık sezdi. Anlamış gibi görünerek itaat etti:
“Peki dönelim.”
Kerem günden güne kötülüyordu. Aslı’nın aşkı onun kalbini yangın gibi sarmıştı, cayır cayır yanıyordu.
Keşiş, delikanlının gün geçtikçe sararıp solduğunu görünce:
“Beyim.” dedi. “Buranın havası yaramadı galiba. İsfahan’a geri dönseniz iyi olur.”
Kerem, manalı manalı Keşiş’in yüzüne baktı:
“Beni bu hâle koyan hep senin kızındır. Lakin senin bir şeyden haberin yok.”
Ertesi gün iki arkadaş İsfahan’a geri döndüler.
Babası, oğlunun durumunda bir değişiklik, bir gayritabiilik hâsıl olduğunu ilk görüşte anlayarak sordu:
“Yavrum bir derdin mi var?”
Mirza utandı. Derdini söylemedi, kısaca:
“Hayır!” dedi.
Fakat hükümdar emin olamadı. Hemen hekimler, hocalar getirerek oğlunun derdini keşfetmelerini emreyledi amma bir netice elde edemedi. Çünkü hastalığının derdini kimse bilemedi.
Bir gün hükümdar, oğlunun yanına geldi:
“Derdini söylemekten niçin sakınıyorsun? Sen derdini sakladıkça ben babalık vazifemi yapamayacağım. Çünkü derdini bilmiyorum ki, derman bulmaya çalışayım.”
“Baba, benim derdimi Lokman Hekim bile keşfedemez. Bana bir saz getirirsen her şeyi öğrenirsin.”
Hükümdar, bir saz getirilmesini emretti. Kerem, sazı alıp çalmaya başladı.
Aldı Kerem:
Keşiş bahçesinde bir güzel gördüm
Aklımı başımdan aldı ne çare
Taramış zülfünü, dökmüş yüzüne
Serimi sevdaya saldı ne çare
Ben de bildim bu kız Keşiş kızıdır
Seherde göğe çıkmış tan yıldızıdır
Darılmış o güzel, bana küsmüştür
Hâlimden bilmezsin şimdi ne çare
Hasretlik çekerim ben ey atalar
Bülbül gülü dalında kurar yuvalar
Çar köşe dibinden yâre baksalar
Bulmazlar cihanda mislin ne çare
Bir kerre sormazsın benim ahvalim
Asla rahmetmedi o lebi lâlim
Aşk oduna yaktı beni o zalim
Ateşi serimde kaldı ne çare
Dertli Kerem der ki firkatim kati
Keskindir kılıcı, yürüktür atı
Ol İsevi ben, Muhammet ümmeti
Bir kâfir sabrımı çaldı ne çare
deyip kesti…
Lakin hükümdar bundan bir şey anlayamadığını söyledi. Kerem kızdı:
“Baba! Ben seni anlayışlı bilirdim, meğer dünyadan haberin yokmuş, diyerek çekilip gitti.”
Hükümdar hayret etti. Bütün müneccimleri, falcıları çağırttı:
“Her kim oğlumun derdini bilirse onu ihya edeceğim.” dedi.
Müneccimler, falcılar hemen işe başladılar ama kaç para eder. Kerem’in derdini bir türlü öğrenemediler.
Bir gün Kerem, sarayın penceresi önüne ah ederek oturdu. Bu hâli bir kocakarı görüp pencerenin dibine geldi:
“Oğlum, burada mahzun mahzun ne oturuyorsun? Şehrin bütün gelinlik kızları yaylaya çıktı. Sen de çıksan onlara bakarak gönlünü eğlendirirsin.”
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Kerem ile Aslı», автора Неизвестного автора. Данная книга относится к жанру «Историческая литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «лирика». Книга «Kerem ile Aslı» была издана в 2023 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
