On üçüncü ve on dördüncü yüzyıl halkının hoşuna giden efsaneleri ve hikâyeleri günümüz insanlarına yeniden anlatmak isteyen yazar kendini büyük bir malzeme yığınıyla karşı karşıya bulur. Akıllıca bir ayıklama yapmazsa ve bir seçme sistemine sahip değilse “Gerçek ile Fantezinin el ele yürüdüğü” büyülü bir diyarın labirentlerinde, tıpkı romantizm zamanlarında şaşkına dönen eski şövalyeler gibi kaybolur. Ortaçağ edebiyatının loş yollarındaki mistik figürler her taraftan ona seslenir. Periler, goblinler, cadılar, şövalyeler, leydiler ve devler onu baştan çıkarır ve Theseus gibi yol gösterici ipucunu yakından takip etmezse hiçbir hedefe ulaşamadığını, net bir bakış elde edemediğini, hiçbir sorunun cevabını bulamadığını görecektir. Ortaçağın büyüsüne kapılmış olarak kalacaktır:
“Gece veya sabah, umut veya korku nedir bilmeyen,
Belalar ve yiğitliklerle dolu yılların zevk ve kederi.
Dirilten ve neşelendiren savaşlar, dertler ve zaferler,
Ve tarihe geçmiş hikâyelerin bulutlarından yağan yağmur,
Tutku, gurur ve acı.”1
Modern araştırmacıya ortaçağ düşünce yapısının labirentlerinde rehberlik edecek böylesine değerli bir ipucu, bu kitapta ortaya koymaya çalıştığım şeydir: İdeal kahramanın, Britanya’nın ve erken dönem ile ortaçağ İngiltere’sinin düşünce yapısının onu tasarladığı şekliyle arayışı ve temsili; ayrıca destansı veya efsanevi şu veya bu belirli kişiyi, hakkında şarkı söylenen veya yazılan yüzyılın bir kahramanı yapan özelliklerin incelenmesi.
Yalnızca “Cesaret edebildiklerini görkemli bir şekilde yapabilen eski kahramanlar”ı2 değil ayrıca, “Adamızın kahramanları ve bizi Britanyalı yapan erkekler ile kadınlar”ı3 incelediğimizde ilgimiz daha da derinleşiyor.
Thomas Carlyle, “İnsanlar varlığını sürdürdüğü sürece kahramanlara tapınma da hep var olacak,” demiştir ve insanların büyük kahramanlara duydukları bu sadık hayranlık, karakterleri hakkında hüküm vermemizi sağlayan en kesin göstergelerden biridir. Kahraman nasılsa ona hayranlık duyanlar da öyle olacaktır. Robin Hood’u idol olarak kabul eden insanların, baskıcı yasalara başkaldıran veya kanunu, zulmü önleme konusunda yetersiz bulan, yanlışların yasadışı bir şekilde cezalandırılmasını ve sapkın adaletin cesurca ifşa edilmesini yücelten kimseler oldukları görülür. Beowulf destanını dinleyen savaşçılar, tüm kahramanca niteliklerin en iyisinin fiziksel hüner olduğunu ve Roland’a hayran olan Normanlar onda ideal feodal sadakati gördüler. Her çağda ve her milletin kendine özgü bir kahramanlık ideali vardır ve her çağın popüler efsanelerinde bu ideal bulunabilir.
Bu efsaneler kahramanı kendi çağında göründüğü gibi vermekle kalmaz, bazı eski okyanus yatağının yükselmiş katmanlarında fosillerin bulunması gibi sosyal yaşamı, erdemleri ve ahlaksızlıkları, geleneğe gömülü olan eski çağların batıl inançlarını ve inanışlarını da gösterir. Onlar artık yaşamıyorlar ama çoktan bitmiş hayatların simgesi olarak varlıklarını sürdürürler. Dolayısıyla ulusumuzun kahraman efsanelerinde yüzyıllar önceki atalarımızın düşüncelerinin ve dinlerinin izlerini bulabiliriz. Bu maceralarda birbirine dokunan izlerdir bunlar.
Bu mısralarda övülen yalnızca İngiliz ulusu değildir. Günümüzde İngiltere’de hiç kimse saf bir soya mensup olduğuyla övünemez, bilakis aile geçmişini Frank, Norman, Sakson, Dan, Roman, Kelt ve hatta İberyalılarla yapılan evlilikler yoluyla tarih öncesindeki insana kadar mecburen götürmek durumundadır.
“İngiltere’nin kahramanları,
İskoç, Kelt, Norman ve Dan
Kuzeylinin kas gücü, yüreği ve beyniyle
Ve kuzeylinin kutsama veya felakete karşı cesaretiyle oluşur.”5
Tennyson, Alexandra’nın gelişini şöyle selamlar:
“Sakson veya Dan veya Norman
Töton veya Kelt veya ne olursak olalım, biz biziz.”
Şair burada, saf kandan gelmekle övünmenin üstünü örtmeyeceği bir gerçeği kabul etmektedir yalnızca. Bu, çağdaş İngilizin birçok özelliğe sahip çok sayıda ırkın bir bileşimi olduğu gerçeğidir. Onu anlamak istiyorsak erken dönem İngiltere, İskoçya, İrlanda ve Galler’deki bilmecenin ipucunu aramalıyız, hatta Fransa bile bilmecenin çözümüne kendi payını ekler.
Adamızdaki insanların izini sürebildiğimiz kadarıyla Britanya, ilk olarak hiçbir tarihi belge bırakmayan mağara adamlarının yaşadığı bir yerdi. Bu insanlar, çağlar boyunca İberyalılar veya İveryalıların doğudan gelişiyle yok oldular ve Basklarla çarpıcı bir benzerlik taşıyorlardı. Bu, batıda dolaşan, çoğu ulus göçünü batıya doğru iten içgüdüyle hareket eden bir Moğol kabilesinin kuzeye ve güneye yönelen şubeleri olabilir. Bunların biri denizin tehlikelerine göğüs germek ve Britanya ve İrlanda’ya yerleşmek, diğeriyse Pireneler’i geçmek ve derin vadilerinde korunaklı yerleşim yerleri edinmek amacı taşımış olabilir. Ya da Pireneler’den gelen Basklılar, sepet işi kayıklarıyla Biscay Körfezi’ndeki fırtınalara meydan okuyarak Britanya kıyılarına çıkmış olabilirler. Bu gürbüz gezginler kısa ve korkutucuydular. Sert çehreleri ve uzun kafaları vardı. Esrarengiz ve acımasız insan kurban törenleriyle doğa güçlerine tapıyorlardı. Totem ve atalara tapınma kültüne sahiptiler. Ayrıca anaerkil soyun ataerkil soydan daha üstün olduğuna inanıyorlardı. Daha güçlü ve daha medeni olan Keltler buraya gelince bu ufak cahil adamları sürdüler. Kalanları köleleştirdiler veya kadınlarıyla evlendiler ve karşılığında tebaalarının acımasız Druid dinini benimsediler. Peri masalı kitaplarımızı dolduran cüceler, goblinler, elfler ve cinlerle ilgili bütün o hikâyeleri muhtemelen bu İberyalılara ve Keltlerin onlardan korkusuna borçluyuz. Bu varlıkların yaşadıkları yerler hakkındaki tasvirleri dikkatlice incelediğimizde bunlarla İber ulusunun yer evleri, mağaraları, yuvarlak kulübeleri ve hatta mezar höyükleri arasında benzerliklere rastlarız.
İberlerden sonra gelip onları süren veya onlara boyun eğdiren ve böylelikle bir zamanlar efendisi oldukları toprakta onları köle durumuna düşürenler Hint Avrupalı Kelt ulusuydu. Britonlar ve Belgalar gibi farklı boylardan oluşsalar da özleri ve fiziksel özellikleri aynıydı.
Uzun boylu, mavi gözlü, sarı veya kızıl saçlı Keltler, ufak tefek İberyalıları her bakımdan alt ettiler ve dövmeleri onlara genellikle ulusal bir unvanla karıştırılan bir isim verirken (Piktler yani boyalı insanlar) onların savaşta düşmanlarına karşı korkunç ve barış zamanında bile vahşi görünmelerini sağladı. İberyalılardan çok daha üstün bir medeniyetleri vardı. Silahları, savaş arabaları, hayat tarzları ve kadınlarına davranış biçimleri Homeros’un Greklerininkiyle o kadar benzerdir ki Homeros’un anlattığı Greklerin aslında işgalci Keltler (veya Kuzey Avrupa’nın Gal kabileleri) olduğu yönünde bir teori geliştirilip desteklenmiştir. Durum gerçekten böyleyse Keltlere ölümsüz bir kültür ve medeniyet borcumuz var. Sakson materyalizmini yükselten ve belirginleştiren ulusal karışımımızdaki geçmişe duyulan tutku, ateşli vatanseverlik, manevi güzelliğe duyulan özlem daha çok onlara aittir.
“Erin devleti yıkılmış ve İskoç diyarını değiştirmiş de olsa,
Mona’nın gücü yetersiz olup Llewellyn’in topluluğunu uyandırmamış olsa da,
Ambrose Merlin’in kehanetleri boş masallar olarak görülse de,
Iona’nın mahvolmuş manastırları kuzey fırtınaları tarafından süpürülmüş olsa da,
Denizle ayrılmış Gaeller isimde ve ünde birdirler.
Bizim kardeşlerimiz ayrıca Kuzey İspanya ve İtalya’da da yaşarlar,
Ve ataları hakkında cesurca efsaneler anlatırlar
Kartal veya Hilal tarihin şafağında
Gaelleri yenen yüce Roma’nın ilerleyen bayraklarının önünde duruyor:
Denizle ayrılmış Gaeller
İsimde ve ünde birdirler.”7
Milli edebiyatımıza ve karakterimize Kelt katkısının değerini ne kadar abartsak yeridir. Bize Ossian’ı, Finn’i, Cuchulain’i armağan eden, Deirdre’nin kederli aşkı ve kaderi hakkında şarkı söyleyen, İrlanda’daki her taş mezar bu âşıklarla ilişkilendirilinceye kadar Diarmit ile Grania’nın maceralarını anlatan ulustur bu. Tahtı Edinburgh’da bulunan ve varlığı Lakes, Galler, Cornwall ve Breton ormanlarını rahatsız eden Kral Arthur’u bize miras bırakan ulus:
“Adı hayalet olan o kır saçlı kral
İnsan biçimli bir bulut gibi akıyor dağın zirvesinden
Ve höyüğe ve taş mezara oturuyor.”8
Kutsal Kâse heykelini bizim için koruyan ulus, modern Britanya’nın şekillenmesinde katkısı büyük olan ulus.
Bununla birlikte Keltlerin üstünlük dönemleri de geçti: Romalılar onların üstünlüğüne son vererek onları çaresiz ve bağımlı hale getirdi. Germen kabileleri Sakson, Angus, Frizyalı veya Jütlerin evlerine yerleşti ve toprağın eski sahiplerini köle olarak yönettiler. Bu yeni gelenler, topraklarına el koydukları Keltlerden fiziksel olarak farklı değildi. Uzun boylu, sarı saçlı, gri gözlü ve güçlü Cermenler Keltlerden daha sert ve daha sağlam savaşçılardı. Roma İmparatorluğu’nun yönetimi altında yüzyıllar boyunca tantanalı bir hayatları olmuştu. Barış sanatlarıyla ilgilenmemişler, yalnızca savaş sanatlarını geliştirmişlerdi. Başka diyarlara açılan savaşçılar ve denizciler olmayı seçmişlerdi. “Uçsuz bucaksız” izbe yerlerin topraklarını sürdüler ancak aynı zamanda dikenli sürgün yollarında iz sürerken anavatanlarını çok özlüyorlardı. Fiziksel korkaklık, onlar için efendilerine ihanetten sonra gelen affedilmez bir günahtı. Thane’in9 şefine olan sadakati Anglosakson savaşçısı için çok derin ve kalıcı bir gerçeklikti. İngiliz ulusumuzun ilk şiirlerinde, diğer ırkların hissettiği ve ifade ettiği kadın sevgisinin yerini “sevgili efendisi, şef-dostu” sevgisi alır.
Anglosakson inancına göre, sessiz bir ölüm insan hayatının en kötü bitiş şekliydi. Bu bir insanın her şekilde kaçınması gereken “ineğe yakışır bir ölüm”dü. Diğer taraftan savaşta ölmek, galip veya mağlup olsun, bir savaşçıya layık bir sondu. İngiliz kahramanın zihninde ölüm korkusu ya da kader yoktu. İlki kaçınılmazdı ve ikincisi kararlarına gururla ancak uysal olmadan itaat edilmesi gereken bir tanrıçaydı.
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Britanya Kahramanları», автора Maud Isabel Ebbutt. Данная книга относится к жанрам: «Фольклор», «Мифы, легенды, эпос». Произведение затрагивает такие темы, как «рыцари», «культурное наследие». Книга «Britanya Kahramanları» была издана в 2024 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты