Читать книгу «Pis Adam» онлайн полностью📖 — Май Шёвалль — MyBook.
image
cover

Maj Sjöwall, Per Wahlöö
Pis Adam

Ayrıksı e-Kitap: 7

Kurgu: 7

Bana öyle bir kitap verin ki başkahramanıyla birlikte olay çözelim: 7

Özgün Adı: Den vedervärdige mannen från Säffle

e-Kitap Adı: Pis Adam

Dizi Adı: Martin Beck

Yazarlar: Maj Sjöwall, Per Wahlöö

Ingilizceden Çeviren: Bige Turan Zourbakis

Editör: Rüstem Osman Kapak Tasarım: Ülke Design / www.ulkedesign.com

Sayfa Tasarım: Alla Özabat

e-Kitap ISBN: 978-625-99187-1-6

Copyright © Maj Sjöwall and Per Wahlöö, 1971

©Ayrıksı Kitap, 2023

Published by agreement with Salomonsson Agency

Tüm hakları saklıdır. Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.

Ayrıksı Kitap

Yayıncı Sertifika No: 42978

Küçükbakkalköy Mah. Flora Residence

No: 1 Kat: 28 Ataşehir-İstanbul

bilgi@ayriksi.com / www.ayriksi.com

* * *

1

Tam gece yarısından sonra düşünmeyi kesti.

Akşamın erken saatlerinde bir şey yazmıştı ama şimdi, mavi tükenmez kalem önünde, gazetenin üstünde duruyordu, tam da çengel bulmacanın sağ kolonunun üstünde. Adam daracık tavan arası odasında, alçak bir masanın önündeki eski püskü ahşap bir sandalyede dimdik ve kılını bile kıpırdatmadan oturuyordu. Başının tepesinde uzun püsküllü, sarımtırak, yuvarlak bir lamba asılıydı. Lambanın kumaşı yıllanmış, solmuştu ve cılız ampulün ışığı buğulu ve belirsizdi.

Evin içi sessizdi. Fakat bu sessizlik göreceli sayılırdı. İçeride nefes alıp veren üç kişi vardı ve dışarıdan belli belirsiz, zonklamaya benzer, anlaşılması neredeyse imkânsız bir mırıltı geliyordu. Sanki uzaklardaki yollarda akan trafik ya da ta ötede köpüren bir denizin sesine benziyordu. Bir milyon insanın sesi. Büyük bir kentte yaşayan bu insanlar kaygı dolu uykularındalar şimdi.

Tavan arasındaki adam bej rengi kalın bir ceket, gri kayak pantolonu, makine örgüsü siyah boğazlı kazak ve kahverengi kayak botları giymişti. Kocaman ama bakımlı bir bıyığı vardı, düzgünce geriye taranmış saçlarından bir ton açıktı. Dar bir suratı vardı, profili netti ve yüz hatları belirgindi. Pişmanlık dolu bir suçlama ve inatçı niyetlerden oluşan taşlaşmış bir maskenin arkasında, neredeyse çocuksu bir ifadeye sahipti. Zayıf, şaşkın ve ilgili bir ifade. Her şeye rağmen bir nebze çıkarcı.

Açık mavi gözleri kararlı bakıyordu ama boştu.

Birdenbire yaşlanmış, küçük bir oğlana benziyordu.

Adam hemen hemen bir saat boyunca heykel gibi oturdu. Avuçları bacaklarının üst kısmındaydı ve gözleri solgun, çiçekli duvar kâğıdında aynı noktaya odaklanmıştı.

Sonra ayağa kalktı, odanın diğer tarafına yürüdü, dolabın kapısını açtı, sol elini uzatıp raftan bir şey aldı. Kenarı kırmızı şeritli, beyaz bir kurulama bezine sarılı, uzun ince bir şeydi.

Bu şey bir karabina süngüsüydü.

Adam süngüyü çekti ve sarı silah yağını dikkatlice sildikten sonra çelik mavisi kınının içine sürdü.

Adam uzun boylu ve oldukça ağır biri olmasına rağmen hareketleri hızlı, atletik ve ekonomikti, elleri de en az bakışları kadar kararlıydı.

Belindeki kemeri çözüp silahın kılıfındaki deri ilmekten geçirdi. Sonra ceketinin fermuarını çekti, eline eldiven, başına ekose tüvit bir kep takıp evden çıktı.

Tahta basamaklar adamın ağırlığının altında gıcırdadı ancak ayak sesleri duyulmuyordu.

Ev küçük ve eskiydi, ana cadde üstünde kalan küçük bir yokuşun en başındaydı. Buz gibi soğuk, yıldızlarla dolu bir geceydi.

Tüvit kepli adam evin köşesinden döndü ve bir uyurgezer kadar emin adımlarla, hemen arkadaki garaj yoluna yürüdü.

Siyah Volkswagen’in sol ön kapısını açtı, direksiyonun arkasına geçti, süngüyü düzeltti, silah adamın sağ uyluğuna yaslanıyordu.

Adam motoru çalıştırdı, farları yaktı, geri geri ana caddeye çıktı ve kuzeye doğru sürdü.

Küçük siyah araba karanlıkta kesin ve kusursuz bir tempoyla, âdeta uzayda ağırlıksız süzülen bir araçmış gibi öne doğru çıktı.

Yol boyunca ilerledikçe binalar sıklaştı ve şehir o ışıktan kubbesinin altında yükselmeye başladı. Kocaman, soğuk ve ıssızdı. Sert yalın metaller, cam ve beton yüzeyler dışında her şeyi koparılıp atılmıştı.

Gecenin bu saatinde, şehrin merkezinde bile herhangi bir yaşam izi yoktu. Ara sıra geçen bir taksi, iki ambulans ve bir devriye arabası haricinde her şey ölüydü. Polis arabası siyahtı, kenarları beyazdı ve kendi haykırışları içinde çabucak uzaklaştı.

Trafik ışıkları anlamsız mekanik bir monotonluk içinde kırmızıdan sarıya, sarıdan yeşile, yeşilden sarıya, sarıdan kırmızıya geçti.

Siyah araba trafik düzenlemelerine harfiyen uyarak seyretti, asla hız limitini aşmadı, bütün kavşaklarda yavaşladı ve bütün kırmızı ışıklarda durdu.

Vasa Caddesi boyunca ilerledi, Merkez İstasyonu’nu ve yeni tamamlanan Sheraton-Stockholm’ü geçti. Norra Bantorget’te sola sapıp Tors Caddesi üzerinden kuzeye doğru yoluna devam etti.

Meydanda ışıklandırılmış bir ağaç ve durağında bekleyen 591 no.lu bir otobüs vardı. St Eriksplan üstünde bir hilal asılıydı ve Bonnier Binası’nın üstündeki mavi neon akrep ve yelkovan zamanı gösteriyordu. İkiye yirmi vardı.

Tam o saniyede, arabanın içindeki adam tamı tamına otuz altı yaşındaydı.

Şimdiyse Oden Caddesi üzerinden doğuya doğru seyretti, soğuk beyaz sokak lambalarıyla ve on bin yapraksız ağaç dalının damar damar kalın gölgesiyle in cin top oynayan Vasa Parkı’nı geçti.

Siyah araba bir daha sağa saptı ve Dala Caddesi boyunca yüz metre güneye gitti. Sonra fren yapıp durdu. Oduncu ceketli, tüvit kepli adam kasıtlı bir ihmalkârlıkla Eastman Enstitüsü’nün merdivenlerinin tam önündeki kaldırıma iki tekeriyle çıkarak arabayı park etti.

Adam gecenin içine adımını atıp kapıyı arkasından çarptı.

Tarih 3 Nisan 1971’di. Günlerden cumartesiydi.

Gün, henüz bir saat kırk dakika eskimişti ve herhangi bir olay yaşanmamıştı.

2

Saat ikiye çeyrek kala morfinin etkisi geçti.

En son iğneyi saat ondan önce yemişti, demek ki narkoz dört saatten az tesir ediyordu.

Ağrı gelip gidiyordu, önce diyaframının sol tarafında, sonra birkaç dakika sağ tarafında duyuyordu. Derken yavaşça sırtına doğru yayılıyor, nöbet gibi, bedenine hızlı, ısırış gibi acımasız darbelerle geçiyordu. Sanki açlıktan ölmek üzere olan akbabalar hayati organlarının yerini bulmuştu.

Adam uzun dar yatakta sırtüstü uzandı ve gecenin loş ışığı ve dışarıdan gelen yansımaların, manası çözülemeyen, en az oda kadar soğuk ve itici olan, kareye benzer statik gölgelerin desenler oluşturduğu, beyaza boyalı tavana gözlerini dikti.

Tavan yassı değildi, iki alçak bombe şeklinde kubbeliydi ve uzakta gibi görünüyordu. Tavan sahiden de yüksekti, dört metreden yüksekti ve binadaki diğer her şey gibi eski modaydı. Yatak, taş odanın tam ortasında duruyordu ve onun haricinde komodin ve sırtı dimdik, tahta bir sandalye gibi iki mobilya parçası daha vardı.

Perdeler tamamıyla kapalı değildi, pencere de aralıktı. Dışarıdaki bahar-kış havası, beş santimlik aralıktan serin ve taze geliyordu ama adam gene de, komodindeki çiçeklerin çürüyen kokusundan ve kendi hasta bedeninden çıkan kokudan iğrendi.

Uyumamıştı, uyanıktı ve sessizce uzanmış, ağrı kesicinin çok geçmeden etkisini yitireceğini düşünmüştü.

Gece nöbetçisi hemşirenin tahta tabanlı sabolarıyla koridordan geçtiğini duymasının üstünden bir saat geçmişti. O zamandan bu yana kendi nefesi ve belki vücudunda ağır ağır, düzensizce dolaşan kanının sesi haricinde hiçbir ses duymamıştı. Fakat bunlar uzaktan gelen sesler değildi; daha çok onun hayal ürünüydü, yakında başlayacak olan ıstırabına ve anlamsız ölüm korkusuna eşlik eden uygun arkadaşlardı.

Her zaman katı bir adamdı, hataları ya da başkalarındaki zayıflıkları hoş görmezdi, hiçbir zaman kendisinin de günün birinde sendeleyeceğini, fiziksel ya da zihinsel olarak tekleyeceğini kabullenemezdi.

Şimdiyse korkuyordu ve acı çekiyordu. Kendini ihanete uğramış hissediyordu, şaşkındı. Hastanede geçirdiği haftalar esnasında duyuları keskinleşmişti. Her türlü ağrı biçimine karşı anormal biçimde hassaslaşmıştı ve en ufak bir enjeksiyon ya da hemşireler her gün kan alırken dirseğinin içine iğne değeceğini düşünse içi ürperiyordu. Bunun da üstüne karanlıktan korkuyordu, yalnız kalmaya dayanamıyordu ve daha önce hiç duymadığı sesleri duymayı öğrenmişti.

Muayeneler onu bitiriyor, daha da kötü hissetmesine sebep oluyordu. İşin tuhaf tarafı doktorlar bu muayenelere ‘araştırma’ diyordu. Oysa daha hasta hissettikçe, ölüm korkusu yoğunlaşıyor ve tüm bilinçli yaşamını sarıyor, onu dımdızlak ortada, bir nevi tinsel çıplaklık ve neredeyse korkunç bir egoizm ile baş başa bırakıyordu.

Pencerenin dışında bir hışırdama oldu. Tabii ki hayvanın tekiydi, solmuş gül yatağından geçiyordu. Bir tarla faresi ya da kirpi, belki de bir kedi. İyi ama kirpiler kış uykusuna yatmıyor muydu?

Bir hayvan olmalı, diye düşündü ve artık hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş vaziyette sol elini kaldırıp elektronik çağrı düğmesine uzattı, erişebileceği uzaklıkta sallanıyordu, yatağın direğine bir tur sarılmıştı.

Fakat parmakları yatağın soğuk metal karyolasına değince eli istemsiz bir spazm yüzünden titredi ve düğme küçük bir tıngırtıyla yere düştü.

Bu sesle adam kendini toparladı.

Elini uzatıp beyaz düğmeye basabilseydi, kapısının üstündeki kırmızı ışık koridorda yanacaktı ve hemşire, derhal tahta sabolarıyla tıkır tıkır yanına gelecekti.

Adam yalnızca korku içinde olmakla kalmayıp aynı zamanda kibirli de olduğundan bunu yapamadığına neredeyse memnun oldu.

Nöbetçi hemşire odaya girer, başının tepesindeki ışığı yakar ve orada sersefil ve perişan yatarken ona sorgulayarak bakardı.

Adam bir süre kıpırdamadan yattı, ağrısının azaldığını ve tekrar ani dalgalar halinde yaklaştığını hissetti, sanki manyak bir makinistin sürdüğü kaçak bir tren misali.

Aniden yeni bir acil durumun farkına vardı. Çişini yapması gerekti.

Tam uzanabileceği mesafede bir şişe duruyordu, komodinin arkasındaki sarı plastik çöp kutusunun içindeydi.

Ama adam şişeyi kullanmak istemedi. İsterse ayağa kalkması yasak değildi. Hatta doktorlardan biri, biraz hareket etmek ona iyi gelir demişti.

Böylece ayağa kalkayım, çift kanatlı kapıları açıp tuvalete yürüyeyim diye düşündü, tuvaletler koridorun diğer tarafındaydı. Ona bir oyalanma, pratik bir görev, bir süreliğine zihnini zorlayan bir şey olurdu.

Battaniyeyi kenara katladı, yatakta doğrulup birkaç saniye, ayaklarını yere sarkıtarak yatağın ucunda oturdu, bir yandan da beyaz geceliğini çekerken altındaki şiltenin plastik kaplamasının hışırtısını işitti.

Ardından dikkatlice yere indi, nemli topuklarının altında soğuk taşları hissetti. Doğrulmaya çalıştı. Apış arasını geren ve uyluklarında sıkılaşan geniş bandajlara rağmen başarmıştı. Üstünde hâlâ bir gün önceki aortografiden kalma köpük basınçlı plastik pansuman duruyordu.

Terlikleri komodinin yanındaydı, adam ayaklarını terliklere geçirip dikkatlice, el yordamıyla kapıya doğru yürüdü. Birinci kapıyı içeri, ikinci kapıyı dışarı doğru açtı ve gölgeli koridordan doğruca lavaboya doğru yürüdü.

Tuvalete gitti, soğuk suyla ellerini duruladı ve geri dönüş yolculuğuna başladı, ardından durup kulak kesildi.

Nöbetçi hemşirenin radyosunun boğuk sesi çok uzaktan duyuluyordu. Yine ağrıları artmıştı, korkusu geri döndü, her şeye rağmen, gidip bir ağrı kesici rica edebileceğini düşündü adam. Müthiş bir etki göstermeyecekti ama en azından hemşire, ilaç dolabının kilidini açmak, şişeyi çıkarmak ve ona biraz meyve suyu vermek zorunda kalırdı ve böylece birisi yine onun için çaba sarf etmiş olurdu.

Hemşire odasına kadar ki mesafe yirmi metreydi. Adam acele etmedi. Terli geceliği baldırlarına çarpa çarpa yavaşça ayaklarını sürüyerek yürüdü.

Nöbetçi odasının ışığı yanıyordu fakat içeride kimse yoktu. Yalnızca yarı boş iki kahve kupasının ortasında kendi kendine serenat yapan transistörlü radyo vardı.

Nöbetçi hemşire ve hizmetli, elbette başka bir yerde meşguldü.

Oda dönmeye başladığında adam, kapıya sırtını dayamak zorunda kaldı. Bir iki dakika sonra kendini daha iyi hissetti ve karanlık koridordan ağır ağır tekrar odasına yürüdü.

Kapılar tam bıraktığı şekildeydi, hafif aralıktı. Adam kapıları dikkatlice kapadı, yatağa kadar birkaç adım attı, terliklerini çıkardı, sırtüstü uzandı ve titreyerek battaniyeyi çenesine kadar çekti. Gözleri cin gibi açık, öylece uzandı ve ekspres trenin vücudunda deli gibi dolaştığını hissetti.

Bir farklılık vardı. Tavandaki desen bir şekilde azıcık değişmişti.

Adam bunu anında fark etti.

Fakat gölge ve yansımaların desenini değiştiren ne olabilirdi ki?

Bakışları çıplak duvarlarda dolaştı, sonra adam başını sağa çevirip pencereye baktı.

Odadan çıktığında pencere açıktı, adam bundan oldukça emindi.

Oysaki şimdi kapalıydı.

Her yanını dehşet sarınca adam anında elini kaldırıp çağrı düğmesine basmaya yeltendi. Ama düğme yerinde yoktu. Kordonu ve düğmeyi yerden kaldırmayı unutmuştu.

Parmaklarını çağrı düğmesinin asılı olması gerektiği demir boruya geçirip pencereye doğru baktı.

Uzun perdelerin arasındaki boşluk hâlâ beş santimdi ama az önceki gibi durmuyorlardı ve pencere kapalıydı.

Personelden biri odaya girip çıkmış olabilir miydi?

Çok düşük bir ihtimaldi.

Adam gözeneklerinden ter fışkırdığını hissetti, geceliği soğuktu ve hassas teninde yapış yapıştı.

Tamamen korkuya kapılmıştı işte. Gözlerini pencereden ayıramayarak yatakta oturmaya başladı.

Perdeler kesinlikle kıpırdamıyordu, yine de adam arkalarında birisinin dikildiğinden emindi.

Kim, diye düşündü.

Kim?

Arkasından kendine gelerek, bir halüsinasyon olmalı, diye düşündü.

Şimdi yatağın yanında ayaktaydı, hasta ve güçsüz, çıplak ayakları taş zeminde. Pencereye doğru belirsiz iki adım attı. Hafif öne eğik vaziyette durdu, dudakları seğiriyordu.

Pencerenin girintisindeki adam sağ eliyle perdeyi ittiği an sol eliyle de süngüyü çekti.

Uzun geniş bıçağın üstünde yansımalar pırıldadı.

Oduncu ceketli ve tüvit kepli adam öne doğru hızlı iki adım atıp durdu, bacakları ayrık, uzun, dik ve silahı omuz hizasındaydı.

Hasta adam onu anında tanıdı, haykırmak için ağzını açmaya başladı.

Süngünün ağır sapı ağzına gelince adam dudaklarının yarıldığını, diş köklerinin kırıldığını hissetti.

En son duyduğu his buydu.

Gerisi çok hızlı oldu. Zaman elinden kayıp gitmişti sanki. Birinci darbe diyaframının sağ tarafına, hemen kaburgalarının altına indi ve süngü sapına kadar girdi.

Hasta adam hâlâ ayaktaydı, başını arkaya atmıştı ve oduncu ceketli adam silahını üçüncü kez kaldırdığında bu kez sol kulağından sağa doğru gırtlağını yırttı.

Açık nefes borusundan bir köpürme, hafif bir tıslama sesi geldi.

Hepsi bu kadardı.

...
6

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Pis Adam», автора Май Шёвалль. Данная книга имеет возрастное ограничение 12+, относится к жанру «Зарубежные детективы». Произведение затрагивает такие темы, как «расследование убийств», «криминальные детективы». Книга «Pis Adam» была издана в 2023 году. Приятного чтения!