Читать книгу «Kayıp İtfaiye Arabası» онлайн полностью📖 — Май Шёвалль — MyBook.
image
cover

Maj Sjöwall, Per Wahlöö
Kayıp İtfaiye Arabası

Ayrıksı e-Kitap: 5

Kurgu: 5

Bana öyle bir kitap verin ki başkahramanıyla birlikte olay çözelim: 5

Özgün Adı: Brandbilen som försvann

e-Kitap Adı: Kayıp İtfaiye Arabası

Dizi Adı: Martin Beck

Yazarlar: Maj Sjöwall, Per Wahlöö

İngilizceden Çeviren: Bige Turan Zourbakis

Editör: Rüstem Osman

Kapak Tasarım: Ülke Design / www.ulkedesign.com

Sayfa Tasarım: Alla Özabat

e-Kitap ISBN: 978-625 -99813-9-0

Copyright © Maj Sjöwall and Per Wahlöö, 1969

© Ayrıksı Kitap, 2023

Published by agreement with Salomonsson Agency

Tüm hakları saklıdır. Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.

Ayrıksı Kitap

Yayıncı Sertifika No: 42978

Küçükbakkalköy Mah. Flora Residence

No: 1 Kat: 28 Ataşehir-İstanbul

bilgi@ayriksi.com / www.ayriksi.com

* * *

1

Düzgün toplanmış yatakta ölüsü yatan adam, önce ceketiyle kravatını çıkarmış, sonra da kapının yanındaki sandalyeye asmıştı. Ardından ayakkabılarının bağcıklarını çözmüş, sandalyenin altına yerleştirmiş ve ayağına siyah bir terlik geçirmişti. Ucuna filtre takılmış üç sigara içmiş ve yatağın başucundaki sehpada duran küllükte söndürmüştü. Arkasından sırtüstü yatağa uzanmış ve ağzından kendini vurmuştu.

O kısım pek hoş görünmüyordu.

En yakındaki komşusu, erken emekliliğe ayrılmış bir yüzbaşıydı. Geçen sene yabani geyik avında kalçasından yaralanmıştı. Kazadan sonra pek uyuyamıyordu ve genellikle geceleri oturup iskambil falı açardı. İskambil destesini kutusundan tam çıkarırken duvarın diğer tarafından silah sesini duyunca derhâl polisi aramıştı.

7 Mart sabahı saat dörde yirmi vardı, iki devriye polisi kilitli kapıyı kırarak eve girdi. İçerideki yatakta yatan adam, otuz iki dakikadır ölüydü. Adamın intihar ettiği apaçık ortadaydı, bunu idrak etmeleri uzun sürmedi. Ölüm haberini telsizden duyurmak üzere arabalarına geri dönmeden evvel, dairede sağa sola baktılar ama aslında bunu yapmamaları gerekiyordu.

Dairede yatak odası haricinde bir oturma odası, bir mutfak, hol, banyo ve gömme dolap vardı. Herhangi bir mesaj ya da veda mektubuna rastlamadılar. Görünen tek yazılı şey oturma odasındaki telefonun yanında duran not defterindeki iki kelimeydi. İki kelime bir isme işaret ediyordu. Oradaki polislerin çok iyi bildiği bir isme.

Martin Beck.

* * *

Ottilia’nın isim günüydü.

Sabah on biri biraz geçe Martin Beck Güney polis merkezinden ayrılıp Karusellplan’daki tekelin önünde uzayan kuyruğa dahil oldu. Bir şişe Nutty Solera satın aldı. Metroya yürürken aynı zamanda bir demet kırmızı lale ve bir kutu İngiliz peynirli kraker aldı. Annesi vaftiz edilirken ona verilen altı addan biri Ottilia’ydı ve Martin Beck annesinin isim gününü kutlayacaktı.

Huzurevi geniş ve çok eskiydi. Orada çalışmak zorunda olanlar için fazla eski ve rahatsız bir mekândı. Martin Beck’in annesi bir yıl önce oraya taşınmıştı. Tek başına idare edemediğinden değildi bu taşınma çünkü kadın yetmiş sekiz yaşına rağmen hâlâ hayat dolu ve gayet dinçti. Fakat tek çocuğuna yük olmak istememişti. Böylece sağlığı yerindeyken kendine huzurevinde güzel bir yer ayarlamıştı ve hoş bir oda boşalınca, yani eskiden içinde yaşayan kişi vefat edince o da eşyalarının çoğunu elden çıkarıp oraya taşınmıştı. Martin Beck, babasının on dokuz yıl önceki ölümünden bu yana onun tek dayanağıydı ve arada bir, annesine kendi bakmadığı için vicdan azabı duyardı. Derinde bir yerde, içten içe, annesinin kendi inisiyatifi eline alıp ondan tavsiye istemeden hareket etmesine minnettardı.

Martin Beck içinde asla hiç kimsenin oturduğunu görmediği, kasvetli küçük oturma odalarından birinin yanından geçti, iç karartıcı koridordan yürüdü ve annesinin kapısını tıklattı. Martin Beck içeri girince annesi şaşırarak baktı; kulakları ağır işitiyordu ve onun hafif tıklamasını duymamıştı. Yüzü aydınlandı, kitabını kenara koyup doğrulmaya kalktı. Martin Beck hızlıca yanına gitti, yanağından öpüp onu nazikçe tekrar koltuğuna oturttu.

“Benim için ayaklanma lütfen,” dedi.

Çiçekleri annesinin kucağına koydu, şişeyi ve krakerleri de sehpaya bıraktı.

“İsim günün kutlu olsun, anne.”

Annesi çiçeklerin kâğıdını açıp, “Ah, ne kadar güzeller. Hele şu krakerler! Peynirli mi? Ah, şeri. Vay canına!” dedi.

Annesi ayağa kalktı, Martin Beck’in itirazlarına rağmen bir dolaba gidip gümüş rengi bir vazo çıkardı, musluktan suyla doldurdu.

“Bacaklarımı kullanamayacak kadar yaşlı ve düşkün değilim,” dedi. “Asıl sen otur orada. Şeri mi içelim, kahve mi?”

Martin Beck paltosuyla şapkasını asıp oturdu.

“Hangisini istersen,” dedi.

“Kahve yapıyorum,” dedi annesi. “Şeri de şimdilik dursun, bizim ihtiyar hanımlara ikram edip oğlum getirmiş diye övünebilirim. Konuşacak neşeli şeyler bulmak lazım.”

Martin Beck sessizce oturdu, annesinin elektrikli ocağın düğmesine basmasını ve suyla kahveyi ölçmesini izledi. Annesi ufak tefek ve narindi. Onu her gördüğünde daha da küçülüyordu.

“Burada canın sıkılıyor mu, anne?”

“Benim mi? Benim sıkıldığım görülmemiştir.”

Cevap çok hızlı ve üstünkörü bir şekilde geldiğinden Martin Beck annesine inanamadı. Annesi oturmadan önce demliği elektrikli ocağa, vazodaki çiçekleri de masaya koydu.

“Sen beni merak etme,” dedi. “Yapacak bir sürü şeyim oluyor. Kitap okuyorum, diğer kızlarla sohbet ediyorum, örgü örüyorum. Bazen kasabaya inip bir geziniyorum, gerçi durum berbat, her şeyi yıkıyorlar. Babanın eski iş yeri de yıkılmış, gördün mü?”

Martin Beck başıyla onayladı. Babasının, Klara’da küçük bir nakliye şirketi vardı ve şimdi onun yerinde cam ve betondan bir alışveriş merkezi yükseliyordu. Martin Beck yatağın yanındaki şifonyerde duran babasının fotoğrafına baktı. Resim yirmili yılların ortalarında çekilmişti, Martin Beck daha bir iki yaşındaydı ve babası hâlâ uyanık bakışlı, yandan ayrılmış parlak saçları ve inatçı bir çenesi olan genç bir adamdı. Martin Beck’in babasına benzediği söylenirdi. Kendisi hiç benzetemese de bir benzerlik varsa eğer fiziksel bir benzerlikle kısıtlıydı. Martin Beck babasını açık sözlü, neşeli bir adam olarak hatırlıyordu, çoğu kişi tarafından sevilirdi, kahkahalar atar, espriler yapardı. Martin Beck kendini utangaç ve aslında sıkıcı biri olarak tanımlardı. Fotoğrafın çekildiği dönemde babası inşaat işçisiydi ama birkaç yıl sonra, ekonomik bunalım yaşanmış ve babası iki yıl işsiz kalmıştı. Martin Beck, annesinin o fakirlik ve kaygı yıllarını hiçbir zaman aşamadığını düşünüyordu; sonradan durumları iyileşse de annesi para endişesinden hiç kurtulamamıştı. Hâlâ daha eğer zaruri değilse annesi yeni bir şey satın almazdı. Hem giysileri hem de eski evinden getirdiği mobilyalar eskilikten dökülüyordu.

Martin Beck arada sırada ona para vermeye çalışıyor, düzenli aralıklarla evinin faturalarını ödemeyi teklif ediyordu fakat annesi gururluydu, inatçıydı ve bağımsız bir kadın olmak için ısrar ediyordu.

Kahve kaynayınca Martin Beck demliği getirdi, annesi kahveyi döktü. Oğlunun hep üstüne titrerdi. Martin Beck çocukken onun bulaşıklara yardım etmesine ya da yatağını toplamasına hiç izin vermezdi. Annesinin düşünceli tavrının nasıl kötü sonuçlar doğurduğunu, ancak yıllar sonra en basit ev işini yapmayı bile beceremeyince anlayıvermişti.

Martin Beck annesini keyifle izledi, annesi kahvesinden bir yudum içmeden önce ağzına bir adet küp şeker attı. Martin Beck onun kahveyi ‘kıtlama’ içtiğini daha önce hiç görmemişti. Göz göze gelince annesi şöyle dedi:

“Ah, benim kadar yaşlanınca bazı konularda kendine özgürlük tanıyor insan.”

Annesi fincanı tabağına koyup arkasına yaslandı, incecik çilli ellerini kucağında gevşekçe bağladı.

“Eh,” dedi. “Torunlarım nasıl, anlat bakalım.”

Martin Beck bu günlerde annesine çocuklardan bahsederken olumlu şeyler dışında bir söz kullanmamaya dikkat ediyordu, ne de olsa annesi torunlarını diğer bütün çocuklardan daha akıllı, daha zeki ve daha güzel görüyordu. Martin Beck’in çocukların iyi özelliklerini yeterince takdir etmediğinden şikâyet eder, hatta onu anlayışsız ve katı bir baba olmakla itham ederdi. Martin Beck ise şahsen çocuklarını gayet gerçekçi bir biçimde algıladığı ve onların da diğer çocuklar gibi olduğu kanısındaydı. On altı yaşındaki Ingrid ile ilişkisi daha iyiydi; okulunda başarılı, hayat dolu, entel bir kızdı. Rolf yakında on üçüne basacaktı ve daha büyük bir sorundu. Tembel ve içine kapanıktı, okulla yakından uzaktan alakası yoktu ve özel bir ilgisi ve yeteneği olduğu da söylenemezdi. Martin Beck oğlunun ataletinden endişeleniyordu fakat yaşından ötürü olduğunu, oğlunun zamanla miskinlikten silkineceğini umuyordu. Şu anda Rolf hakkında söyleyecek olumlu bir şey bulamadığından ve doğruyu söylese annesi inanmayacağından konuyu değiştirdi. Ingrid’in okuldaki en son başarılarını anlattıktan sonra annesi beklenmedik bir biçimde şöyle dedi:

“Rolf okulu bitirince polis olmayacak, değil mi?”

“Sanmıyorum. Neyse, zaten daha on üç bile değil. Böyle konuları dert etmek için biraz erken.”

“Eğer isterse onu durdurmalısın çünkü,” dedi annesi. “Sen neden polis olacağım diye tutturdun, hiç anlamadım. Bugünlerde hele, senin ilk başladığından da beter bir meslek olmalı. Ya Martin, sen neden katılmıştın polis teşkilatına?”

Martin Beck annesine hayretler içinde baktı. Doğru, annesi yirmi dört yıl önceki meslek seçimine karşıydı fakat konuyu şimdi gündeme getirmesi Martin Beck’i şaşırtmıştı. Bir yıldan kısa süre önce Cinayet Masası şefi olmuştu ve iş koşulları, genç bir memurken çalıştığı koşullardan tamamen farklıydı.

Martin Beck öne eğilip annesinin elini sıvazladı.

“Şimdi iyiyim, anne,” dedi. “Bugünlerde çoğu zaman masa başındayım. Ama tabii ki ben de aynı soruyu kendime sık sık soruyorum.” Yalan değildi. Martin Beck sık sık kendine neden polis olduğunu soruyordu.

Doğal olarak, o dönemde, savaş yıllarında, askeri hizmetten kaçmak için iyi bir yoldu polis olmak. Ciğerlerindeki sorunlardan dolayı iki yıllık tehir süresinden sonra sağlığı onaylandığında artık muaf değildi, bu da gayet önemli bir sebepti. 1944 yılında askerliğe karşı olmak pek hoş karşılanmazdı. Askeri hizmetten onun gibi kaçmış çoğu kişi, o günlerden bu yana meslek değiştirmişti fakat Martin Beck yıllar içinde başkomiserliğe yükselmişti. Buna bakılırsa iyi bir polis olduğu düşünülebilirdi ama kendisi bundan pek emin değildi. Polis teşkilatında, daha az becerikli bir sürü adamın yönettiği kıdemli koltuk mevcuttu. Martin Beck iyi bir polis olmak isteyip istemediğinden de emin değildi zaten. Eğer bu, görevine bağlı olacağı ve mevzuattan zerre kadar sapmayacağı anlamına geliyorsa bunu istemiyordu. Lennart Kollberg’in uzun zaman önce ettiği bir laf geldi aklına: “Etrafta bir sürü iyi polis dolaşıyor. İyi polis olmuş aptal adamlar. Esnek değiller, kıtlar, sertler, hâllerinden memnunlar ve şuna bak ki hepsi de iyi polisler. Aslında içlerinde polis olan birkaç tane daha iyi adam olsaydı daha iyi olurdu.”

Annesi onunla dışarı kadar geldi, birlikte biraz parkta dolaştılar. Çamurumsu kar yürümeyi güçleştiriyordu ve buz gibi esen rüzgâr, yüksek ağaçların çıplak dallarını çıngırak gibi sallıyordu. On dakika dolaştıktan sonra Martin Beck annesini ön kapıya kadar götürüp yanağından öptü. Arkasını dönüp bayır aşağı inmeye başlarken annesinin girişte durup ona el salladığını gördü. Küçücük kalmıştı, çökmüştü ve griydi.

Martin Beck metroyla Västberga Allé’deki Güney polis merkezine geri döndü.

Ofisine giderken Kollberg’in odasına şöyle bir baktı. Kollberg, Martin Beck’in hem yardımcısı hem en yakın arkadaşıydı ve hem de komiserdi. Oda boştu. Martin Beck kol saatine baktı. Saat bir buçuktu. Günlerden perşembeydi. Kollberg’in nerede olduğunu çakmak büyük bir yetenek gerektirmiyordu. Martin Beck kısa bir an için orada ona katılıp bezelye çorbası içmeyi aklından geçirdi ama sonra midesini düşünüp vazgeçti. Annesinin ısrarla içirdiği bir sürü kahveden zaten rahatsız olmuştu.

Not defterinde, o sabah intihar eden adamla ilgili kısa bir not duruyordu.

Adamın adı Ernst Sigurd Karlsson’du ve kırk altı yaşındaydı. Evli değildi, en yakın akrabası Boras’ta yaşayan yaşlı teyzesiydi. Pazartesi gününden beri sigorta şirketindeki işine gitmemişti. Gripti. İş yerindeki arkadaşlarına göre yalnız bir tipti ve bildikleri kadarıyla yakın arkadaşı yoktu. Komşuları onun sessiz sakin, baş ağrıtmayan biri olduğunu, belli zamanlarda evine girip çıktığını ve nadiren ziyaretçisi olduğunu söylemişti. El yazısı üstünde yapılan testlere bakılırsa, telefonun yanındaki deftere Martin Beck’in adını o yazmıştı. İntihar etmiş olduğu da ayan beyan ortadaydı.

Dosya hakkında söylenecek başka bir şey yoktu. Ernst Sigurd Karlsson kendi hayatına son vermişti ve İsveç’te intihar suç sayılmadığından polisin yapacağı pek bir iş yoktu. Bütün soruların cevabı vardı işte. Bir soru hariç. O raporu yazan kimse, o da aynı soruyu sormuştu: Başkomiser Beck’in bu bahsi geçen adamla herhangi bir ilişkisi var mıydı ya da Martin’in durumla ilgili eklemek istediği bir şey olabilir miydi?

Martin Beck’in ekleyeceği bir şey yoktu.

Ernst Sigurd Karlsson diye birini hayatında hiç duymamıştı.

...
8

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Kayıp İtfaiye Arabası», автора Май Шёвалль. Данная книга имеет возрастное ограничение 12+, относится к жанру «Зарубежные детективы». Произведение затрагивает такие темы, как «криминальные детективы», «классика детектива». Книга «Kayıp İtfaiye Arabası» была издана в 2023 году. Приятного чтения!