“Melahat, kızım! Hâlâ hazırlanmadın mı?”
“Aman baba… Ne kadar acele ediyorsun! Ne yapacağımı şaşırıyorum.”
“Yavrum, ben acele etmiyorum, fakat saraydan gelen haremağası arabada sabırsızlanıyor.”
“İşte, geliyorum. Beş dakika daha sabretsin.”
Bu konuşma, mabeyin kâtiplerinden Cevdet Bey ile kızı Melahat Hanım arasında geçiyordu.
Melahat’i bir gün evvelki cuma selamlığında Sultan Hamit görüp beğenmiş ve Cevdet Bey’i yanına çağırarak, “Ne sevimli kızın var!” diye iltifat etmişti.
Cevdet Bey, Padişah’ın en sadık kölelerinden biriydi. Hünkâr’ın gözüne girebilmek için hiçbir fedakârlığı yapmaktan çekinmezdi.
O sabah yatağından henüz kalkmıştı. Beşiktaş’taki evinin kapısı önünde bir saray arabasının durduğunu görünce hizmetçilerden önce kapıya koşmuştu.
Arabadan, Padişah’ın yardımcılarından Cafer Ağa inmiş, Cevdet Bey’le selamlaştıktan sonra ona Abdülhamit’in iradesini şu şekilde bildirmişti:
“Beyim! Efendimiz dün selamlık töreninde çok hoşuna giden kızınız hanımefendiyi biraz görmek istiyorlar. Kendilerini alıp götürmeye geldim.”
Cevdet Bey, Padişah’ın bu iltifatından fevkalade memnun olarak derhal yukarıya fırlamış ve uykudaki kızını yatağından kaldırmıştı.
Melahat, Cevdet Bey’in öz kızı olmamakla beraber ona karşı büyük bir saygı duyuyordu.
Padişahın huzuruna çıkmak… Bu, istibdat devrinde bir saadet, gelecek ve servet meselesi demekti. Genç kız, Hünkâr’ı görmek arzusuyla derhal süslenmeye başlamıştı.
Cevdet Bey tekrar seslendi.
“Melahat, hazır mısın?”
Genç kız, kendisine pek yakışan ince peçesini düzeltip odasından çıktı.
“Hazırım baba.”
Cevdet Bey, öz kızı gibi büyüttüğü ve sevdiği Melahat’i odasının önünde bekliyordu. İkisi birlikte aşağıya indiler ve sokak kapısında, hiddetinden gözleri dışarı fırlamış Cafer Ağa ile karşılaştılar.
Haremağası geç kaldığından şikâyet ederek, “Çok korkuyorum,” dedi. “Efendimiz çabuk gelmemizi irade buyurmuştu.”
Melahat arabaya biniyordu.
Cevdet Bey birden kızının yanına sokuldu ve kulağına şu kelimeleri söyledi:
“Yavrum, sakın boş bulunup da Efendimize eski ismini söyleme! Yoksa mahvolduğun gündür.”
Araba, Beşiktaş Caddesi’nden hızla ilerlemeye başladı.
Melahat ufak bir koltuğa oturmuştu.
Padişah’sa karyolanın kenarında ayakta duruyordu. Burası, Sultan Hamit’in Yıldız Sarayı’ndaki yatak odasıydı.
Melahat, Padişah’ın sorularına şaşırmadan cevap veriyordu.
“Kaç yaşındasın yavrum?”
“On sekizime yeni bastım, Efendimiz!”
“Seni şimdiye kadar babanın yanında hiç görmemiştim.”
“Yatılı mektepteydim de.”
“Hangi mektepte?”
“Fransız mektebi.”
“O halde güzel Fransızca bilmelisin!”
“Oldukça bilirim, Efendimiz.”
“Mektebi bitirdin mi?”
“Evet Efendimiz, yeni bitirdim de babamın yanına geldim.”
“O koltukta rahatsız oldun zannederim.”
“Hayır Efendimiz, çok rahatım!”
“Hele, hele… Şöyle yamacıma gel bakayım!”
Sultan Hamit bu esnada karyolanın ayakucunda duran bir sedire oturmuştu. Melahat, Padişah’ın arzusu üzerine ufak koltuktan kalkarak onun yanına gitti.
“Otur bakayım, otur! Korkma!”
“Sizi rahatsız ederim diye korkuyorum, Efendimiz!
“Beni mi? İnsan hiç meleklerle yan yana ve baş başa oturur da rahatsız olur mu? Hele şu çarşafını çıkar bakayım. Görüyorsun ki hava çok sıcak. Seni böyle kapalı gördükçe, senden çok ben terliyorum. Haydi bakayım, sıkılma!”
Melahat, ilk defa huzurunda bulunduğu Padişah’tan utanmıştı. Ayağa kalktı, çarşafının pelerinini çıkardı ve başını çözerek masumane bir tavırla önüne baktı.
Padişah bıyık altından güldü.
“Sen hiç de Fransız mektebinde okumuş bir kıza benzemiyorsun. Ecnebi mekteplerinde okuyan kızlar biraz serbest olurlar. Otur bakayım yanıma.”
Melahat tekrar Padişah’ın yanına oturdu.
Abdülhamit genç kızları çok severdi. Kadınlarda en sevdiği ve aradığı şeylerden biri de uzun saçtı. Saraydaki Çerkez kızlarından birçoğunu da saçları uzun olduğu için beğenirdi. Bu yüzden, Melahat’in saçlarını kendi eliyle çözdü ve büyük bir ipek demeti halinde genç kızın belinden aşağıya dökülen bu uzun, kumral saçları okşamaya başladı.
“Sen ne kadar sevimli bir kızmışsın, Melahat! Baban şimdiye kadar nasıl oldu da seni bana tanıtmadı?”
Abdülhamit, genç kızı yanağından öptü ve sağ kolunu onun boynuna dolayarak, “Mademki mektepten yeni çıkmış, eğitimini yeni bitirmişsin, dışarıdaki gürültülü hayattan bir müddet uzaklaşarak dinlenmeyi şüphesiz arzu edersin! Seni artık buradan bırakmam,” dedi.
Melahat, saraydan eve dönmedi.
Cevdet Bey bu neticeden çok memnundu. Kendisi de Padişah tarafından gerek maddi, gerek manevi ödüllendirilmişti. Ayrıca her gün sarayda kızı ile buluşup konuşabiliyordu.
Melahat, saraya girdiğinin dördüncü gününde babasına hayatından çok memnun olduğunu söylemiş, sonra da şu sözleri ilave etmişti:
“Baba, burası çok esrarengiz bir yer! Padişah’ın gözdelerinden birkaç tanesi var, benim için düşündükleri melanetleri kendi kafamın içinde imiş gibi hissediyorum! Hünkâr’ın beni çok sevdiğini gören bu kıskanç gözdelerin bir gün bana bir fenalık yapmalarından korkuyorum.”
“Sana kimse bir şey yapamaz yavrum! Saray hayatının ne demek olduğunu yavaş yavaş anladıkça sen de dedikodulara alışır ve kulak vermez olursun. Sen yalnız Efendimizin ilgisini kaybedip de gözden düşmemeye çalış.”
“Bugün Efendimiz bana, Seninle bu akşam yemeğini gül bahçesindeki kameriyenin altında yiyeceğiz. Güneş batarken seni orada bulayım, dedi.”
“Çok güzel, yavrum! Böyle bir iltifata mazhar olmak senin için ne büyük bir saadettir! Hiç korkma, arkanda ben varım. Seni her zaman takip eder ve her türlü fenalıklardan korumaya çalışırım.”
“Bana şu gül bahçesindeki kameriyeyi gösterir misiniz?”
“Hakkın var, orasını sen kendi kendine katiyen bulamazsın. Benimle gel, büyük havuzun sol tarafındaki çamların arasından geçip gül bahçesine gidelim. Bizi kimse görmesin. Akşamüstü oraya giderken de şimdi göstereceğim yolu takip edersin, kimse şüphelenmez.”
Melahat, Cevdet Bey’in elini sıkarak, “Babacığım,” dedi, “Hünkâr’la benim kameriye altında yemek yediğimizi görürlerse ne olur?”
“Hiç, ne olacak! Seni kıskanır ve sinirlendirmek için bir sürü lüzumsuz dedikodu çıkarırlar.”
“Bu dedikodular Hünkâr ’ın kulağına da gitmez mi?”
“O böyle şeylere metelik vermez; bilakis hoşuna gider.”
“Bu da hoşa gidecek bir şey mi, baba?”
“Yavrum, senin saray entrikalarına aklın ermez! Efendimiz sarayda hiç kimsenin sıkı fıkı görüşmesinden, yekdiğeriyle samimi olmasından memnun olmaz. Bu sebeple maiyetinde hizmetçi kadın erkek herkesin diğerlerine karşı hıncı ve düşmanlığı vardır. Herkes birbirinin izini takip etmekle görevli gibidir. Bu ruh hali, saraydaki iç düzeni ve asayişi sağlayan tek kuraldır! Bu yüzden, yavrum, sen de burada bulunduğun müddetçe böyle hareket edeceksin! Sana samimi görünenlerin fikir ve sevgilerine asla inanmayacaksın! Düşüncelerini hiç kimseye söylememeye çalışacaksın. Hatta Hünkâr ’a bile şunun bunun hakkında, ne lehte ne aleyhte lüzumsuz sözler söylememeye dikkat edeceksin! Çünkü Efendimizin en fazla sevdikleri, en çok şüphe ettiği kimselerdir!”
Melahat bu sözleri merakla dinliyordu.
Bu esnada, bulundukları odanın kapısı önünde ayak sesine benzeyen bir çıtırtı oldu. Cevdet Bey şüphelenerek hemen kapıyı açtı, uzun ve tenha koridorda ayağının ucuyla kuş gibi sekerek yürüyen bir kadın gördü ve tanıdı.
“Nazikter… Efendimizin en çok sevdiği kızlardan biri.”
Melahat masanın önüne oturdu. Benzi sapsarı olmuştu.
“Baba,” dedi, “işte ben en ziyade bu kızdan korkuyorum!”
Melahat, guruptan az evvel, babasının gösterdiği gizli yoldan, kimselere görünmeden gül bahçesindeki kameriyeye gitmişti.
Genç kızın kalbi hızla çarpıyordu. O, sarayda bulunduğu şu birkaç gün içinde Abdülhamit’in ne kadar baskıcı ve vesveseli bir hükümdar olduğunu anlamıştı.
Gül bahçesindeki kameriyenin altında otururken kendisinin çok talihli bir kız olduğunu düşünerek seviniyordu.
Öyle ya, Yıldız Sarayı’nda yüzlerce saraylı kadın vardı. Ayrıca güzelliğiyle bilinen gözdeler de Hünkâr’ın etrafında pervane gibi dolaşıp kendilerini beğendirmeye ve efendilerinin ilgisini kazanmak için saray içinde yekdiğeri aleyhinde bin türlü fırıldaklar çevirmeye çalışıyorlardı.
Bu nihayetsiz dedikodular ve entrikalar içinde Padişah’ın yalnız Melahat ile meşgul olması, elbette genç kızın gururunu okşayacak bir hadiseydi.
Melahat, güller arasında tatlı hülyalar ve düşüncelerle gurubu seyrederken, birdenbire ensesinde bir erkek elinin dolaştığını hissederek korktu.
Başını arkaya çevirdiği zaman Padişah’ı gördü ve yerinden fırlayarak ona olan sevgisini belli etmek istedi.
Abdülhamit, genç kızın oturduğu yerden kalkmasına engel oldu.
“Hiç kımıldama, yavrum!” dedi. “Seninle beraber, güneşin denizde nasıl yıkandığını görelim.”
Melahat, Padişah’ın mizaç ve tabiatını yeni öğreniyordu. Fazla bir şey söyleyemedi. Abdülhamit, gün doğumundan ziyade gurubu izlemekten hoşlanır ve ekseriya güneş batmadan evvel bu kameriyenin altına gelerek yarım saat kadar otururdu.
Başını Melahat’in omzuna dayadı.
“Bak,” dedi, “güneş denize dalarken çevresinde ne kadar cazip ve şairane manzaralar oluşuyor. Söyle bakayım, sen de benim gibi gurubu sever misin?”
“Evet, cariyeniz de gurubu çok sever.”
“Şimdi daha ziyade gözüme girdin, Melahat! Ben sevdiğim kadının zevk ve hislerinin kendi zevk ve hislerime uygun olmasını çok arzu ederim. Kaç gündür hep seni gözlemliyorum. Daima benim hoşlandığım şeylerden zevk alıyorsun; hatta benim sevdiğim yemekleri senin de çok sevdiğini görüyorum. Bundan dolayı çok memnunum. Eğer gurubu sevmeyip de gün doğumundan hoşlanmış olsaydın derhal gözümden düşecektin! Ben hiçbir zaman yeni doğan, yeni vücut bulan şeylerden hoşlanmam. İsterim ki her şey benim gözümün önünde gurup etsin! Gözlerimin önünde sönen ve eriyen şeyleri izlemek biraz hazin de olsa, doğan ve yükselen maddeleri izlemek kadar tehlikeli değildir.”
Abdülhamit bu esnada, Melahat’in yanına oturmuştu. Hemen elinin altındaki sarı kayısı güllerinden bir tane kopardı ve genç kızın göğsüne taktı.
“Bu gül, pembe göğsün üstünde ne güzel ve ne muhteşem bir manzara arz ediyor. Şu sevimli çiçek, senin zarif ve pembe göğsünde bir saat kalabilmek için bütün hayatının sönmesinden şikâyet etmeyecektir. İnsan bile bazen bir saatlik saadet için bütün ömrünü feda edebilir, öyle değil mi?”
Melahat gözlerinin içiyle güldü, bir cevap vermedi. Genç kız, Padişah’ın bu sözlerinden fevkalade duygulanmıştı.
Abdülhamit bu işvebaz kızın tavırlarından çok hoşlanıyordu.
Ortalık biraz daha karardı. İnsanın beynini afyon içmişçesine uyuşturan keskin gül kokuları içinde mest olan Melahat, Padişah’ın kucağına yattı.
Muhteris Hükümdar, başı göğsünün üstüne düşen bu dilberi kuvvetli kollarıyla sıktı ve pembe vücudunu vahşi dişleriyle gül yaprakları koparır gibi öpmeye ve didiklemeye başladı.
“Kız, sen ne güzelsin! Kız, sen ne sevimli bir meleksin!”
Ve sonra, titreyen kollarının kuvveti kesildi. Çarpan dişlerini gıcırdatarak birdenbire semaya doğru haykırdı:
“Allahım! Sen bu melekleri, erkek kullarını çıldırtmak için mi yarattın?”
Bir ayak sesi sessizliği yok etti. Gül fidanlarının arasından siyah bir baş göründü.
“Yemek hazırdır Efendimiz, ferman buyurulursa buraya getireyim.”
“Cafer… Sen misin?”
“Kölenizim, Sultanım!”
Abdülhamit, sevgilisine sordu:
“Burada yemek yemek çok hoş olacak, değil mi?”
“Cariyeniz, arzuyu şahanelerine tabidir.”
Padişah yorgun bir sesle Haremağası’na cevap verdi:
“Kimse görmeden yemek tablasını buraya getir. Eski şarabı da unutma!”
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Abdülhamit ve afrodit», автора İskender Fahrettin Sertelli. Данная книга относится к жанру «Исторические приключения». Произведение затрагивает такие темы, как «любовные приключения», «интриги». Книга «Abdülhamit ve afrodit» была издана в 2023 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
