Читать книгу «Çağdaş Hakas Edebiyatı» онлайн полностью📖 — Ekrem Barak Arıkoğlu — MyBook.
image
cover

Ekrem Arıkoğlu
Çağdaş Hakas Edebiyatı Örnekleri

ÇAĞDAŞ HAKAS EDEBİYATI

Hakasların yaşadığı bölgede konuştukları dili yazılı hâle getirme çabaları 1920’lerin ilk yıllarında başlamıştır. Çeşitli denemelerden sonra 1926 yılında Kiril kökenli bir alfabe yapılmış, 1929 yılında Latin temelli alfabeye geçilmiş, 1939 yılında yeniden Kiril kökenli alfabeye dönülmüştür.

1926 yılında alfabenin kabulüyle birlikte ilk çıkarılan eserler alfabe kitapları olmuştur. Bu alfabe kitaplarıyla birlikte halkın arasında yoğun bir şekilde kurslar açılarak okuma yazma bilenlerin oranı artırılmıştır. 1927 yılında “Hızıl aal” (Kızıl Köy) adlı gazetenin çıkmasıyla edebî ürünlerin de ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz.

Hakas edebiyatının ilk ürünleri şekil olarak halk türkülerinden faydalanılan, muhteva olarak devrin siyasal gelişmelerini öne çıkaran şiirlerdir. Bu edebî ürünleri kaleme alan ilk Hakas şair ve yazarları A. M. Topanov, V. A. Kobyakov, K. K. Samrin, A. İ. Kuzugaşev gibi kişiler olmuştur. 1928 yılında Moskova’da basılan A. M. Topanov’un yazdığı “Ir Piçii” adlı şiir kitabı, “Pilistig Çobah Çoh” ve “Hattar Utii” adlı oyun kitapları türünün ilk örnekleridir. Hızıl aal gazetesinin çıkışıyla birlikte, şair ve yazarlar eserlerini bu gazetede yayımlamaya başlamıştır. 1930’lu yılların başlarında Hakasya’daki parti organizasyonuyla edebî eser yarışmaları yapılmıştır. Bu yarışmalara katılan eserler değerlendirilip basılmıştır. 1931 yılında Hakas Millî tiyatrosu kurulmuştur. A. Topanov; yönetmen, oyun yazarı, oyuncu olarak Hakas tiyatrosunun gelişmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

A. Kobyakov’un “Aydo” adlı büyük hikâyesi Novosibirsk’te 1934 yılında müstakil eser olarak basılmıştır. Aydo, Hakasya’da uzun hikâye türünün ilk örneğidir. Eserde Aydo adlı bir çocuğun gözünden, zenginlerin elinde fakir halkın ezildiği, Bolşeviklerin devrim planları, Kızıllarla Beyazlar arasındaki çatışmalar ve devrimin başarıya ulaşıp, “mutluluğun gelişi” anlatılmaktadır. Bu temanın; A. Kuzugaşev’in “Öörlig Püürler”, M. Kokov’un “Örinistig Toğazığ” adlı uzun hikâyelerinde de işlendiğini görüyoruz.

Esasen “Ekim Devrimi” Sibirya’daki diğer Türk topluluklarının çağdaş yazılı edebiyatlarının da ana temalarından biridir. Bu eserlerde fakir bir ailenin küçük bir çocuğu bulunmakta, bu çocuğun gözünden devrim yılları anlatılmaktadır. Devrimden önce her şey çok kötüdür. İnsanlar zenginler tarafından sömürülmekte, karınları doyurulmamakta, sırtları giydirilmemektedir. Bu ezilen halk arasından insanlar kendi aralarında komiteler kurarak Kızıllara yardım etmektedir. Bu yardımda mutlaka yerli halkla Ruslar işbirliğine gitmektedir. Devrimin yapılışıyla birlikte halklar arası dostluk, kardeşlik gelmektedir.

Devrimin oturmasıyla birlikte okullaşma, her bölgeye doktorların, öğretmenlerin gelişi, fakir halka yardım edişi ana temalardandır. Devlet üretme çiftliklerinin kuruluşu (Kolhoz, Sovhoz), bu çiftliklerde her yıl üretimin katlanarak artışı, yeni teknolojilerin (traktör) üretim aracı olarak devreye sokuluşu hikâyelerde başlıca konudur.

II. Dünya Savaşıyla birlikte edebî eserlere yeni bir temanın eklendiğini görüyoruz. Tüm Rusya’da olduğu gibi, Hakasya’da da bu savaşın etkileri büyük olur. Hemen her aileden insanlar savaşa giderler. Savaşa katılan insanlar arasında Hakas yazarları da vardır. Savaştan sonra, gösterilen kahramanlıkların, dönmeyen evlatların, kocalarını bekleyen kadınların, babalarını bekleyen çocukların hayat hikâyeleri edebî eserlere yansır. Eserlerde ideoloji ne olursa olsun, Hakas şair ve yazarlarının yurtlarına duyduğu sevgi öncelikli olarak işlenen konuların başında gelir.

1944 yılında açılan “Dil, Edebiyat ve Tarih Bilim Enstitüsü”nün ilk müdürlüğüne getirilen İ. Domojakov, yazar ve şairlerin yetişmesine büyük katkılar sağlamıştır.

Modern edebiyatın kuruluşuyla birlikte edebî türler de çeşitlenir. Öncelikle gelenekten en çok yararlanan şiir türünün geliştiği görülür. Sonra kısa hikâyeler, gazetelerde, edebiyat antolojilerinde kendini gösterir. Hakas Millî tiyatrosunun nispeten erken bir zamanda kuruluşu, oyun yazarlığının da erken gelişmesini sağlar. Çünkü tiyatro oyunları devrin ideolojisinin halka anlatılması için en önemli araçlardan biri olarak kullanılmaktadır. En uzun edebî eser türü olan roman ise daha sonraki zamanlarda, ilk roman “Irahhı Aalda” 1960 yılında basılır, Hakas edebiyatında kendini gösterir.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte, öze dönüş çabalarını, her alanda olduğu gibi, görüyoruz.

Hakas şair ve yazarlarının eserleri daha çok müstakil olarak gazetelerde ve dergilerde yayımlanmıştır. Bu eserlerden çeşitli antolojiler çıkarılmıştır. Çeşitli ders kitaplarında yazarların bu eserlerinden örnekler verilmiştir. Bununla birlikte Hakasların en tanınmış yazar ve şairleri, kendi eserlerinden oluşan kitaplar da bastırmışlardır. Edebiyat eserlerinin çok az bir bölümünü oluşturan bu kitapların bazılarını türlerine göre toplu olarak veriyoruz:

Şiir: A. Topanov “Ir Piçii” (1928); V. Kobyakov “Hakasiya Irlapça (1936); M. Kokov “Stihtar” (1969); İ. Kotyuşev “Ah Üüs” (1948), “Suğ Bazında” (1956), “Tastağı İster” (l963); İ. Kostyakov “Stalin Küni Sus talça” (1948), “Naa Çıl Yolkazı” (1956), “Çaska in” (1959); M. Bainov “Stihtar” (1959), “Kildim, Ağban Hazınzar” (1962), “Çarıh Salğahtarı” (1977), “Tan Sol banında Toğazığ” (1982); N. Domojakov “Sti hotvorenieler” (948), “Aallar Irlasça” (1951), “Stihtar” (1955), “Kizilerge Kizidener” (1960); M. Kilçiçekov “Taygada” (1956), “Çürekte Halğan İster” (1964), “Stih tar” (1970), “Çil Ayı” (1978); M. Çebodayev “Uluğ Çolzar” (1954), “Stihtar” (1964); N. Tinikov “Irla, Haycı” (1958), “Töreen Suum” (1962), “Undulbas Künner” (1964), “İzen Kim Suğ” (1963); N. Nerbişev “Kööres Kögleri” (1978); V. Mayneşev “İrben Ot” (1978), “Köök Sannarı” (1985), “Sırlalğan Halsarığ (1990); G. Kazaçinova “Çıltızahtar” (1984).

Hikâye/Deneme: V. Kobyakov “Partizan Künneri” (1936), M. Çebodayev “Krepin” (1959), İ. Kostyakov “Minin Nancılarım” (1971), A. Çerpakov “Sayalbaan Sürmester” (1972), “Çurtas Çollarında” (1984); N. Nerbışev “Horlana Hara Suğ” (1972); S. Karaçakov “Kiri Hara Hus” (l 994); İ. Topoyev “Tuğannar” (1992)

Oyun: A. Topanov “Pilistig Çobah Çoh” (1928), “Hattar Utii” (1928); M. Kokov “Akun” (1942); M. Kilçiçakov “Hulgalar” (1952), “Pyesalar” (1961); V. Şulbayeva “Sarnalbaan Sarın” (1985).

Povest (Uzun Hikâye): A. Kobyakov “Aydo” (1934); A. Çerpakov “Pay Tirek” (1981); N. Tinikov “Kavriztin Kögleri” (1977), “Tirig Kizi Ölbecen” (1982), “Pastağı Halas (1995); N. Nerbişev “Horlana Hara Suğ” (1972); V. Tatarova “Aat Tabızı” (1991); A. Kızıçakov “Toy” (1979), “Akay” (1984).

Roman: N. Domojakov “Irahhı Aalda” (1960), İ. Kostyakov “Çibek Hur” (1960), N. Nerbişev “Kögim Horımnarda” (1983).

ÇERPAKOV ALEKSANDR YAKOVLEVİÇ

(Mithas Turan)

(1929-1992)


A. Y. Çerpakov (Edebiyat alanında Mithas Turan adını kullanmıştır.) Askiz rayonunun Murzin köyünde doğdu. 1931 yılında ailesi Askiz’e göçtü. Çerpakov’un çocukluk yılları burada geçti. 1965 yılında Abakan’daki Öğretmen Enstitüsü’nü bitirdi. İlk hikâyesi 1957 yılında “Hızıl Aal” gazetesinde çıktı. Daha sonra hikâyeleri “Lenin Çolı” gazetesinde, “Ah Tashıl” almanağında ve “Hakas Çoohtarı” adlı edebiyat antolojisinde yayımlandı. 1972 yılında Krasnoyarsk’ta çıkan “Yenisey” almanağında onun “Sayalbaan Sürmester” hikâyesi Rusçaya çevrilerek yayımlandı. Aynı yıl bu eser Hakasça olarak kitaplaştırıldı. “Kamat” adındaki oyunu sahnelendi. S. Karaçakov ile birlikte “Moollarnın Çazıt Çooğı” adlı eseri Hakasçaya çevirdi.

Eserleri: Sayalbaan Sürmester (Hikâyeler), Abakan, 1972. Pay Tirek (Uzun Hikâye), Abakan, 1981. Çurtas Çollarında (Hikâyeler), Abakan, 1984.

Kaynaklar: Pisateli i Hudojniki Hakasii, Abakan, 1997, s. 44-45. Hakasskie Pisateli, Abakan, 1999, s.84-86. Kızlasova, A.G. Hakas Çoohtarının Çıındızı, Ah Tashıl, 1973, No:21, s. 151. Karaçakov, S. Mithas Harındas, Hakas Çiri, 1993, 6 May. Bainov, M. Çiit Çüreenin Çalınnığ Örtin Çıllar Halını Üzirbes, Hakas Çiri, 1994, No:72

KAVAKLAR

Otobüs gidiyor da gidiyor. Geniş dağlar ve onların sırtındaki seyrek ağaçlar resimlenip, ırgalanıp birbirlerine yaslanıp kayboluyorlar. Yoldaki sıcak toz, kara duman gibi kıvrılıyor, yeniden otobüse doğru sararıp sıcaklığıyla buruna doluyor.

Bütün bu patırtıda sağlam ve tam olarak kalmak için önündeki kutu gibi parlak sandığa sağlamca tutunup oturmak gerek der gibi Sarap ihtiyar iyice tutunuyor. İhtiyarla birlikte çok kişi yolculuk yapıyor. Bazıları konuşmak için çaba harcıyor. Sarap ihtiyar, kendisiyle konuşmak isteyenleri duyamayınca, konuşan kişinin üzüldüğünü anlayıp inliyor. Onu tanırmış gibi selamlaşıyorlar. Yer verip oturtuyorlar. Birçok köyü geçiyorlar ve tanıdık dağlar görünmeye başlıyor. Toğır Çul köyü artık daha yakın. Yaşlanıncaya kadar yaşadığı köyüne yaklaşmasına, insanların ona sevgi göstermesinden ihtiyarın gönlü açılıyor. Konuşacağı şeye insanların inanmayacağını bilmesine rağmen, en kıymetli düşüncesini söylemeden rahat edemiyor:

“Toray geldi herhalde.” diye yanında oturan genç, çocuklu kadın duyacak şekilde hırıltılı bir sesle konuşup göz ucuyla, şüpheyle bakıyor.

“İnanmadın mı?”

“Kim kim?” diye önüne dönmüş güzel elbiseli kadın soruyor.

“Toray… Savaşa gitmişti ya… Benim oğlum!”

İhtiyar, ağzını biraz açarak, kadına kızarmış göz kapakları sulanarak bakıyor.

“Savaşa, hangi savaşa?” diye tekrar soruyor genç kadın.

“Stalin zamanındaki, nasıl böyle büyük bir şeyi nasıl unutursunuz?” diye çıkışıyor ihtiyar.

O sırada durumu anlayan yanındaki yolcu, konuşan kadını dirseğiyle dürtüyor. Diğerleri göz kırpıyorlar, elleriyle işaret ediyorlar çoktan aklını yitiren ihtiyarı. Bunu anlayan ihtiyar hüzünleniyor. İnsanların hâlâ çok şeyi anlamamalarına ve sadece kendilerini düşünmelerine içerliyor. Ondan sonra da yol çok uzun ve ıstırap verici oluyor.

Sarı boyalı otobüs, aniden durup ardından yükselen kara toza büründüğünde, kapıları gürültüyle açılıyor, dağınık uzun kara saçlı oğlan ve kırmızı elbiseli kadın çabucak iniyorlar. Sarap ihtiyar da kapıya doğru ilerliyor. Otobüsten inmeden önce, bastonunu yere düzgünce koyup önce bir ayağını sonra ikincisini atıyor. İlerleyip bir iki adım atana kadar, otobüs çoktan kapılarını kapatıp sağır edici bir sesle gürleyerek ilerleyip gidiyor. İhtiyar etrafına bakınıyor, bir an nerede indiğini anlayamıyor. Köy büsbütün değişmiş. Tanıdığı dökük, kabukla kaplanmış, bazılarının çatısı olmayan çıplak evlerin yerinde nakış kapılı, yüksek ak çatılı, yeni evler renklenen fidanlar gibi duruyor. Fakat köyün en ucundaki seyrek kavakları görünce, köşelerinden düğümlenmiş dağarcığını arkasına çabucak atıp heyecanla yürümeye başlıyor. Kuru yolda bastonu tıkır tıkır ediyor, büyük, kara yepyeni botları yere sürünüyor.

İhtiyar sırtındaki yükünden ve sıcağa göre giydiği uzun paltosundan ter içinde kalıyor. Yüreği dayanamayacak gibi çarpıyor. Bir anda duruveriyor, hırıltılı nefesini hızla dışarı koyuveriyor. Göğsünü bastonuna yaslayıp cebinden bembeyaz bir mendil çıkarıp silkerek açıyor. Mendille ak saçlı başını, sonra boynunu sıvazlayıp göz kapaklarından taşar gibi olan gözlerini itinayla ovalayıp, iniltiyle öksürüyor. Gözleri kararıyor. Epeyce soluklandıktan sonra ak mendilini eskisi gibi düzgünce katlayıp cebine koyuyor. Çoktan kaybettiği bir şeyi bu köyün ucundaki yüksek kavaklarda görüp bulmuş gibi oluyor. Yapraklar güneşten parıldıyorlar, sanki şarkı söyleyip ona sesleniyorlardı.

Onların önündeki evin çatısı, pencereleri görünmeye başladı. O kavaklar, alçak kırık dökük çatılı ev Sarap ihtiyarın. Evi gençliğinde kendi elleriyle yapmıştı. O evde karısı Hızina beş oğul ve bir kız doğurmuştu.

Beş oğlunun beşi de Büyük Savaşa gitmişti. Arap, Markis, Karapin ve Kabris oğullarından, öldüler haberi gelmişti. Küçük oğlu Toray, savaş bitince, yazın eve mutlaka dönerim diye beş kez mektup yazıp geri dönmemişti.

“Toray’ın yolu geçilmez olup engel çıkmış olmalı, geçen yıl gelemedi, bu yıl gelecek.” diye ihtiyar Sarap yıllarca beklemişti. Güçleri yettiğince karısıyla birlikte hep beklediler. Güçleri tükendiğinde ise kızlarının yanına gittiler. Damatları Kris, sakin karakterli biriydi. Çobanlık yapıyor, çok çalışıyordu. Yaz geldiğinde, ihtiyarın yüreği kabarıyordu. Bazen dayanamayınca karısını alıp birlikte kayboluyorlardı. Sonra yaz bitince tekrar kızıyla damadının yanına dönüyorlardı. Bu durum karısı hastalanıncaya kadar sürdü. Hastaneye yatırdılar. Daha önceleri Sarap’ın azığında Toray için yağ peynir olurdu, şimdi ise sadece sert kuru ekmekler ve ballı çöreklerden başka bir şey yoktu.

Yol kıyısında birileri duruyordu.

“Ey, Hüda!” diye mırıldanan Sarap ihtiyarın küçük kardeşinin gelini Payusa idi. Çite yaslanmış duruyordu fakat Sarap, geline cevap vermeyerek geçip gitti.

“Toray’ın babası nasıl?” diye gelin arkasından seslendi. Payusa’nın sesi kısık çıkmıştı. Ördek gibi paytak paytak koşarak gelip ihtiyarın koluna girdi.

İhtiyar, kül içinde kirlenmiş gibi gri renkli gözleriyle bakıp elini uzattı. Sonra elini yeniden bastona dayayıp yüksek sesle öksürdü. Çenesindeki sakalını kımıldatıp, gözlerini dikerek bakıp sesli kopuz telinin inlemesine benzer bir sesle konuştu:

“Payusa gelinim mi bu?”

“Evet, benim ben, Toray’ın babası. Payusa.”

Gençliğinde bir hastalıktan ölen Ohçın kardeşinin oğlu Sıbos’ın karısı karşısında duruyordu. Sıbos, yetim büyümüş ve savaştan dönememişti. Payusa ise gençken kocasız kalıp şimdiye kadar dul yaşamıştı. İhtiyarlamıştı ama kapkara gözleri hâlâ çok güzeldi.

“Sıbos geri dönmeyecek.” dedi. “Tıpkı Toray gibi.” diye ekledi. Böyle konuşmasından Sarap korktu. Payusa’yı gördüğüne sevinemedi ve yürüyüp gitmek istedi ama kavaklı sahipsiz eve doğru yürümeye de üşendi. Ev, buradan çok uzak değildi. Tepede onu bekliyordu.

“Payusa gelinim, seni iyi gördüm. Haydi artık bana müsaade. Eve ancak varırım.” diyerek kolunu çekti ama Payusa onu bırakmadı.

“Toray’ın babası dur. Bize gidelim de sana çay yapayım. O ıssız evde ne yapacaksın ki, tek başına?” diye ısrar etti.

İhtiyar, ıssız evine doğru baktı. Kavaklar ve alçak çatılı ev parıldıyordu. İhtiyarın ağzı açılıp kımıldandı. Gözleri sulandı. Dilini titretip bir nefeste:

“Toray gelmedi mi?” diye sordu Payusa’ya. Payusa’nın cevap vermesini çenesi titreyerek bekledi. Sonra da telaşla ekledi:

“Yoksa gelmek üzere mi?”

“Aman Tanrım!” diye kendi kendine mırıldandı Payusa. Gözlerine yaş doluvermişti. Baş örtüsünün köşesiyle gözlerini silmiş, cevap vermeden sessizce ihtiyarla birlikte yürümüştü.

Kavakların üzeri sığırcıklarla dolu uğuldaşıp cıvıldaşıyorlardı. İhtiyar börkünü çıkarmış, başını sonra yanağını sıvazlayıp, elini bastonuna dayamış, “işte geldim” der gibi kavaklara bakıyordu.

Evine ulaşmasına, kavaklardaki kuşların böyle uğuldaşarak onu karşılamasına mutlu olmuş, evin önündeki çalılara ben geldim dercesine bastonuyla hafifçe vurmuştu. Güneşin sıcağından, kışın soğuğundan sertleşen bahçedeki gri çıkrığı geçerek kapısına varmıştı. Bir şeyler mırıldanıp anahtarı çevirmiş kapı ardına kadar açılıvermişti.

Payusa, ihtiyarın ardından girmek için bekledi.

“Kimse var mı?” diye sertçe seslendi ihtiyar. Bastonuyla masayı, sobayı, uzun koltuğu, kap kacak raflarını karıştırdı. Başköşedeki bölümün kapı penceresinin kanatlarını salladı, öylece çivilenmiş duruyordu kanatlar… .

“Kimse var mı burada?” diye yeniden seslendi ihtiyar.

“Tanrım Tanrım!” diye mırıldanarak Payusa, pencere tarafından ağzı kuzeye bakan kerpiç ocağa yaslanıp ihtiyarın ardından başköşeye doğru geçti.

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Çağdaş Hakas Edebiyatı», автора Ekrem Barak Arıkoğlu. Данная книга относится к жанру «Историческая литература». Произведение затрагивает такие темы, как «научное знание», «литературная критика». Книга «Çağdaş Hakas Edebiyatı» была издана в 2023 году. Приятного чтения!