Читать книгу «Fülfül büyüsü» онлайн полностью📖 — Ece İrem Dinç — MyBook.
image
cover

Ece İrem Dinç
Fülfül Büyüsü

Teşekkür

Bu romanı yazarken benden desteğini esirgemeyen çok sevgili aileme, her an yanımda olan ablam Filiz’e, can arkadaşım Esra’ya ve varlığıyla beni yazmaya teşvik eden Ozan’a çok teşekkür ederim.

1. Bölüm
ESMA

İçimiz, hep bir hoşça kal ülkesi…

Cahit Zarifoğlu

Sepetçi Perihan ile Yeğenlerinin Çizik Bir Plağın Sesine Benzeyen Cızırtılı Hayatları

Balat, İstanbul 1949

Antik Yunan yazarları tarafından “boynuz” adıyla anılan; dar geçişli, yılankavi sokaklarında yüzyıllık sırların kol gezdiği, çerden çöpten yapılma evlerinin kapı eşiklerinde acuze cinlerin çiğ kırmızı rengindeki bacaklarını ağdaladıkları, şirret Çingene kadınlarının gecenin aymazında ciyak ciyak kavgaya tutuştukları Haliç semtinin yangınları İstanbul’un diğer bölgelerinde çıkan yangınlara hiç mi hiç benzemez. Bilhassa da Balat civarında meydana gelen yangınların kendine has bir tarihi bile vardır. Mahalleli tarafından titizlikle tutulan bu tarihi kayıtlar İstanbul’un fethinden çok daha öncesine, bin üç yüz üç yılında Balat’ın külliyen yandığı zamana dek uzanırlar.

Haliç’in yangınlarını İstanbul’un diğer semtlerindeki yangınlardan ayırmaya yarayan üç belirgin özellik vardır ve bunlar sırasıyla şöyledir;

1- Her yangın sonrası daha evvel kimse tarafından işitilmemiş bir sır ifşa olur ve bu sır, yangından sağ salim kurtulmayı başarmış birinin ruhunu mutlak suretle öldürür.

2- Hiçbir yangın bir diğeriyle benzerlik göstermez ve kimse kendi can evine düşmemiş bir yangına istese dahi müdahale edemez.

3- Gelmiş, geçmiş ve gelecek olan bütün yangınlar, geride aklını kaçırmış en az bir kadın bırakmadan sönmeyeceklerine dair kendi aralarında gizlice sözleşmişlerdir. Bu yüzden de her yangın ertesinde Haliç’te yaşayan bir kadın mutlaka aklını yitirir.

Bu meşhur yangınlardan bir tanesi de 1949 yılı Mayıs ayının ikinci Perşembesi, saat sabahın üçünü otuz yedi dakika on bir saniye geçe, Balat’a inen Draman Yokuşu’ndaki bir terzi dükkânının alt katındaki mahzende meydana geldi. Dükkânın sahibi, Fındık Hatice’nin kocası Terzi Kani idi. Draman Yokuşu sakinleri, üzerinde kavuniçi renkli pazen geceliği ve ayağında ayçiçekli yeşil yün patikleriyle sokağın başındaki lambanın altında göğsünü döve döve ağlayan Fındık Hatice’nin o canfeza çığlığını işittikleri anda yataklarından kalkıp telaşla sokağa fırladılar. Başlangıçta yangını fark etmeden cümbür cemaat Hatice’nin yanına koşan mahallelinin ağzı, Kani’nin dükkânının alt katındaki mahzende çıkan yangını işitince şaşkınlıktan bir karış açık kaldı. Zira o güne dek kimsenin böyle bir mahzenin varlığından bile haberi olmamıştı. Fındık Hatice, delice bir kuvvetle kendini yerden yere atıyor, etlerini çimdire çimdire dövünüyor, dudaklarını kanatasıya dek dişliyor, üzerindeki geceliğin ince, pazen kumaşını hınçla parçalıyor ve mahallenin kadınları da el birliğiyle Hatice’nin alelade ortaya saçılan koca memelerini sağlam kalan bir parça kumaşın ardına saklamaya uğraşıyor, göz göre göre deliren kadını teskin etmenin bir yolunu arıyorlardı. Çok geçmeden Fındık Hatice’in geçirdiği bu korkunç sinir krizinin gerçekte kocasının dükkânında çıkan yangınla bir ilgisi olmadığı anlaşıldı. Öyle ki alevler söndürüldüğünde geride küle dönen dükkânla birlikte Terzi Kani ile Kumru Züleyha’nın kömür karasına bulanmış çırçıplak cesetleri kalmıştı. Böylelikle Draman Yokuşu sakinleri o gecenin ikinci büyük şokunu da yaşamış oldular. Yangından birkaç saat evvel yetmiş üç yaşına basmış olan Kani, Balat’ın meşhur çengisi Kumru Züleyha ile yerin altındaki mahzeninde sevişirken karısına yakalanmıştı. İki âşık panik hâlinde toparlanmaya çalışırken Kani’nin henüz çiçeklenmiş bir bahar dalını andıran yeşil damarlı eli, mahzende yanan kandillerden birine çarpmış ve yere devrilen kandilden hızla etrafa yayılmaya başlayan alevler mahzendeki top top kumaşlarla beraber iki sevgilinin bedenlerini de içine alarak adeta ölümcül bir şerâyin ateşine dönüşmüştü. Zavallı Hatice ise gördükleri karşısında ne yapacağını bilememiş, kolu kanadı kırık bir kuş misali kendini can havliyle sokağa atarak avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamıştı.

Yazık ki 1949 yılı Mayıs ayının ikinci Perşembesi meydana gelen bu talihsiz olayın ardından yaşanan hiçbir güzellik, Hatice’nin gönlüne düşen semâcetin izlerini silmeye yetmedi. Kaderine boyun eğmeyi öğrenip usulca köşesine çekildi Hatice ve sustu. Öyle bir suskunluktu ki bu, zaman içinde insanlar onun evvelden bir sesi olduğunu bile unuttular. Fındık Hatice, artık bambaşka biriydi. Omuzlarına dökülen iri dalgalı, kar beyazı saçlarını kökünden keserek kocasının senelerce baş koyduğu yastığın içine doldurdu. Bir tek gün dahi ayağından eksik etmediği pembe ponponlu terliklerini lime lime edip, Haliç’in çamurlu sularına bıraktı. İlkbaharda evine giren sivrisinekleri usta bir avcı edasıyla yakalayarak mutfak rafında dizili duran rengârenk reçel kavanozlarının içine attı. Ayak parmaklarına siklamen rengi ojeler sürüp, üzerine de damla damla tutkal akıttı. Bir süre sonra ise evinden dışarı adımını atmaz oldu ve en nihayetinde yeşil saplı bir kahvaltı bıçağı ile şah damarını keserek canına kıydı.

Öte yandan Kani ile Züleyha, olayın yaşandığı gecenin sabahında alelacele toprağa verilirken, Züleyha’nın geride kalan iki kızı ise teyzeleri Sepetçi Perihan’a teslim edildi.

Balat semtinde meydana gelen bu dehşetengiz yangının devrisinde bütün mahalleli tuhaf bir suçluluk hissine kapılmıştı. Bir zamanların dillere destan kantocusu Fındık Hatice, ömrünü kocası uğruna kuruş kuruş harcamış ve Kani’nin omuzlarına binen yaşamak yükünü az da olsa hafifletebilme meramıyla gecesini gündüzüne teyelleyerek çalışmış bir kadındı. Her daim kendinden evvel kocasını düşünür; Kani’nin yemeği, Kani’nin suyu, Kani’nin uykusu diye paralanır dururdu. Toz kondurmazdı kocasına. Ne ki Draman Yokuşu’nun mihenk taşı olarak kabul edilen ve neredeyse seksenli yaşlara merdiven dayamış remmâl acuzeler, onun bu perişan hâline baktıkça kırışmış dudaklarının kenarına iliştirdikleri buruk bir tebessümle “Keşke…” diye söyleniyorlardı içlerinden,

“Keşke daha az sevmesi gerektiğini öğrenebilseydi…”

Öyle ki bir kadın ne kadar çok severse, aklını da o denli çabuk yitirecektir demekti. Yazık ki Fındık Hatice, hayatındaki tüm renklerin solduğu ve zamanın temelli akmaz olduğu o yangın gecesine dek bu gerçeği bilmiyordu. Acaba bilseydi, her şey daha başka türlü olur muydu? Sahi, daha az severek kendini delirmekten kurtarabilir miydi insan? Seksenlik acuzelere göreyse bu sorunun yanıtı “evet” idi. İnsanın daha az severek kendini her türlü acıdan koruması mümkündü. Oysa diğer yandan da şöyle denirdi:

Aşktan kaçılsa bile kaderden kaçılmaz…

Antik Yunan yazarları tarafından “boynuz” adıyla anılan; dar geçişli, yılankavi sokaklarında yüzyıllık sırların kol gezdiği, çerden çöpten yapılma evlerinin kapı eşiklerinde acuze cinlerin çiğ kırmızısı rengindeki bacaklarını ağdaladıkları, şirret Çingene kadınlarının gecenin aymazında ciyak ciyak kavgaya tutuştukları Haliç semtinin yangınları, İstanbul’un diğer bölgelerinde çıkan yangınlara hiç mi hiç benzemez. Bilhassa da Balat civarında meydana gelen yangınlar, kendilerine kurban olarak seçtikleri bir kadının gönlüne kül kokulu bir düşkıran çiçeği kondurmadan sönmeyeceklerine dair yeminlidirler.


Evden çıkarken yine ayakkabılarını giymeyi unutmuş ve sokağa iner inmez de ayağında yalnızca kuş desenli yün çoraplarının olduğunu fark ederek utancından kıpkırmızı kesilmişti Esma. Eğer ayakkabıları, teyzesinin anlattığı masallardaki peri kızlarının giydiği o büyülü pabuçlar gibi çikolata ya da dondurmadan yapılmış olsalardı onları giymeyi asla unutmazdı. Ne var ki onun ayakkabıları üzeri kaymak ve karamelle çevrili bir dondurmadan çok, kanatları yırtılmış, pulları dökülmüş, antenleri kopmuş bir kelebeği andırıyordu. Bu yüzden de sürekli unutuyordu onların varlığını. Bir an için eve geri dönüp ayakkabılarını giymekle kuş desenli çoraplarının ucunda seke seke yoluna devam etmek arasında tereddüt etti ve birkaç saniye düşündükten sonra kararını vererek Giritli Necati’nin Şerbetçi Dükkânı’na doğru yürümeye başladı.

Sepetçi Perihan, sepet örmeyi bıraktığından beri Giritli Necati’nin dükkânında çalışıyordu. Şüphesiz ki burada, ördüğü sepetlerin karşılığında aldığı paradan çok daha fazlasını kazanıyordu çünkü insanlar cebindeki üç kuruş parayla kendilerine hasır bir sepet satın almaktansa, ağızlarını tatlandırıp midelerini bayram ettirecek bir kap şerbet içmeyi yeğliyorlardı. Kendinden üç yaş büyük olan ablası Züleyha’nın ölümünden sonra ortada kalan yeğenlerini sahici bir anne şefkatiyle bağrına basan Perihan için hayat, gitgide dikleşen bir yola benziyordu. Öyle ki ablasının geride bıraktığı o melun hikâye Balat’ın kara kaplı dedikodu defterine koca koca harflerle işlenmiş ve Züleyha’nın taşımaya fırsat bulamadığı vebali de seve seve kardeşinin üstüne yüklenmişti. Yâis bir hayatın içinden çıkıp gelen bütün kadınlar gibi kendi hüznünde, sessiz sakin bir kadındı Perihan. Temiz ve cevâd bir yüreğe sahipti. Balat’ta doğup büyümüştü. Oldum olası da sevmişti bu semti. İstanbullu Çingenelerin merkezi, hatta kalbiydi Balat. Sanki köşe bucak saklardı onları, boğazın ürkünç dalgalarından koruyup kollamak isterdi. Bunca yılın ezilmişliğini, itilmişliğini görmezden gelir ve kati suretle kin yahut kir tutmazdı. Bu hâliyle İstanbul’un öteki semtlerinden daha başka bir kumaşa sahip olduğu kesindi. Nem çekme oranı yüksek bir semtti mesela, yıpranmaya karşı dayanıklı bir yapısı vardı. Öyle kolay kolay da bozulmazdı dokusu, hele kırışma özelliği hiç yoktu. Sık sık ütü istemezdi. Belki pürüzsüz bir yüzeye ve ipeğe yakın bir görünüme sahip değildi ancak yıkanma sonrası kolayca eski hâline geliverirdi. Uzun ömürlüydü, sağlamdı. Perihan gayet iyi biliyordu ki son nefesini verene dek sızlanmadan, gocunmadan bu semtin sokaklarında yaşayacak ve günü geldiğindeyse bu dünyadan Balatlı bir Çingene olarak ayrılacaktı.

Züleyha ise kardeşinin gönlünde yatan bu Balat sevdasına bir türlü akıl sır erdiremez, onu daima azla yetinip çoğu hayal edemeyecek denli aciz bir kadın olmakla yargılardı. Hâlbuki Perihan memnundu hâlinden. Elinde olandan daha fazlasını hayal etmediği, edemediği için küçümsemezdi kendini. Atlasına bürünmüş bir böcek misali, doğuştan gözden çıkarmıştı kozasındaki ipeği. Hem adına hayal denen o şey neydi ki, ardında nilfam izler bırakarak gecenin karanlığında sinsice gezinen bir hayaletten başka… Varlığı hissedilebiliyordu belki ama çıplak gözle görülmüyor, elle tutulamıyordu. Hayalin hayaline kapılıp gitmekti asıl saçmalık. Üstelik Perihan, oldum olası sahip olduklarından daha fazlasını arzulayan bir kadın da değildi. On üç yaşına bastığı günün sabahında aynadaki aksine dikkatle bakmış, gördüğü yüz karşısında olduğundan daha başka birine dönüşmesinin ihtimal olmadığına karar vermiş ve o gün bugündür de hâli hazırda sahip olduklarıyla yetinmesini bilmişti. Züleyha kadar güzel ve alımlı bir kız olmadığı su götürmez bir gerçekti. Hâl böyle olunca ablası gibi allı morlu yaşmaklar giyerek çengilik etmeye heveslenmemiş, bunun yerine özel bir yetenek gerektirmeyen sepet örme işine yönelmişti. Hasırlarla, ipliklerle, tellerle haşır neşir olmak iyi gelmişti ona. Ne ki kocası Klarnet İbrahim’i nikâhlandıktan altı ay sonra toprağa verdiğinde de yine ruhundaki zehri söküp alsınlar diye kendini sepetlerinin şifalı ellerine bırakmış, akşamdan sabaha, avuçları morarıp parmakları su toplayıncaya dek ördükçe örmüştü. Şimdiyse gün boyu Giritli Necati’nin dükkânındaki ocağın başında durup kazan kazan şerbet kaynatıyor ve gelen müşterilere yüzüne iliştirdiği sevimli bir tebessümün yanı sıra kaplar dolusunca şerbet ikram ediyordu. Akşam ezanından sonra Draman Yokuşu’nun tepesindeki bozulmuş domates renkli evin eksilmiş merdivenlerini birer ikişer atlayarak çıkarken içine dolan sevincin yegâne sebebiyse ablasından yadigâr yeğenleriydi. Hayat, bağrına mühürlediği kardeş hasretinin yanı sıra acısını bir nebze hafifletsin diye de bu iki küçük kızı sunmuştu onun ömrüne.

Sekiz yaşına henüz basmış olan Şuara, küçük kardeşi Esma’ya nazaran daha sakin bir mizaçla yaratılmıştı. Perihan, teninin kokusunu incir ve limon ağaçlarının baharda birbirine bulanan kokularına benzettiği Şuara’yı oldum olası kendine daha bir yakın hissederdi. Gün boyu üzerinde oturduğu minderde, çöplerin arasından bulup topladığı rengârenk kumaşları birbirine ekleyerek oyunlar oynayan Şuara, şayet bir parça tükürükle parmağının ucuna yapıştırdığı ipliği diğer elinde tuttuğu iğnenin gözünden tek seferde geçirmeyi başarabilirse büyüdüğünde camdan pabuçlar giyen bir prenses olacağına inanırdı. Bu oyunu ona annesi öğretmişti. Kızının kumaşlara olan merakını iyi bilen Züleyha, çengilik etmeye gittiği zamanlarda onun eline bir iğne ile iplik tutuşturur ve sevinçle “Hadi bakalım benim minik Şuara’m,” derdi, “eğer ipliği iğnenin gözünden tek seferde geçirmeyi becerebilirsen büyüdüğünde dillere destan bir prenses olacaksın demektir.”

Şuara ise çocuksu bir heyecanla oynardı bu tuhaf ama mutluluk verici oyunu. Sıradan bir Çingene kızının kaderinde prenses olmak var mıdır diye sual etmeyi aklından bile geçirmezdi. Züleyha da bir Çingene kızından prenses olmayacağını bilirdi bilmesine ama Şuara’nın gözlerindeki sevinci gördükçe de yalnız annelere özgü bir inat ve ısrarla sürdürürdü bu oyunu. Kim bilir belki de kızının buğday sarısı saçları ile camgöbeği rengindeki hareli gözlerine baktıkça prenseslerden bile güzel bir evlât doğurduğunu düşünüp gururlanır ve safça bir merakla, “Neden olmasın?” diye sorardı kendi kendine.





...
5

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Fülfül büyüsü», автора Ece İrem Dinç. Данная книга. Произведение затрагивает такие темы, как «мистическая проза», «колдовство». Книга «Fülfül büyüsü» была издана в 2023 году. Приятного чтения!