ATEŞ ETME İSTANBUL
BEYAZ ELDİVEN SARI ZARF
BİN LOTLUK CESET
BİR ŞAPKA BİR TABANCA
ÇIPLAK CESET
KRAMPONLU CESET
YENİK VE YALNIZ
SEN ÖLÜRSÜN BEN YAŞARIM
ROL ÇALAN CESET
GENÇ YAZARLAR İÇİN HİKÂYE ANLATICILIĞI KILAVUZU
Mete’ye, arkadaşıma…
Aniden sıçradı yatakta yüzükoyun yatan kız. Dirseğine dayanarak yarı doğruldu şaşkın gözlerle. Küçük, biçimli göğüsleri vardı. Sağ omzunda kocaman çiçek dövmesi. Önce bağıracak sandım, bağırmadı ama. Belki de tanıdı beni. Bağırmak yerine elini yastığın altına sokup kapkara bir tabanca çıkardı, tam karnıma doğru tuttu. 7.65 çapında bir tabancaydı.
Bir adım geri atarak ellerimi iki yana açtım.
“Sakin ol,” demek geldi aklıma sadece.
Sesimi duyunca daha iyi tanıdı beni. Ama elindeki tabanca yönünü değiştirmedi.
“Kötü bir niyetim yok,” dedim hâlâ ellerimi görebileceği şekilde tutarak. “Konuşmak istiyordum yalnızca.”
“Sen her kapalı yere paldır küldür girer misin?” dedi kız. Tabancayı iki eliyle tutuyordu, göğüslerini kapatacak üçüncü bir eli olmadığına üzülüyor gibi görünmüyordu.
“Kapıyı çaldım,” dedim.
“İyi ki çaldın,” dedi. “Açılmayınca çeker gider insan.”
“Her zaman gitmez,” dedim.
“O zaman ayakların önde gidersin belki,” dedi.
“Kötü bir niyetim yok,” dedim yeniden. “Olsaydı farklı davranırdım.”
Tabanca karnımı işaret etmekten vazgeçmiyordu. Bu durumdan sıkılmaya başladığımı düşündüm. Arada bir yumruk ve tekmelerin karıştığı tartışmalara karşı değildim ama, karnımda demir bir leblebiyle hiçbir soruma hiçbir cevap alamayacağımın bilincindeydim.
“Şu aleti kaldır,” dedim bana cevap vermesine zaman bırakmadan. “Patlar matlar.”
“Belki de iyi olur patlaması,” dedi kız. “Haneye tecavüzden yırtarım.”
“Belki,” dedim. Kollarımı hafifçe indirdim. “Ama balistik muayenede Moda cinayetinde kullanılan mermilerle bir akrabalık çıkarsa, zor izah edersin.”
Bu cümlede ne varsa, işi çözdü. Bir elini ağzına götürdü kız, diğer elindeki tabanca, kapkara namlusu yatağın köşesini gösterecek biçimde aşağıya doğru eğildi bunu yaparken. Fırsatı kaçırmadım. Sol elim önde, yatağa doğru uçtum. İyi bir uçuş oldu. Tabancayı tutan eline, elimin dışıyla bir tokat attım daha havadayken, tabanca makyaj masasına doğru uçtu. Allah’tan patlamadı. Gövdemin bütün ağırlığıyla kızın çıplak gövdesinin üstüne abandım. Sağ elimle de diğer elini tuttum. Boştaki eli yüzüme bir tokat niyetiyle hareketlendi. O bileğini de daha havadayken yakalayıp yastığa bastırdım.
Tuhaf bir durumdaydık şimdi. Tam üstündeydim, neredeyse misyoner pozisyonunda. İki kolunu iki yandan yastığa bastırmıştım, gövdemin ağırlığını iyice vererek kımıldamasını engelliyordum. Direnince çıplak göğüsleri titredi. İyi ki aramızda o pike var dedim kendi kendime.
Bir kez daha direndi, ama işe yaramadı debelenmesi. Vazgeçince bileklerindeki baskıyı biraz gevşettim.
Algıladı bunu. Gözlerindeki pırıltıyı görünce gülecek sandım. Gülmedi ama.
“Şimdi ne olacak?” dedi. “Tecavüz mü edeceksin bana?”
“Bir günde bir tecavüz yeter,” dedim. Bu durumda bile esprimi anlayacak mı diye bekledim. Yüzünde bir gevşeme belirdi. Belki de gülmemek için başını yana doğru çevirdi.
“Biraz sakinleştiysen ellerini bırakırım,” dedim. “Bir kahve içip konuşuruz.”
Başını yukarı aşağı salladı.
Önce sağ elini bıraktım. Tokat gelmeyince de sol elini.
Pikeyi üstüne çekmek için bir hamle yaptı serbest kalan elleriyle.1
Bu sefer, bu sefer, bu sefer, zihnimin karanlık köşelerinde bu aralar sık sık tekrarladığı gibi, pikeyi üstüne çekmek için hamle yapmadı serbest kalan elleriyle. Gözlerindeki pırıltı bir kez daha çaktı. Önce sol, sonra sağ eliyle başımı ensemden yakaladı, kendisine doğru çekti. Dudaklarına doğru. Gözlerini kapadı.
Bir an, kısa bir an durakladım. Ona uydum sonra.
Dudakları sıcaktı.
Beni öperken başımı biraz daha bastırdı kendisine doğru. Gözleri hâlâ kapalıydı. İki kolumla, iki yandan çıplak gövdesine sarıldım. Ağırlığım üstüne bindi. Ellerim sırtında gezinmeye başladı usul usul. Birini beline indirdim. Giyinikken algılanmayan o küçük kıvrımı okşadım. Sonra kalçasını. Elimi gezdirdiğim yerler, yeni alınmış bir tatami kadar sert ve gergindi.
Kalçasından aşağı indiğimde bana yardımcı olmak için kıvırdı bacağının tekini. Bacağını yukarıdan aşağıya okşadım. Yukarı çıkarken avucumun dışını kullandım.
Aşağıdan, uykunun sıcaklığıyla karışık, mahmurlaşmış bir parfüm kokusu geldi burnuma. Kokuyu izledim. Boynunu öpmeye başladım. Bastırılmış bir çığlık başlangıcı çıktı ağzından. Sesin kaynağına yoğunlaştım bir süre. Bir daha yinelenmedi küçük çığlık. Ben de daha aşağıya indim sonra. Küçük ama biçimli göğüslerinin arasındaki düzlüğü öptüm. Çok uzatmadım ama.
Daha aşağıda, daha çok istediğim şeyler vardı.
Dudaklarımı soldaki göğsüne gömdüğümde sağ elim sağ göğsünü çoktan avuçlamıştı. Elimin altındaki diri, küçük yuvarlak hemen tepki verdi. O göğse geçerek ödüllendirdim tepkisini. Çevresinde halka olmayan meme ucunu ısırmamak için kendimi denetledim. Ağzımın içine aldım iyice. Bir süre sonra ellerim ile dudaklarım göğüs değiştirdi.
Sonra yeniden yukarı, ıslak dudaklarına tırmandım. Gözleri açıktı bu kez. Kendisine, bana, olanlara inanmıyormuş gibi bakıyordu pırıltıların arasından. Ben nasıl bakıyordum, farkında değildim.
Elinin kemerime değdiğini algılayınca sağ elimle yatağa dayanarak üstünden kalktım. Sol elimle kasıklarımızın arasında toplanmış duran pikeyi çekiştirdim. İlk çekişimde gelmedi tümüyle. Biraz daha açıldım. Baskı iyice hafifleyince iki üç harekette hepsini çektim aramızdan. Son bir hamleyle öteye fırlattım. Pike, makyaj masasına yakın bir yerde duran siyah tabancanın üstünü örttü.
Kız, tümüyle çıplak yatma alışkanlığındaydı. Sağ omzundaki çiçek dövmesinin aynısından, sol kasığında, üçgenin henüz başladığı bölgede bir tane daha vardı.
İki dizimin üstünde doğrulup belden yukarımda ne varsa hızla çıkardım. Yatağın ayakucuna doğru bir yerlere fırlattım. Sonra kemerimle uğraşan kıza yardım ettim. Sıra pantolonun düğmelerine geldi.
Biraz sonra eşitlenmiştik.
Biraz sonra, biraz sonra, biraz sonra, bu aralar sık sık yaptığım gibi, geçmişimdeki hiçbir şeyden pişman olmadığım için kendime kızarak, kendi evimdeki televizyonun karşısında oturuyordum. Yayılmıştım iyice. Kolumun teki kıçımın altındaki İskandinav tipi koltuğun kolçağından aşağıya sarkıyordu. Öteki elimde uzaktan kumanda vardı. Beni bugüne bağlayan pek az şeyden biri olan uzaktan kumanda.
Dünyada hemen herkesin, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündüğü günler yaşıyorduk. MS Flight Simulator’e elimi sürmek de, belki aynı nedenlerle, epeydir içimden gelmiyordu. Hoş, ben hep Chicago’da dolaşırdım ya, New York da çok uzak değildi.
İçimdeki yalancı uçmak duygusunu bastırdım. Tahminimden kolay oldu.
Daha çok uyumak, antrenmanlara gitmek, hiçbir haber kanalında dokuza sayana kadar durmamacasına zap yapmakla geçiyordu günlerim. Dünyanın haline üzülmem gerekiyorsa, Fox Sports’a takılıyordum. Gazetemi geç getirdi diye bakkalın çırağını azarlamaktan çoktan vazgeçmiştim.
Evden çıktığımda yürüyordum. Otomobille gidilecek kadar uzak yerlere gitmiyordum.
Eve döndüğümde telesekreterde not falan bırakmış birileri var mı yok mu diye bakmıyordum. Baksam da yoktu arayan zaten. Adını vermeden yardım isteyen kadın bile terk etmişti beni. Antrenman sonrası kahvaltıları da ben terk etmiştim. Reklamcı arkadaşımın yüzü asıktı. Bankacının ondan da asık. Tekstilcinin de.
Sanki sözleşmiş gibi sertleşmiştik teknikleri uygularken. Bileğimiz sık sık gereğinden şiddetli biçimde kıvrılıyordu arkaya doğru. Yüzümüz buruşuyor, ama uyarmıyorduk uke’mizi “Yavaş ol lan!” diye. Sıra bize geliyordu nasıl olsa. Sıra bize gelince dünyaya öfkemizi karşımızdakinden alıyorduk.
Bankaya her zamankinden daha sık uğramaya başlamıştım. Yatırmak için değil ama, çekmek için.
Başka derdimiz yok gibi kış erken bastırmıştı. Önce ufak ufak bir iki yağmurla ayakkabılarımızın tabanında delik olup olmadığını test etmiş, işi gücü olmayanlara evde oturmanın asaletini hatırlatmıştı. Doğrusu şikâyetim yoktu yağmurdan. Kanallar arasında dolaşmaktan sıkıldığımda elimde kahve fincanım, pencerenin yanına oturuyor, bacağımın teki kaloriferin peteklerine yapışmış yanarken dışarıyı seyrediyordum. Yağmurda dışarısı güzel görünüyordu. Kar altında daha güzel görünecekti, emindim.
Otomobilimi bakıma götürmek gerekiyordu, boş vermiştim. Gündüz uykularımı bölen apartman içi gürültülere bile kızmıyordum. İntikamımı apartman aidatını ödememekle alıyordum. Allah’tan yalnız değildim bu konuda. Apartmanın yarısı benim yaptığımı yapınca, yönetici asker emeklisi dostum akşamları uğrayıp çöpü alan kapıcıyı işten çıkarmıştı ilk tasarruf tedbiri olarak. Doğalgaz faturası geldiğinde ne yapacağını bilmiyordum. On beş günde bir gelen temizlikçi kadın yevmiyesini artırmış, ben de kendisine kapıyı göstermiştim.
Çok sıkıldığımda sinemaya gidiyordum. Akmerkez’e. İlk matinelerde yaşlı kadınlarla, öğleden sonraları okuldan kaçmış liselilerle film seyrediyordum.
Kapının zili, banyoda, tıraş olsam mı olmasam mı diye aynada yüzümü dördüncü kez incelerken çaldı.
Kapının zilini çalanların sayısı, televizyondaki aklı başında programların sayısından azdır.
Bahşişten epeydir umudunu kesen bakkalın çırağı sessizce kapının tokmağına asıp giderdi içinde ekmekle gazetenin olduğu naylon poşeti. Postacı, bir keresinde sabah kahvemi bitirmeden kapımı çalma hatasını işlemiş, yüzümü görünce tövbe etmişti. Apartman yöneticisi emekli asker dostum, apartman aidatını ısrarla geciktirmeme kızmış, uğramak bir yana, selam bile vermiyordu. Ben de ona yüz vermiyordum tabii.
Reklamcı arkadaşımla haftada üç kez dojo’da görüşüyordum, ne gerek vardı evime gelmesine? Dayı da akşam oturmasına gelecek değildi ya az konuşan ayılarıyla.
Hiçbir müşterimle evimde buluşmazdım.
O yüzden, aynada bana bakan Philip Marlowe bozuntusundan çok, kapımın zilinin çalınmasına şaşırdım.
Banyodan çıkıp apartmanın giriş kapısıyla bağlantıyı sağlayan diyafona doğru iki adım atmıştım ki, bir kez daha çaldı.
Üçüncüsüne izin vermeden diyafonun düğmesine bastım. Kapıyı açmaya yarayan düğmeye değil, sesimi aşağıya yollayana.
“Kim o?” dedim pazarlamacılarla, anketçilerle, denemem için kapıya şampuan bırakan promosyoncularla hiç ama hiç ilgilenmediğimi belli etmeye çalıştığım bir ses tonuyla.
“Remzi Ünal’ın evi mi?” dedi diyafon hoparlörünün tenekeleştirdiği bir kadın sesi.
Pazarlamacılar, anketçiler, promosyoncular adımı bilmezdi.
“Evet?” dedim. Cevabımın sonundaki soru işaretini iyice belirginleştirdim.
“Yukarı gelebilir miyim?” dedi kadın.
“Niye?” dedim.
Bir an sessizlik oldu.
“Bir iş için sizinle görüşmek istiyorum,” dedi kadın.
Yüzümde gezdirdiğim elime iki günlük sakallarım battı.
“Adresimi veren, telefonumu vermedi mi?” dedim.
Kadın hazırlıklıydı.
“Önemli işleri yüz yüze görüşmekte fayda var.”
Kafamı çevirip salonun kapı aralığından görülebilen manzarasına baktım. Dört katı çıkması için gerekli süreyi kafamdan geçirdim. Merdivenleri koşarak çıkmayacaksa mesele yoktu.
Cevap yerine aşağıdaki kapıyı açan düğmeye bastım.
İçimden ağır ağır sayarak işe koyuldum.
Televizyonun karşısındaki küçük sehpada duran peynirli pide kalıntılarını toparladım ilk olarak. Öteki elime kül tablasını alıp mutfağa koştum. Mutfak sorun değildi, kapısını kapayınca görünmezdi içerideki kepazelik. Salona geri döndüğümde sekize gelmiştim. Kaloriferin üstünde kurumaya bıraktığım donlarla çorapları topladım sonra. Biraz hızlanarak yatak odama gittim, yatağın üstüne fırlattım. Ziyaretçimle buraya gelmeyeceğimiz neredeyse kesindi. Çıkarken kapıyı kapadım. Kimselerin uğramadığı misafir yatak odasının kapısı zaten kapalıydı.
Yirmiye geldiğimde salonun ortasında dikilip façayı bozacak bir şey var mı diye baktım.
Yirmi beşte kendi kılığıma bakıyordum.
İdare ederdi.
Allah’tan evde pijama ya da eşofmanla dolaşma âdetim yoktu. Blucinim epeydir yıkanmıyorsa da idare ederdi. Düzineyle aldığım siyah tişörtlerden üstümdekini daha o sabah giymiştim, yakası hâlâ dik duruyordu. Eh, ayaklarımın çıplak olmasını da idare etsindi beklenmedik misafirim. Suç, kaloriferi bu kriz kışına yakışmayacak kadar çok yakanlardaydı.
Televizyonu haber kanallarından birine getirdim. Sesini iyice kısıp pencereye gittim. Otuz sekiz, otuz dokuz diye saymaya devam ettim dışarıya bakarken.
Aşağıda, oturduğum sitenin beş apartmanının çevrelediği otoparkta, otomobillere ayrılmış boşluklara efendi efendi yerleştirilmiş orta sınıf aile araçlarının önünde dikine duran bir Opel Corsa gördüm. Şoför tarafındaki açık camdan deri ceketli bir dirsek görülüyordu yalnızca. Bu soğuk havada cam sigara içmek için açılırdı herhalde. Hele patronunuz bir kadınsa.
Ben merdivenlerden yukarı çıkarken, tam elli ikiye geldiğimde anahtarlarımı cebimden çıkarırdım, apartmanın yabancısı bu kadına altmış beşe kadar süre verdim.
Altmış altıda kapının zili çaldı.
Salona son bir kez bakıp kapıya doğru ilerledim. Koltuğun altından bir parçası görünen Hürriyet gazetesini ayağımla iteledim geçerken.
Kapının gözetleme deliğine yüz vermeden açtım sonuna kadar.
Hayır, kadını tanımıyordum.
İlk bakışta, düşmanınız olması yerine, sizin tarafınızda olmasını tercih edeceğiniz bir kadına benziyordu.
Gençliğini epeyce önce geride bırakmanın üstüne tuz biber ektiği bir çirkinliği vardı. Hangi gelişmiş şampuanı kullanırsa kullansın hacimden yoksun saçları omuzlarına varmıyordu. Gereğinden büyük burnu yüzüne egemendi. Dudakları hayatta pek az beğenilecek şey olduğunu belirtmek ister gibi büzülmüştü. Gözlerinde kararlı, ama bir o kadar da hain pırıltılar gördüm. Üst katımda oturmasını tercih etmezdim doğrusu. Apartman yöneticisi olmasını hiç.
Ben onu incelerken, o da beni inceledi.
Uzun, gri mantosunun yakasından kaşmir olduğunu zannettiğim kırmızı bir atkı fırlamıştı. Bir eli cebindeydi. Omzundan pahalı bir çanta sarkıyordu. Elinde siyah, deri bir eldiven vardı.
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «CELIL OKER-ÖZEL BASKI-SON CESET», автора Celil Oker. Данная книга относится к жанру «Детская проза». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «CELIL OKER-ÖZEL BASKI-SON CESET» была издана в 2024 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
