Oğlum Rüzgar Kemal’e
Tatilin başlamasına yani karnelerin alınıp okulların kapanmasına sadece birkaç hafta kalmıştı. Yaz mevsiminin daha yeni başlamasına rağmen kavurucu bir sıcak vardı havada. Hatta hava o kadar sıcaktı ki bakkaldan alıp eve götürdüğünüz yumurtalardan biri yanlışlıkla yere düşüp kırılsa, yolun üstünde kendiliğinden pişebilirdi.
Neyse ki Ali ve ailesinin yaşadığı müstakil evin bahçesindeki ağaçlar çocuklara biraz olsun gölge sağlıyor, onların sıcaktan bunalmasını engelliyordu. Bahçenin içinde oldukları için saklansalar da koştursalar da güvendeydi çocuklar. Küçüklüklerinden beri bahçesinde oynadıkları, avuçlarının içi gibi bildikleri ve çocuklar için hiçbir tehlikesi bulunmayan bu ev Ali’nin ailesine aitti. Kentsel dönüşüme gitmiş kimliksiz binalara meydan okuyan birkaç müstakil evden biriydi. İkinci katına kadar mor sümbüller uzanan evin şirin mi şirin bir bahçesi, bahçesinde tek arabalık bir garajı ve aynı zamanda fazla kullanılmayan bir de deposu vardı. Beton yığınlarının içinde, toprağa bile değmeden yaşayıp giden birçok çocuğun aksine, bu evin bahçesinde neşeli saatler geçiriyordu çocuklar.
Bir saattir oynadıkları ve belki de sokak oyunlarının en keyiflisi olan saklambaç oyununda ebe olma sırası şimdi Ali’deydi. Ali, ön bahçenin tam orta yerindeki asırlık zeytin ağacının gövdesine yumulmuş, bir koluyla da gözlerini kapatmıştı. Gerçi koluyla gözlerini kapatmasına gerek yoktu çünkü Ali asla yalan söylemezdi; ama olsun, bu oyun böyle oynanıyordu. Diğer çocuklar da saklanmak için sağa sola kaçışmışlardı.
Bu “diğer çocuklar”, evin sağ yanındaki apartmanda oturan Memo ve Aslı kardeşler ile evin sol yanındaki apartmanda oturan Nisa oluyor.
Ali dışından, sesli bir şekilde sayıyordu, “26, 27, 28…” diye. Memo her zamanki gibi geniş gövdeli çınar ağacının arkasında, Aslı ise garajın önünde duran, hiçbir zaman yerinden kımıldatılmayan ve üstüne çocukların, “Beni yıka!” yazdığı, her yeri toz içindeki kırmızı arabanın arkasındaydı. Arabanın arka camındaki yazının hemen yanında bir de gülen surat vardı. Bu yazıyı iki gün önce Aslı yazmış, gülen suratı da Nisa çizmişti.
Ali, 50’ye kadar saymayı bitirdi ve hızlıca, “Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe!” uyarısını yaptıktan sonra arkasını dönüp arkadaşlarını aramaya başladı. Aslı’nın nerede olduğunu aşağı yukarı tahmin edebiliyordu Ali, bu yüzden kıyafetlerinin pislenmesine aldırış etmeden hemen yere eğildi ve arabanın altından yeşil ayakkabıları gördü. Bu ayakkabılar Aslı’ya aitti. “Aslı… Arabanın arkasındasın! Sobe!” Arabanın arkasından çıkan Aslı söylenmeye başladı. “Ya öf! Nasıl anladın hemen!”
“E hep oraya saklanıyorsun sen de!” Ali durmadı, bakınmaya devam etti. “Memo! Sen de çınar ağacının arkasındasın… Sobe!”
“Beni nasıl gördün sen oradan?”
“Bize bakarken şapkanın ucu göründü akıllım, bir dahakine şapkanı ters takmayı dene!”
Ali bu iki kardeşi kıskıvrak yakalamıştı ama Nisa ortalarda görünmüyordu. Gözlerini yumduğu zeytin ağacının yanından sessizce, temkinli bir şekilde ayrılmaya karar verdi Ali. Bir yandan da Nisa’nın onu ebelemesini engellemek için çevresini kolaçan ediyordu kıstığı gözleriyle.
O sırada Nisa, saklandığı yerden arkadaşlarının konuşmalarını duyabiliyordu. Hatta Memo ile beraber kaçışmışlardı o tarafa doğru ama Nisa bulunmamak için farklı bir yeri tercih etmişti son anda. Sesini çıkartmadan duruyordu şimdi saklandığı yerde. Ali, Nisa’nın saklandığı tarafa henüz uğramamıştı ama gelmesi an meselesiydi. Nisa “kurt” olmak için uğraşıyordu; yani bulunamayıp en sonunda Ali’nin pes etmesi içindi bunca çaba. Elbette bir sonraki elde ebe olmamayı da garantileyecekti böylece.
Ama ortada bir sorun vardı: Tayga yanına gelmişti ve onunla oynamasını istediği için Nisa’nın saklandığı yerde dört dönüyordu. Nisa fısıltı ve ufak el kol hareketleriyle onu kovalamaya çalışsa da Tayga’nın oradan ayrılmaya niyeti yoktu. Tayga mahallenin köpeğiydi ama cinsini ve yaşını kimsecikler bilmezdi. Sokağın kedileri dâhil herkesle çok iyi anlaşırdı ama hiç sevmediği, hatta görünce sinirlendiği iki şey vardı. Birincisi, kaldırıma park edilen motorlar. İkincisi ise birbirine selam vermeyen komşular. Bu iki şeyi herkes bildiği için Tayga’yı kızdırmamak adına sokakta bir birine, “Günaydın, hayırlı günler, kolay gelsin…” der ve eğer varsa motorlarını asla kaldırıma park etmezlerdi.
Ali henüz bir bebekken, emeklediği zamanlardan bile ezbere bildiği bahçenin her köşesine baktı ama Nisa ortalarda görünmüyordu. Kontrol etmediği tek bir yer kalmıştı: uzun zamandır kimsenin adım atmadığı deponun arka tarafı. Otur dukları evden bağımsız olan bu depo büyük değildi ama küçük de sayılmazdı. Deponun etrafında hızlıca bir tur attıktan sonra Nisa’yı orada bulamayacağını anladı ve hemen kaleye yani zeytin ağacına geri dönmek istedi. Nisa’nın saklandığı yerden kendisini gözetlediğini biliyordu. Arkalardan bir yerlerden dolanıp, “Sobe! Sobe!” diye bağırması işten bile değildi.
Ali tam da geriye dönmüş kalesine doğru gidiyordu ki uzaktan, “Nisa buradaaa… Nisaaa buradaaa…” diye bağırdı biri. Memo ile Aslı, “Kim olabilir ki bu Nisa’nın yerini söyleyen?” diyerek şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ali zeytin ağacına yaklaşırken arkadaşlarının bakışmalarından anlamış olacaktı ki kollarını iki yana açıp, “Kim olacak, Şahin!” diye cevap verdi onlara.
Şahin, mahalledeki birçok arkadaşının oyununu sürekli bozan bir çocuktu. Lütfen demeyi ve teşekkür etmeyi pek bilmez ve maalesef arkadaşlarına lakaplar takardı. Aslında mahalledeki çocuklar onu oyunlarına katmak ister ama Şahin bir süre sonra mızıkçılık yaparak arkadaşlarının huzurunu bozar ve oyundan ayrılırdı. “Lan!” diyerek konuşmayı kendine âdet edinmişti, hatta birçok defa kötü söz söylediğini bile duymuştu arkadaşları.
Saklandığı çöp konteynırının arkasından çıkarken çok sinirliydi Nisa. Sabırla beklediği dakikaları boşa gitmişti Şahin yüzünden. Şahin’in üstüne doğru yürürken, “Neden böyle yapıyorsun her seferinde! Şurada bizim oyunumuza katılmak varken bu yaptığın iyi oluyor mu?” diye sordu Nisa. “Söyledim lan işte… Var mı diyeceğin?” diyerek aynı umursamaz tavrını sürdürdü Şahin.
Tayga’nın havlamaları da eklenince ortam gerilmişti, kavga çıkacağa benziyordu. Bunu önlemek için Memo her zamanki gibi sakin ve kendinden emin tebessümüyle ileri atıldı ve kavga etmesinler diye ikisinin arasına girdi.
Şahin bizim dört kafadardan bir yaş büyüktü ama içlerinde en irileri ve kuvvetlisi de Memo’ydu. Kim ne derse desin, başkaları ne yaparsa yapsın, cüssesinin ona sağladığı avantajı asla kötüye kullanmazdı Memo. Her zaman olduğu gibi son derece nazik bir şekilde ikisine de, “Yapmayın.” diyerek Nisa ve Şahin’i ayırdı.
Şahin bu sırada cebinden sapanını çıkarmış, çınar ağacının üstüne tünemiş güzelim kumruları gözüne kestirmişti bile. Yerden aldığı minik bir çakıl taşıyla kuşları vurmaya çalışacaktı. Yaşananlardan habersiz kumrular da tüm güzellikleriyle etrafı izliyorlardı. O zamana kadar hiç sesini çıkarmayan Aslı, Şahin’in kuşları vurmak istediğini fark edince olaya müdahale etmek istedi ve “Yapma Şahin!” diye olanca gücüyle bağırdı. Aslında çok sessiz, sakin bir kızdı Aslı ama öyle kuvvetli bağırmıştı ki korumak istediği kumrular bile korkmuş ve oldukları yerden havalanarak bir başka ağaca uçmuşlardı. Tayga bile Aslı’nın sesinden ürkmüş ve bulabildiği ilk ağacın gölgesine gidip sessizce yatmıştı.
“Aferin sana dört göz Aslı! Senin yüzünden hedefler kaçtı.”
“Düzgün konuş! Bana lakap takamazsın.”
“Ama siz Mehmet’e Memo diyorsunuz…”
“Biz ondan izin aldık, izin vermemiş olsa söylemezdik her hâlde!”
Bu sırada kimse farkında değildi ama Oya Hanım, Aslı’nın bağırmasını duymuş olacaktı ki telaşla balkona çıkmıştı ve bahçede yaşanan olayı anlamaya çalışıyordu. Ali’nin anneannesiydi Oya Hanım. Çok tatlı bir kadıncağızdı ama laf aramızda biraz asabi, biraz da heyecanlıydı. İyi niyetinden şüphe yoktu ama gördüğü her şeye karışmayı pek bir severdi.
Sapanıyla vurmak için yeni hedefler arayan Şahin’i göz takibinden bırakmayan Aslı, “Anladık, sapanın var ama bunu canlılara zarar vermek için kullanmamalısın!” dedi. Şahin, Aslı’yı anlamamış gibi bir yüz ifadesiyle, “Başka ne yapacağım ki sapanla?” diye karşılık verdi. “Elindekini iyi bir amaç için kullanmalısın.” dedi. Aslı’nın ne demek istediğini anlamak için bir süreliğine sessizce bakakalan Şahin, alaycı tavrını sürdürdü. “Yahu sapanla iyi bir şey yapılabilir mi hiç! Aklını mı kaçırdın sen be!” diye çıkıştı.
Oya Hanım çocukların işine karışmamak için sesini çıkarmıyor ama yerinde de duramıyordu. Balkonda bir o yana bir bu yana yürüyordu gözünü çocukların üstünden ayırmadan. Elbette bu meseleyi çocukların kendi aralarında halletmelerini isterdi ama işte o iyi niyetli heyecanı buna engel olacak gibiydi. Şimdilik sadece göz takibinde tutmak istedi bu beş çocuğu.
“Bak! Ali’nin de çantasında sapanı var ama onu hiçbir canlıya zarar verirken görmedik.” dedi Aslı.
Aslı’nın söylediği gibi gerçekten de çok güzel bir sapanı vardı Ali’nin. Babası özel olarak yaptırmıştı onun için. Ayrıca sırtından hiç indirmediği ve gerekebilecek eşyaları her zaman içinde taşıdığı bir de çantası vardı. Sapanını da birkaç eşyası gibi çantasından hiç eksik etmezdi.
Meraklı ama daha çok kuşkucu bir sesle, “Öyle mi Ali? Göstersene! Sahiden de sapanın var mı?” diye sordu Şahin. Ali, Şahin’le muhatap olmak istemiyordu sorun çıkmasın diye. Bu yüzden sadece evet anlamına gelecek şekilde başını aşağı yukarı sallamakla yetindi. Şahin, Ali’ye doğru yaklaştı ve çantasından sapanını çıkarmasını istedi. Ali bu sefer de hayır anlamında başını sağa sola salladı. Şahin, biraz da ısrarcı bir şekilde, “Peki sen ne yapıyorsun çantandan hiç çıkarmadığın bu hayalî sapanınla?” diye sordu.
Ali, Şahin’i ikna etmek zorunda hissetmiyordu kendini ama bir başka canlıya zarar vermesini engellemek için ona nazikçe anlatmaya çalıştı. “Mesela bakkaldan aldığın boş plastik şişeleri bir duvarın önüne dizip onlara hedef alabilirsin.” Bir süre düşündükten sonra küçümseyici bir tavırla, “Sıkıcı…” diye cevap verdi Şahin. “Hayır, hiç de sıkıcı değil. Hatta eğer istersen…” dedi ama bir an duraksadı Ali. Kendisi çok güzel hedef alabiliyordu ve bir an için Şahin’le yarışırsa onu yenebileceğini düşündü. “Eğer istersem ne?..” diyerek kaşlarını kaldırdı Şahin. İş kızışacağa benziyordu…
En sonunda balkonda dört dolanan Oya Hanım daha fazla dayanamadı ve “Hadi bakayım çocuğum! Hadi herkes evine! Hem bakın güneş geçecek başınıza. Kahvaltılarını güzel yapmazlar… Öğle yemeklerini düzgün yemezler… Sonra da güneşin altında sabahtan akşama kadar dışarıda! Bayılıp kalacaklar sokakta bir başlarına… Hadi bakayım. Herkes eve… Güneş biraz insin, yine çıkarsınız yemeklerinizi yedikten sonra! Hepsinin anası babası da işte!.. Başıma kalacaklar en sonunda o olacak! Aaah ah! Rahmetli Celal Bey burada olacaktı şimdi… Böyle mi olurdu! Hadi bakayım çocuğum… Bak karpuz da var. Koskoca karpuzu keserken kollarımda derman kalmadı zaten… Hadi yavrum!”
Oya Hanım böyle söylenedursun, Şahin çoktan oradan uzaklaşmıştı bile. Şahin’in yerinde yeller estiğini gören güzelim kumrular bile rahat bir nefes almıştı. Ali’nin yukarı doğru, “Tamam anneanne, birazdan geliyoruz!” diye seslendiğini duyan Oya Hanım balkondan içeri girerken bile hâlâ rahmetlinin adını sayıklıyordu.
Oya Hanım’ın rahmetli diye bahsettiği Celal Bey Oya Hanım’ın eşiydi, Ali’nin de dedesi oluyordu. Ali henüz 1 yaşında bile değildi Celal Bey vefat ettiğinde. Yani o özlem ve sabırsızlıkla beklediği torunu Ali’yle doya doya vakit geçirememişti hiç. Çok fazla hayali ve planı vardı torunuyla ilgili ama maalesef sağlığı müsaade etmemiş ve Ali doğduktan kısa bir süre sonra vefat etmişti.
Karnı zaten çok acıkan Memo kardeşi Aslı’yı, “Hadi gidelim, yine çıkarız.’’ diyerek yanına çağırdı. Aslı’nın da karnı acıkmıştı, abisi gibi o da bahçe kapısına yöneldi. Ali de eve çıkmadan önce sırt çantasını kontrol ediyordu bahçede bir eşyasını bıraktı mı acaba diye. Bu üç afacan tam eve gitmeye hazırlanıyordu ki arkadan Nisa’nın sesini duydular. “Hey! Hadi birkaç el istop oynayalım da öyle çıkalım evlere!”
Nisa’nın bu teklifi çok cezbedici geliyordu kulağa. Hem zaten birkaç hafta sonra herkes yaz tatilini geçireceği yere gidecek ve bir süreliğine ayrı kalacaklardı. Birlikte biraz daha zaman geçirmenin kimseye bir zararı olmazdı.
Aslı ile Memo birbirlerine baktılar, Ali de artık balkonda olmayan anneannesine.
“İyi, peki madem. Ama sadece birkaç el. Sonra yemeğe çıkacağız çünkü ben çok acıktım. Anlaştık mı?” dedi Aslı.
Yüzlerindeki o tatlı tebessüm sessiz bir anlaşmanın imzası gibiydi.
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «SEMBOL AVCILARI», автора ALPER KARAAGAÇ. Данная книга относится к жанрам: «Детская познавательная и развивающая литература», «Детская фантастика». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «SEMBOL AVCILARI» была издана в 2024 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
