Читать книгу «SON KOLEKSIYONCU» онлайн полностью📖 — AYDIN ALMILA — MyBook.
cover

Almıla Aydın
SON KOLEKSIYONCU

“Okumak, insanların beyinlerine yazılım yüklemeleri gibidir.”

(Manchester Central Library’den alıntı.)

Aklımda birbirinden kopuk onlarca fikir uçuşurken, “Neden distopya yazmıyorsun?” diyen sevgili kızım Alara’ya; aştığı yüzlerce kilometre için, beyin fırtınası için, değiştirmeden iyileştirdiği için, sevgili editörüm Hülya Şat’a; hayalleri aşan illüstrasyonlar için O. Selçuk Özdoğan’a teşekkürü borç bilirim.

Kitabı yazdığım sıradaki boğucu sıcakları gölgesiyle hafifleten kiraz ağacına, serinliğiyle sindiren “kuzey rüzgârına” ve Manchester’ın zihnimi açan kütüphanelerine de teşekkürler…

Dilerim bu kitapta yazdıklarım hiçbir zaman gerçek olmaz. Ancak olsa dahi biliyorum ki, kitapları kurtaracak cesur, zeki ve iyi kalpli çocuklar hep var.

Son Koleksiyoncu onlara ithaf olunur.

Giriş

Doğal afetlerin ve savaşların getirdiği yıkımlar dünyayı kasıp kavurmuştu. Yaşamın devamını sağlayan kaynaklar neredeyse yok olmak üzereydi. Açlığın ve susuzluğun neden olduğu hastalıklar yüzünden, insan nüfusu gittikçe azalmış ve gücünü yitirmişti. Tüm bunlardan doğan kaosu ortadan kaldırmak için uygulanan karartmanın ardından ise dünyanın düzeni hızla değişmeye başlamıştı. Değer verdiği her ne varsa kaybeden insan ırkı için yaşamak, hayatta kalma mücadelesinden öteye geçmiyordu. Sınırlı yaşam alanları içinde karnını doyurabilen, barınacak yer bulabilen şanslıydı! İnsanların bir zamanlar hayatlarını kolaylaştırmak için ürettikleri yapay zekâ, artık bu düzenin sağlayıcısı durumundaydı.

Yeni düzeni hızla kabullenen insanoğlu her şeye uyum sağlamaya başlamıştı. Fazla değil, birkaç nesil sonra ise karartma, gerçek anlamda bir karanlığa dönüşmüştü. Sanki öncesi hiç yoktu. Bilgilenmek kavramıyla birlikte, kitaplar da çoktan unutulmuştu. Yalnızca, kendilerine Kitap Koleksiyoncusu diyen bir grup, kitapların yeryüzünden silinmemesi için uğraşmıştı. Ancak zamanla onlar da yok olup gitmiş, geriye sadece tek bir Koleksiyoncu kalmıştı.

Ada

Gözlerini açıp yatağında doğruldu. Yer altında, güneş ışığının sızmadığı bir yerdeydi. Yine de güneşin doğmak üzere olduğunu biliyordu. Aynı saatte uyanmaya alışmıştı. Eli baş ucundaki akım kesici düğmeye uzandı. Tavandan sarkan kırık lambaların cılız ışığı titreyerek yandı. Jeneratör gücünü gittikçe kaybediyordu. Bulunduğu oldukça geniş alan hafifçe aydınlandı. Etrafı, neredeyse tavana kadar istiflenmiş yığınlarla kaplıydı. Binlerce kitaptan oluşan yığınlarla…

Işığa alışan gözleri yığınların üzerinde kaydı. Bir süredir belli aralıklarla adanın üzerinde kol gezen muhbirler, harekete geçmesi gerektiğini gösteriyordu. Kontrollerin sıradan olduğunu düşünüp içini rahatlatmaya çalıştı. Diğer yandan, gördüğü her şeyi kaydeden ufak, saydam topların geri dönebilecekleri ihtimali midesine kramplar girmesine neden oluyordu. Orayı bulmaları her şeyin sonu demekti.

Yatağından kalkıp kenardaki uzunca tahta masaya yerleşti. Yan yana dizili duran, kimi sayfaları yıpranmış üç kitaba baktı. Küçük bir çocukken onu kurtaran kitaplar olmuştu. Şimdi ise kurtarmaları gereken başka bir şey vardı.

Aklı, adaya ayak bastığı ilk günlere gitti. Kimsesiz, bir deri bir kemik kalmış güçsüz bir çocuktu. Adının Koleksiyoncu olduğunu söyleyen bir adam, şehir yıkıntılarının arasında bulmuştu onu. Neredeyse yerle bir olmuş evlerin pencereleri kocaman deliklere benzerdi. Yağmur yağdığında yollar çamurdan derelere dönüşürdü. Soğuktan buz keser, sıcaktan nefessiz kalırdı insan. Geceleri farelerin kemirme sesleri çalınırdı kulağına. Fareler daha şanslıydı, çünkü o çoğu zaman kemirecek bir şey bile bulamazdı.

Koleksiyoncu, onu açlıktan perişan bir hâldeyken alıp adaya getirmişti. Karnını doyurması için yiyecek verirken, “Hayatını kitaplara borçlusun.” demişti. “Taşların arasına sıkışmış olan bu kitabı fark etmeseydim, seni de görmezdim.” Bu sırada çantasından çıkardığı üstünde yazılar olan kâğıtları elinde sallamıştı.

O ise sessiz kalmıştı. Karnını doyururken adamı incelemekle yetinmişti. Koleksiyoncu geniş omuzlu, iri yarı biriydi. Saçı sakalı kırlaşmış, birbirine karışmıştı. Ama aslında göründüğü kadar yaşlı değildi. Bunu anlamak için hareketlerine bakmak yeterliydi. Hızlı ve kendinden emindi. Hele omzuna çapraz astığı tıka basa dolu çantayı taşımak güç isterdi. Konuşması tuhaftı; çocuğun daha önce duymadığı kelimeler kullanıyordu. Özellikle kelimelerden birini sürekli tekrar ediyordu: kitap! Ne anlama geldiğini sormasına gerek kalmamış; anlamıştı. Aslında o anda sadece anladığını sanmıştı. Herhangi bir nesneden öte, çok güçlü bir araç olduğunu kavraması zaman aldı. Kitap insan aklını bir yerden başka bir yere taşıyordu. Başka dünyalara, başka yaşamlara, başka zamanlara, sınırsız hayallere…

Kitapların kimisi bütündü, kimisi eksikti. Ön ya da arka kapağı ya da yarısı yoktu. Koleksiyoncu çantasından çıkardıklarını önce şimdi onun oturduğu masaya yığmıştı. Sonra da günlerce incelemişti. Sonunda kitapları kendince ayırıp o geniş alanı dolduran diğerlerinin arasına yerleştirmişti. Yerleştirirken hiç aceleci davranmamıştı. Bu işten keyif aldığı belliydi.

O ise zaman geçtikçe büyümüş, güçlenmiş, adadaki yaşama alışmıştı. Okuması ilerlemişti.

Koleksiyoncu daha ilk gün, “Merak etme.” demişti. “Buradaki düzen sayesinde aç kalmadan yaşarız. Aynı anda onlarca insanın karnını, binlerce insanın beynini doyuracak kadar gıda var.”

Konuşkan biri değildi. Zaten çoğu zaman da yoktu. Havayı kollayıp denize açılırdı. Günler sonra yine çantasında ana karada bulduğu kitaplarla geri dönerdi. Sanki dünyada gizli saklı kalan kitapların tümünü toplamaya niyetliydi. Yokluğunda okuması için kitaplar seçerdi ona. Bir de kitaplara göz kulak olmasını tembihlerdi. Her defasında şimdi önünde duran üç kitabı gösterirdi. Bıkmadan aynı sözleri tekrarlardı.

“Eğer adaya geri dönmezsem ve tehlikeli bir durum olduğunu hissedersen…”

Koleksiyoncu’nun adaya taşıdığı kitapların sayısı azaldıkça, yüzündeki endişe artmıştı. Sonra bir gün açıldığı denizden geri dönmemişti. Aylar süren endişeli bekleyişin ardından, adamın başına bir şey geldiğini düşünmüştü.

Böylece Koleksiyoncu’nun yerini almaya karar vermişti. Kitapları toplamaya devam edecekti. Bu kararını vakit geçirmeden uygulamaya başlamıştı. Adanın farklı yerlerine gizlenmiş teknelerden biriyle denize açılmıştı. Kitap toplamak tahmin ettiğinden zordu. Yıkıntılar arasındaki hayat ise hatırladığından daha acımasızdı. Hele bir çocuk için… Her defasında, yalnızca kopuk birkaç sayfayla eli boş dönmüştü adaya. Zamanla da adadan ayrılmaz olmuştu.



Yıllar sonra, artık aynaya her baktığında, karşısında Koleksiyoncu’yu görüyordu sanki. Gittikçe ona benzemişti. Henüz saçları ağarmamıştı elbet, daha gençti. Ama bakışlarına ve hareketlerine bilgeliğin ağırlığı çökmüştü.

Düşüncelerinden sıyrılıp dikkatini masadaki üç kitaba verdi. Kitapları uzun zamandır planladığı yolculuk için hemen o gün hazırlamalıydı. Sarıp içlerine yerleştireceği kutular yalnızca suda batmamalarını değil, zarar görmemelerini de sağlayacaktı. Kutuları açmanın tek bir yolu vardı.

İşi bittiğinde saat epeyce ilerlemişti. Kutuları kucakladı. Çevresini saran kitapların başına bir şey gelmemesi için adadan ayrılmıyordu. Ama yine de onlara bir şey olsa bile, bu üç kitap kurtulacaktı. Tek dileği muhbirlere yakalanmadan hepsinin doğru kişilerin eline geçmesiydi. Yer altından açık havaya çıkarken duvara asılı metal tabelaya baktı; “MAHZEN” yazıyordu. Eski bir mahzenin, dünyada kalan tek kütüphane olduğunu kim tahmin edebilirdi!

Bir süre etrafta muhbir olup olmadığını kontrol etti. Ardından gölgelere sığınarak kayalıklara doğru ilerledi. Elindeki üç kutuyu adanın farklı taraflarından denize fırlattığında sanki hafiflemişti.

Üç Kutu, Üç Çocuk

Küçük çocuk nefes nefese koşarken, bir eliyle eski püskü hırkasının önünü sıkıca kapatmıştı. Diğer elinde ise metal bir kova taşıyordu. Attığı her adımda kovadan etrafa sular sıçrıyordu. Aradığı kişiyi uzaktan görünce kovayı taşıdığı elini havaya kaldırıp sallayarak, “Ela!” diye seslendi. Bu sırada üstüne dökülen suya aldırmadı.

Ela, kendisine doğru gelen çocuğa bakıp kaşlarını hafifçe çattı. Yine ne oldu, diye düşündü. Çocuk yanına varınca kovaya gözü kaydı. İçinde ufacık bir balık vardı. Ne yaparsa yapsın kardeşine kızamıyor, sadece kızmış gibi davranıyordu. Kaşlarını iyice çattı.

“Tüm Birim’i doyuracak kadar balık yakalamışsın Siro!”

Çocuk, “Balığı boş ver!” dedi. “Acayip bir şey yakaladım.”

Ela’nın yüz ifadesi aniden ciddileşti.

“Muhbirlerin seni kaydetmediğine emin misin?”

“Eminim. Dikkatliydim.” Durup, “Bu defa.” diye ekledi.

Ela, kardeşinin sözlerine güvenemedi.

“Metal parçası yüzünden başımızı derde sokacaktın ya!”

Birkaç hafta önce, Siro elinde çengele benzeyen bir şeyle yine böyle eve koşturmuş, peşi sıra iki kontrol görevlisi antropoit kapıya dayanmıştı. Kontrol görevlisi antropoitler, eğitmen antropoitlerden yalnızca gri-siyah renkteki giysileriyle değil, sürekli ciddi duran yüzleriyle de ayrılırlardı. Kardeşinin bulduğu nesne, devriye gezen saydam toplardan biri tarafından kaydedilmişti. Görevliler nesneyi inceleyip zararsız bulmuş olsalar da iki çocuğu uyarmışlardı. Bulunan hiçbir nesne saklanmayacak, kaydettirilecekti.

Ela, “Bu defa ne? Tahta parçası mı, metal mi?” diye sorarken gözleriyle çevresini taradı. Gelen olmadığına göre, demek ki kardeşi gerçekten dikkatli davranmıştı. Ama balık tutmaya çıktığında, işe yaramaz nesneler bulmaktan vazgeçse iyi olacaktı.

Siro sır veriyormuşçasına fısıldadı. “Burada değil, evde görürsün.”

Ela, “Şimdi olmaz!” diye söylendi. “Tarladaki işim yeni bitti. Akşama yiyecek yok. Bu balık kime yeter!”

Siro, “Acayip bir şey.” diye tekrar etti. O sırada ablası dönüp gitmişti bile. Kovayı kapının önünde bırakıp eve girdi. Yatağının kenarına oturup hâlâ sıkı sıkı tuttuğu hırkasından elini çekti. Ufak bir kutu bacaklarının üzerine kaydı.

Onu, balık tutmak için mesken edindiği kayanın dibinde bulmuştu. Hafif dalgaların eşliğinde kayaya çarpıp duruyordu. Balık tutmayı bırakıp kutuyu yakalamıştı.

Kutuyu evirip çevirdi. İçinde ne olduğu anlaşılmıyordu. Açmak için sabırsızlansa da cesaret edemedi. En iyisi Ela’nın kızgınlığının geçmesini beklemekti. Kutuya ve içindekine zarar vermeden açmanın yolunu bulurdu o. Ne de olsa elinden her iş gelirdi. Tarlada, Birim’deki tüm çocuklardan daha hızlı çalışırdı. Evdeki işler de ona bakardı. Isınmaları için dal ve kozalak toplar, sobayı yakardı. İçecekleri suyu damıtır, yemek pişirirdi. Tabii yiyecekleri olursa… Tarladaki mahsulden paylarına düşen onlara yetmiyordu. Siro’nun tarladaki işi biter bitmez balık tutmaya gitmesinin nedeni buydu. Kutuyu yatağının altına itecekken birden vazgeçti. Merakı ağır basmıştı. Ela’yı daha çok kızdırmamayı umarak dışarı çıktı.

Tahmin ettiği gibi ablası rezene otu topluyordu. Kenarda dikilip kıza baktı. Siyah saçları tek örgü hâlinde sırtına iniyordu. Yüz hatları keskindi; çıkık elmacık kemikleri, burnunun sivriliğini dengeliyordu. Siro, ablasının gözlerinin kızgın olduğunda birer kora dönüştüğünü aklına getirmemeye çalıştı. Aslında iki kardeş birbirine benziyordu ama Siro ne kadar kızgın olursa olsun, ablası gibi yeşile çalan gözlerinin rengi değişmezdi.

Kardeşini göz ucuyla fark eden Ela, başını kaldırmadan, “Balık çorbası yerine ot çorbası!” demekle yetindi.

“Bulduğum şeye bakarsan gidip büyük balık tutarım.”

Ela, “Büyük balık tutacakmış!” diye burun kıvırdı. “Sanki deniz büyük balık dolu!” Başını kaldırdı. Kardeşi kararlı olduğunu göstermek için kollarını göğsünün üstünde birleştirmişti. Bunun üzerine, “Bakalım!” dedi. “Eğer ilginç bir şey değilse hemen kaybol!”

Siro’nun gözleri ışıldadı. “Kıyıya gidip kaybolurum.”

Ela daha fazla uzatmayıp eve yöneldi.

Siro kutuyu uzatırken, “Hafif olmasına aldanma, boş değil.” dedi. “Sallayınca anladım.”

Ela metal parçasını andıran nesneye baktı. Bütündü; girintisi çıkıntısı yoktu. Lehim yapıldığını gösteren bir iz de yoktu. Hafifçe kaşlarını çattı. “Gerçekten acayip!” diye mırıldandı.

Siro başıyla onayladı; haklı çıkmıştı işte! Ela, “Kırmayı deneyelim.” deyince hemen karşı çıktı. “Kutu işimize yarayabilir.”

“Açamazsak işimize yaramaz. Hem ne sakladığını merak eden sen değil misin?”

Siro cevap vermedi. Meraktan delirecekti.

Ela bu defa, içindekine zarar vermeden kutuyu nasıl kırabileceğini düşündü. Kısa kenarında karar kıldı. Mutfak olarak kullandıkları köşeye geçti. Aynı zamanda dışarının ışığının pencereden içeri dolduğu evin en aydınlık yeriydi burası. Buğday öğütmek için kullandığı tokmağı eline aldı. Kardeşi gözlerini bir an bile üstünden ayırmıyordu. Kutuyu tezgâha dayadı. Tokmağı var gücüyle indirecekken kutuya kazılı işareti fark etti. Aleve benziyordu. Ani bir hareketle tokmağı bırakıp ocağa yaklaştı. “Kırmayacağım, yakacağım.” dedi. Siro gözlerini şaşkınlıkla açsa da, itiraz etmedi.

Ela kutunun alev almamasını dileyerek ocakta ucunu yaktığı tahta parçasını tam işaretin üstüne tuttu. Kutunun kenarı şaşılacak bir hızla alev almadan eridi. İki kardeş şaşkınlıkla bakıştılar.

Ela kutuyu ters çevirince elinden biraz daha büyükçe bir paket tezgâha düştü. Kız sessizce paketi açtı. Şimdi ikisi de daha önce hiç görmedikleri bir nesneye bakıyorlardı.

Siro, “Bu da ne?” diye sordu.

Ela kısa bir süre düşündü. Uygun bir kelime bulmaya çalıştıysa da bulamadı. “Üstü yazılı kâğıtlar.” dedi. Sonra parmaklarını, kâğıtları bir arada tutan kahverengi cildin üzerinde kaydırdı. Kalbi neredeyse yerinden çıkacaktı.

“Ne işe yarıyor?”

“Bilmiyorum, ama sence de güzel değil mi?”

Siro hevesle başını salladı. Bulduğu şey acayip olduğu kadar güzeldi.

***

Öğle paydosunun başladığını bildiren düdük ötünce Atlas yaptığı işi bıraktı. Hızlı adımlarla deniz kıyısına doğru yürüdü. Az sonra, çalıştığı fabrikanın karmaşası ardında kaldı. Günün tek sevdiği saatiydi bu. Kumlara oturup yemek yerken denize bakardı.



На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «SON KOLEKSIYONCU», автора AYDIN ALMILA. Данная книга относится к жанрам: «Детская познавательная и развивающая литература», «Детская фантастика». Произведение затрагивает такие темы, как «научное знание», «реализм». Книга «SON KOLEKSIYONCU» была издана в 2024 году. Приятного чтения!