“Olamaz! Olabilir mi? Ah, evet o! Fikrimi beyan etmeliyim ki çok memnun oldum!” Ve kapıya doğru giden mutsuz kadının peşinden hızlıca koşarak Bayan Parmalee aşırı hevesli bir biçimde arkasından seslendi. “Bize aldırmayın! Çok meşgul olduğunuzu biliyorum ama bir kerecik elinizi sıkmamıza izin verin. Ondan sonra da gideriz.”
Kayıp olarak bilinen Bayan Jo, artık teslim bayrağını çekerek onlara doğru döndü ve bir çay tepsisini uzatır gibi elini takdim etti, annesinin dediği gibi “bir miktar endişe verici misafirperverlikle” çok içten gelen tokalaşmalara boyun eğdi.
“Eğer bir gün yolunuz Oshkosh’a düşerse bilin ki ayaklarınızın yere değmesine asla izin verilmeyecektir. Bizim halkımız sizi el üstünde tutacaktır ve sizi aramızda görmekten çok ama çok mutlu olacağız.”
Zihninde, o azgın kasabaya asla gitmemeyi karara bağladıktan sonra Jo, elinden geldiğince samimi bir şekilde sordukları sorulara cevap vermeye çalıştı ve albümlerini imzalayıp her ziyaretçiye birer hatıra verdikten ve hepsini teker teker öptükten sonra en nihayetinde oradan ayrılabildiler. Artık sırada “Longfeller, Holmes ve geri kalanlara” ziyaretleri vardı. Oysa hiçbiri evde değildi, en azından tüm içtenliğiyle böyle ümit ediyordu Jo.
“Seni hain seni, kaçabilmem için neden bana şans vermedin? Ah, ah aman Tanrı’m, bir de o uydurduğun yalanlar! Ümit ederim ki bu doğrultudaki bütün günahlarımız affedilir. Ama hileyle bu insanlardan kurtulamazsak bize gerçekten ne olur bilemiyorum. Bir kişiye karşı onca insanın olması hiç de adil değil.” Ve çocuklarının yaşamak zorunda olduğu bu deneyimlere homurdanarak Bayan Jo, önlüğünü koridordaki dolaba astı.
Teddy, tam okula gitmek üzere oradan ayrılırken merdivenlerden dönüp geriye baktığında “Caddeden bir sürü insan geliyor! Hazır ortalık sütlimanken sen saklanmana bak! Ben onların yolunu keserim!” diye haykırdı.
Bayan Jo hemen yukarı fırladı ve kapısını kilitledikten sonra çimlerin üzerine yayılmış kız okulundan gelen birçok genç hanımı sakin bir şekilde inceledi. Evin içine girmekten mahrum edilmiş bu kızlar çiçekler toplayarak kendi kendilerine eğlenmelerine baktılar, saçlarını yaptılar, öğle yemeklerini yediler ve oradan ayrılmadan önce bulundukları yer ve sahipleri hakkında özgürce fikirlerini beyan ettiler.
Bu olayı takip eden birkaç saatlik sessizlikten sonra o uzun öğleden sonrasında sıkı bir çalışmayı hedefleyerek tam işe koyulmak üzereydi ki Rob eve geldi. Hristiyan Genç Erkekler Sendikasının üniversiteyi ziyaret edeceğini ve aralarında Jo’nun da tanıdığı iki üç kişi, okula gitmeden önce ona saygılarını göstermek amacıyla onların evine uğramak istediklerini anlattı.
“Yağmur yağacak, o yüzden zannedersem gelemeyebilirler ama eğer gelirlerse hazır beklemek isteyebileceğini düşündü babam. Biliyorsun, bu erkek çocuklara hep zaman ayırabiliyorsun ama zavallı kızlara gelince sen her zaman kalbini onlara kapatıyorsun.” dedi Rob, sabahki ziyarette olanları Rob’ın erkek kardeşi ona anlatmıştı.
“Oğlanlar hayranlıklarını abartılı bir şekilde göstermiyorlar, o yüzden tahammül edebiliyorum. En son bir grup genç kızın içeri girmelerine izin verdiğimde bir tanesi kollarıma atılarak ‘Hayatım, sev beni!’ diye bağırdı. Onu tüm gücümle sarsmak istemiştim.” diye cevap verdi Bayan Jo, kalemini tüm gücüyle silerek.
“Erkeklerin böyle bir şey demelerine izin vermeyeceğini ümit ediyorum. Ama senden imza isteyeceklerine eminim, bu nedenle birkaç düzine hazırlamanda yarar var.” dedi Rob, yirmi dört tabakalık kâğıt destesini çıkararak. Oldukça misafirperver bir gençti ve annesine hayran olanların duygularını çok iyi anlayabiliyordu.
“Yine de kızları cebinden çıkaramazlar. Öyle sanıyorum ki X üniversitesine gittiğimde, gün boyu en az üç yüz tane imza vermişimdir. Sonra da oradan ayrıldıktan sonra, masama bir yığın kartvizit ile albüm bırakmıştım. Bu dünyada başıma dert olabilecek en saçma sapan ve yorucu çılgınlıklardan biri bence.”
Bütün bu sızlanmalarına rağmen Bayan Jo yine de bir düzine imzasını bıraktı, siyah elbisesini giydi ve pek yakında yapacağı telefon görüşmesini beklemeye başladı ama bir taraftan kendi işine geri dönerken yağmurun yağması için dua etmeyi de ihmal etmedi.
Beklediği sağanak yağış sonunda bastırdı ve artık kendini güvende hissederek saçlarını topladı, bilekliklerini çıkardı ve kitabının bir bölümünü bitirmek için acele etti çünkü her gün, en az otuz sayfa yazmayı görev edinmişti; karanlık basmadan bu görevini tamamlamayı seviyordu. Josie vazolara koymak için çiçek almıştı ve tam son şeklini vermek üzereydi ki dışarıdaki yamaçtan aşağı doğru, birkaç şemsiyenin hareket ederek onların evine doğru geldiğini gördü.
“Geliyorlar teyzeciğim! Onları karşılamak için amcamın, arazinin içinden koşuşturduğunu görebiliyorum.” diye seslendi merdivenlerin başından.
“Gözünü üzerlerinden ayırma ve bizim caddeye geldiklerinde bana haber ver. Her yeri düzenleyip aşağı gelmem bir dakikamı alır.” diye cevap verdi Bayan Jo, bir yandan can havliyle not alıyordu, ne de olsa kitabı hiçbir insan için bekletmeye gelmez hatta toplu hâlde Hristiyan Sendikası gelse bile.
“İki üç kişiden daha fazlalar. En az yarım düzine insan görüyorum.” diye seslendi koridor kapısından kız kardeşi Ann. “Hayır! Bir düzine insan geliyor sanırım, teyzeciğim, dışarıya bir bak, sanki hepsi birden geliyor gibi! Ne yapacağız şimdi?” Ve Josie hızla yaklaşmakta olan o simsiyah şemsiyelilerin yaratacağı izdiham ile yüz yüze geleceğini düşünerek iyice ümitsizliğe kapıldı.
“Tanrı’m, merhamet et bana. En az yüzlerce kişi var! Koşup arka girişe bir leğen koy. Şemsiyelerindeki yağmur suları oraya aksın. Bir de koridordan geçip oraya bırakmalarını söyle, ayrıca şapkalarını masanın üzerine istif etsinler çünkü ağaç hepsini taşıyamaz. Artık paspas koymanın bir anlamı kalmadı. Ah zavallı halılarım!” Ve Bayan Jo bu istilaya hazırlık yapmak için aşağı kata indi, o sırada Josie ve hizmetkârlar onca çamurlu çizmelerin eve gireceği düşüncesiyle perişan hâlde sağa sola koşuşturuyordu.
Uzun bir şemsiye kuyruğu oluşturarak hepsi teker teker geldi, şemsiyelerinin altında yüzleri kızarmış, pantolon paçaları sırılsıklam olmuştu. Belli ki bu beyefendiler, yağmurdan pek etkilenmeyerek kasabada çok hoş vakit geçiriyorlardı. Profesör Bhaer, hepsini kapıda karşıladı ve hoş geldiniz konuşmasını yaptığı sırada Bayan Jo kapıda belirdi ve çamurlu hâllerine üzülerek hepsini içeri davet etmek için başıyla işaret etti. Hoş geldiniz nutkunu çekmekte olan ev sahibini yağmurda şemsiyesiz bırakarak, bu genç adamlar aceleci davranarak neşeyle, samimiyetle ve hevesle basamakları çıktılar. İçeri girerken bir yandan şapkalarını çıkarıyor, bir yandan da şemsiyeleriyle mücadele veriyorlardı. Verilen talimata uyarak, hemen içeri doğru ilerleyip ellerindekileri bir kenara bırakıyorlardı.
Rap, rap, rap tam tamına yetmiş beş çift postal koridor boyunca ilerledi. Yetmiş beş adet şemsiye de misafirperver leğende kaynaşmaları için bırakıldı. Sonra da bu şemsiyelerin sahipleri, evin alt katının her tarafında cirit atmaya başladı, ev sahibesi de yetmiş beş defa bu candan insanlarla hiç söylenmeden tokalaştı, kimisinin eli ıslaktı, kimisinin ise ılıktı ama neredeyse hepsinin o günkü gezintileri hakkında anlatacak bir hatırası vardı tokalaşırken. Tez canlı bir adam iltifatlarda bulunurken ufak bir kaplumbağa gösterdi, bir diğerinin ise ünlü yerlerden arakladığı bir yığın çubuğu vardı ama yine de hepsi Plumfield’a ait bir hatırat için âdeta yalvardı. Gizemli bir şekilde masada bir yığın kartvizit beliriverdi, üzerine de imza alabilmek için ricada bulunan bir not iliştirilmişti ve o sabah ettiği yemine rağmen Bayan Jo, her birini teker teker imzaladı. O sırada kocası ve oğulları da ev sahipliği görevini üstlenmişti.
Josie, evin arka tarafında bulunan oturma odasına bir ara sıvıştı ama evi araştırmaya çıkan bazı gençler tarafından fark edildi ve bir tanesi ciddi şekilde onurunu kırarak aslında son derece masumane bir şekilde, onun Bayan Bhaer olup olmadığını sordu. Doğrusunu isterseniz misafirlikleri pek de uzun sürmedi. Hatta günün başına göre sonu, daha iyi geçti diyebiliriz çünkü yağmur durmuştu ve hepsinin üzerinde çok güzel bir gökkuşağı parlamaya başlamıştı. Bu iyi niyetli insanlar çimlerin üzerinde durup veda ederken tatlı tatlı şarkı söylemeye başladılar. Umut vadeden gökkuşağı, gençlerin kafaları üzerinde kavis çizmişti. Sanki cennet onların bütünleşmesine gülümsüyordu ve çamurlu toprak ile yağmurlu gökyüzünün arkasında her zaman güneşin doğuşuyla herkesin kutsandığını göstermek istercesineydi. İşte, bu iyiye alamet değil de neydi?
Teşekkürlerini bildirmek için üç kez tezahürat yaptılar ve sonra da gözden kayboldular. Halılardaki çamurları küreklerle kazıyıp temizledikçe ve yarısı suyla dolu leğeni boşalttıkça ziyaretleriyle aileyi eğlendirecek çok hoş anılar bıraktılar.
“İyi, dürüst, çalışkan gençler onlar ve onlar için harcadığım yarım saati fazla görmüyorum ama gerçekten işimi bitirmek zorundayım, o yüzden çay saatine kadar hiç kimsenin beni rahatsız etmesine izin vermeyin.” dedi Bayan Jo, kapıyı pencereyi kapatma işini Mary’ye bırakarak. Baba ve oğulları misafirlerle gitmişti. Josie de Jo teyzedeki eğlenceyi annesine anlatmak için eve koşturmuştu.
Evdeki huzur sadece yarım saat hüküm sürdü, sonra da kapı çaldı. Mary kıkırdayarak üst kata koşturdu ve “Biraz tuhaf görünümlü bir kadın geldi. Bahçeden bir tane çekirge alıp alamayacağını öğrenmek istiyor.” dedi.
“Ne istiyor?” diye haykırdı Bayan Jo, kalemini düşürüp mürekkep lekesi yaparak. O güne kadar yapılan en garip ricalar arasında herhâlde bu en tuhafıydı.
“Bir çekirge, hanımım. Sizin meşgul olduğunuzu söyledim ve ne istediğini sordum. O da bana ‘Ünlü birkaç kişinin arazilerinden aldığım çekirgeler var ve koleksiyonuma katmak için bir tane de Plumfield’dan istiyorum.’ dedi. Hiç böyle saçmalık duydunuz mu, hanımım?” diye sordu Mary. Sonra da karşılaştığı bu rica karşısında tekrar kıkırdamaya başladı.
“Ona hepsini almakta serbest olduğunu söyle. Onlardan kurtulursam ne âlâ, sürekli yüzüme doğru zıplamaları yetmiyormuş gibi bir de elbiseme takılıyorlar.” diyerek kahkaha attı Bayan Jo.
Mary gözden kayboldu ancak bir dakika sonra neşeden nutku tutulmuş bir hâlde geri döndü.
“Size çok minnettar olduğunu söylüyor, hanımım ve ayrıca sizden eski bir gecelik ya da bir çift uzun çorap istiyor. Yaptığı bir halıya ekleyecekmiş. Emerson’dan bir yelek, Bay Holmes’tan pantolon ve Bayan Stowe’dan da bir elbise aldığını söylüyor. Bu kadın deli olmalı!”
“O eski kırmızı şalımı veriver ona, ben de daha sonra onun o muhteşem halısıyla bütün ünlülerin arasında harika bir şov yapacağım. Evet, bunların hepsi kafayı sıyırmış, hepsi aslan avcısı. Gerçi bu kadın zararsız bir deliye benziyor, ne de olsa zamanımı ziyan etmiyor hatta eğlenceli geçmesini bile sağlıyor!” dedi Bayan Jo pencereden göz attıktan sonra işlerine dönerek. Aşağıda kızıla çalan siyah renkli bir kıyafet giymiş uzun boylu, zayıf bir kadın vardı. İstediği canlı böceği yakalamak için çılgınca oradan oraya çimlerin üzerinde atlıyordu.
Hava kararmaya başlayana kadar bir daha rahatsız edilmedi ama bir süre sonra Mary, kafasını kapıdan uzatarak bir beyefendinin Bayan Bhaer’i görmek istediğini ve hayırı cevap olarak kabul etmeyeceğini söyledi.
“Kabul etmek zorunda. Asla aşağı inmeyeceğim. Günüm çok zorlu geçti ve bir daha rahatsız edilmek istemiyorum.” diye cevap verdi yılgın yazar, yazdığı bölümün büyük finalin ortasındayken ara vermek zorunda bırakılarak.
“Ben de ona öyle söyledim hanımım ama son derece yüzsüzce dosdoğru içeri yürüdü. Sanırım o da diğer delilerden biri ama söylemeliyim ki ondan çok korktum, çok iri yarı ve koyu tenli, son derece de serinkanlı, gerçi yakışıklı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.” diye ekledi Mary kurnazca sırıtarak. Yabancının yüzsüz davranışlarına rağmen belli ki Mary’nin gözüne girmeyi başarmıştı.
“Bütün günüm rezil oldu ve bu son yarım saatimi, bölümümü bitirmekle geçireceğim. Ona gitmesini söyle ve asla aşağı inmeyeceğim.” diye öfkeyle bağırdı Bayan Jo.
Mary aşağı indi, elinde olmadan Bayan Jo dinlemeye başladı, ev sahibesi başlarda bazı mırıldanmaları, sonra da Mary’nin büyük bir çığlık attığını duydu. Bayan Jo, gazetecilerin neler yapabileceklerini hatırlayarak ve ayrıca hizmetçisinin, hem güzel hem de korkak olduğunu düşünerek, hemen kalemini bir kenara fırlattı ve hizmetçisini kurtarmak amacıyla aşağı koştu. En haşmetli havasına bürünerek merdivenlerden indi ve duraksayarak, eşkıya kılıklı davetsiz misafirin büyük bir kuvvet harcayarak merdivenlerden çıkmaya çalıştığını ve Mary’nin de cesurca karşı savunmaya geçtiğini gördü, sonra da büyük hayranlık uyandıran o ses tonuyla gürledi.
“Geri çevirmeme rağmen, hâlâ burada kalmakta ısrar eden bu kişi kimdir?”
“Onu tanımadığınıza eminim, hanımım. Adını vermiyor ve onunla görüşmeyi kabul etmezseniz sonradan çok pişman olacağınızı söylüyor.” diye cevap verdi Mary, kızgın ve al al olmuş yanaklarıyla nöbet yerinden geri çekilerek.
“Pişman olmaz mısın?” diye sordu yabancı, o simsiyah gözlerinin içi gülüyordu yukarı baktığında, çok uzun bir sakalın arasında dişleri parlıyor ve öfkeli kadına cesaretle yaklaşırken iki elini de ona doğru uzatıyordu.
Bayan Jo, onu delici bakışlarla inceledi, ne de olsa bu ses ona çok tanıdık geliyordu; sonra da Mary’nin şaşkınlığı karşısında her iki kolunu bu eşkıya kılıklı adamın boynuna sardı ve neşeyle çığlık attı. “Sevgili oğlum, sen nereden çıktın?”
“Kaliforniya’dan ve özellikle seni görmek için geldim Bhaer anne. Şimdi beni buradan gönderseydin pişman olmaz mıydın?” diye cevap verdi Dan, çok içten bir öpücükle.
“Son bir yıldır sen benim burnumda tüterken seni evimden attırabileceğimi hiç düşünemiyorum bile!” diyerek kahkahalar attı Bayan Jo. Yaptığı şakadan fazlasıyla memnundu ve yuvasına dönen gezginle rahatça konuşabilmek için merdivenlerden indi.
О проекте
О подписке
Другие проекты
